İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
30 KASIM-6 ARALIK 2015

İKV`DEN ANALİZ

İklim Konferansı'nın İlk Haftası Kritik Konulara Netlik Kazandıramadı

Kyoto Protokolü’nün ne kadar etkili olduğu uzun yıllardır tartışma konusu. Nitekim bugün sadece 38 ülke Kyoto’ya yönelik hedef belirlemiş durumda ve bu sayı dünyadaki toplam emisyonun sadece yüzde 12’si. Avrupa Komisyonu tarafından açıklanan resmi belgelerde de Kyoto’nun uluslararası boyutta iklim değişikliği ile mücadelede yetersiz olduğunun vurgulandığını belirtmek gerekir.

Gelinen noktada 195 ülke, yaklaşık 40 bin delegasyon ile 30 Kasım-11 Aralık 2015 tarihlerinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (BMİDÇS) 21’inci Taraflar Toplantısı (COP 21) kapsamında Paris’te bir araya geldi. Amaç, küresel ısınmanın 2 dereceyi aşmayacak şekilde tutulmasına yardımcı politikaları oluşturmak ve bu amacın çerçevesini çizecek, 2020 yılından itibaren geçerli olacak yeni iklim değişikliği anlaşmasını imzalamak. Paris’te yürütülen en kritik konular şu şekilde: Yoksul ve gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine uyumu ve bu konuda gelişmiş ülkelerin yardımlarının nasıl olacağı; küresel azaltım hedeflerinin (INDC’ler) uyumlaştırılması; yoksul ve gelişmekte ülkelere aktarılacak finansal yardımların netleşmesi; tüm tarafları bağlayıcı bir metnin oluşturulması; yoksul ve gelişmekte olan ülkelere teknoloji transferi.

İlk Haftanın En Önemli Mesajları

BM’ye sunulan ulusal emisyon azaltım katkıları uzun vadede yetersiz. Paris öncesinde BMİDÇS’ye taraf olan 195 ülkenin 180’i, ulusal emisyon azaltım katkılarını (Intended Nationally Determined Contributions-INDCs) sunmuştu. Ancak gerek BM, gerek AB tarafından mevcut INDC’lerin uzun vadede etkisiz olacağı açıklandı. Küresel emisyonların yüzde 95’ini oluşturan 180 ülkenin INDC’leri, emisyonlarda azalmaya imkân verse de, uzun vadede bu azalma “yavaş” olacak ve tam anlamıyla uygulansa dahi, küresel ısınmanın 3 derece civarına kadar çıkabileceği açıklandı.

Finansal yardım mekanizmaları için önemli bir açıklama yapılmadı. Yoksul ve gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliği ile mücadelede sergileyecekleri uyum grafikleri de bu ülkelere aktarılacak finansal yardımların içeriğine bağlı olacak. Bu konuda önceki müzakere toplantılarında karara bağlanan “Yeşil İklim Fonu”  için 2020 yılına kadar her yıl gelişmiş ülkelerin 100 milyar dolar para aktarma taahhüdü sürüyor. Bu fon için 2014 yılında 62 milyar dolar toplanmış durumda (OECD&Climate Policy Initiative Report).

Konferansın ilk günü sadece Almanya, İsveç ve İsviçre, yoksul ülkelerin iklim değişikliği ile mücadele çalışmalarına katkıda bulunulması amacıyla 500 milyon avro tutarında yardım sözü verdi. Bunun dışında ilk hafta finans başlığına ilişkin önemli bir açıklama yapılmadı.

Paranteze alınan kritik konular “insan “hakları” ve “göç” oldu. 2011 yılında Durban’da yapılan konferansın çıktılarından biri olan “Durban Platformu”, müzakerelerde önemli bir süreci başlatmıştı. Platform, yeni Paris anlaşmasına yönelik müzakereleri yürüten yan organ olarak tanımlanmakta. Bu platform kapsamında kurulan Durban Çalışma Grubu’nun (DÇP) hazırladığı ilk metin 5 Aralık 2015 tarihinde DÇP'den çıkarak, sözleşmeye yönelik karar organı olan COP'a iletildi. Bu süreç, COP’ların ikinci hafta bakanlar nezdinde görüşülecek konuların müzakeresini ve yasal bir düzeneğin başlatılmasını sağlamakta.

Konferansın ilk haftasında yapılan DÇP oturumlarında özellikle “göç” ve “insan hakları” ifadelerinin DÇP metninde yer almaması yönünde talepler dile getirildi. AB tarafının bazı önerileri, anlaşmada “göç (migration) maddesinin olmamasından yana. Yumuşak mesajlarıyla bilinen Norveç’in, müzakerelerin DÇP oturumunda bu talebi dile getirenlerden olması dikkat çekici. AB ve Norveç dışında bu iki önemli konunun DÇP de yer almamasını isteyen taraflar arasında ABD, Suudi Arabistan ve İngiltere’nin de bulunduğunu ekleyelim.

4 Aralık 2015 tarihinde açıklanan DÇP metninin giriş bölümünde yer alan insan hakları ve göç ifadeleri, aynı zamanda Madde 2/2’de de (Purpose) mevcut ancak (!) köşeli parantez içinde. Köşeli paranteze alınması, tartışmaların bitmediğini gösteriyor. 5 Aralık’ta ise kısaltılmış bir şekilde DÇP metninin son hali verildi. Bu son metin, ikinci hafta bakanlar nezdindeki müzakerelerde ele alınacak.

DÇP Metnine buradan ulaşılabilir.

“Okyanuslar” ve “yerel haklar” ifadeleri DÇP metninden çıktı. Okyanuslar ve yerel haklar ifadeleri DÇP metninden çıkarılsa da ikinci hafta bakanlar nezdinde yapılacak oturumlarda bu iki konunun gündeme getirilmesi söz konusu olabilir.

Havacılık emisyonlarının durumu belirsiz. Havacılık sektörü kaynaklı emisyonlar aslında COP 21’in yan etkinliklerinde gündeme alınan diğer önemli bir başlık. Sektör, küresel boyutta olduğu kadar AB genelinde de ciddi tartışmalara neden oluyor. 4 Aralık’ta yapılan ve AB’nin yan etkinliklerinden birinde havacılık sektörü enine boyuna tartışıldı. Ortak fikir: “Yeni anlaşmada havacılık emisyonları konusu güçlensin.”

Aslında Kyoto’nun Madde 2/2 içinde Ek-I ülkelerinin bu sektör kaynaklı emisyonları azaltıcı hükümleri yerine getirirken Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) ile birlikte çalışması gerektiği belirtilmekte. Bu çalışmalara uluslararası gemi taşımacılığı da dâhil. Ancak bilinen bir pürüz var ki, uluslararası ortamda ICAO’nun etkinliği teyit edilemiyor. Nitekim küresel anlamda bu sektöre yönelik ortak bir kurallar çerçevesi henüz yok. Dolayısıyla yeni anlaşmaya girmesi gereken havacılık sektörünün geleceği muğlakta.

Öte yandan atlanmaması gereken bir başka boyut olarak, AB Emisyon Ticaret Sistemi’ne, 1 Ocak 2012 tarihinde havacılık sektöründen kaynaklı emisyonların kontrolünün de dâhil edilmesi, küresel çapta havayolu şirketlerince eleştirilmişti. Gelinen noktada ICAO’nun arabulucu ile havacılık emisyon kontrolleri askıya alınmış durumda.

Mevcut sektör politikalarıyla 1,5/2 derece amacına ulaşmanın mümkün olmadığını savunanlar COP 21’de oldukça fazla. Nitekim havacılık ve gemi taşımacılığından kaynaklı emisyonların 1990-2010 dönemi arasında tam yüzde 80 oranında artığı ifade ediliyor.

“Bir Tek AB Kaldı Diyorduk” Ama…

AB’nin hâlihazırda 2020, 2030 ve 2050 hedefleri bağlayıcılığını sürdürüyor. AB’nin anlaşma için öngördüğü hedef ise 1990 yılına göre 2030 yılına kadar yüzde 40 azaltım. Paris öncesi AB’nin talebi şu şekilde idi: Anlaşmanın küresel uzun vadeli bir vizyona sahip olması; ortak, iddialı, ölçülebilir ve şeffaf kuralları içermesi.

Ancak AB’nin COP’lardaki etkisiz gücü uzun süredir eleştiri almakta. “Zaten bir tek AB kaldı” derken, bu eleştirilerin Paris’te de devam ettiğini görüyoruz. Müzakerelerde “insan hakları” ve “göç” gibi başlıkların AB tarafından tartışmaya açılması da oldukça düşündürücü. Özellikle insan haklarının korunması başlığı, AB’nin uluslararası ortamda en fazla sesinin çıktığı, hatta birliğin temel değerlerine dokunan bir konu.

AB’nin müzakerelerdeki etkisizliğini şu şekilde özetlemek mümkün:

Birincisi; AB, kendi iç sorunlarıyla oldukça meşgul. AB, tam bir birlik olma yolundaki çabalarını halen sürdürmekte. Örneğin Enerji Birliği’nin sağlanması kapsamında enerji güvenliği sorunu, ekonomik birlik kapsamında bütçe ve parasal konulardaki sıkıntılar AB’nin dikkatini dağıtmakta. Üye ülkelerin ulusal çıkarları pek çok politika alanında hala güçlü.

İkincisi; mülteciler sonrası politika değişimi AB’de belirgin. Suriye’de yaşanan olaylardan kaçmak zorunda kalan mültecilerin AB’ye giriş yapması, AB’yi farklı bir boyuta sürükledi.

Üçüncüsü; finans konusunda AB üye ülkeleri kendi başlarına hareket ediyor. Konferansın ilk günü olan 30 Kasım’da sadece Almanya, İsveç ve İsviçre’den 500 milyon avro yardım sözü verildi. İlk hafta bunun dışında finans konusunda AB’den resmi bir açıklama yapılmadı.

Dördüncüsü ise 2000’lerin başında çıkarılan ve iklim değişikliğinin güvenlik konusuna dâhil edildiği “Avrupa Güvenlik Stratejisi” güncel haliyle dikkat çekebilirdi. Güvenlik kavramı artık bildiğimiz klasik güvenlik tanımından çıkmıştır. Brüksel’in güvenlik konusunda çıkardığı 2003 ve 2008 tarihli güvenlik stratejilerinin güncellenmesiyle uluslararası kamuoyunun algısı, sadece AB’nin internet sitesinde görünen hedeflerin dışına çıkabilir. AB’de savunma ve güvenlik politikalarına ilişkin üye ülkelerin çıkarları hala önemli olsa da, iklim değişikliği ve çevre koruma politikaları, daha evrensel ve daha kolay “birlik” politikası olabilecek güce sahip. Dolayısıyla iklim değişikliğinin güvenlikle beraber sunulması dikkat çekecektir.

Türkiye’nin Talebi “differentiation” kısmında

Türkiye, BMİDÇS’ye taraf olan diğer ülkeler gibi INDC hedefini sundu. Türkiye’nin yeni anlaşmada olmasını istediği ulusal emisyon azaltım hedefi yüzde 21. Bunun ne kadar etkili bir sonuç yaratacağı üzerinde tartışmalar sürüyor.

Türkiye ilk hafta DÇP oturumlarında “differentiation” yani “gelişmiş-gelişmekte” şeklinde ayrılan ülke sınıflandırmasının netleşmesi gerektiği konusundaki talebi için elini kaldırdı. DÇP metnindeki bu konunun köşeli paranteze alındığını belirtelim. Türkiye bilindiği gibi başlarda, BMİDÇS’nin Ek-2 ve Ek-1 listesinde yer alırken, önceki müzakerelerde sadece Ek-1 listesinde yer alması kabul edilmişti. Ek-1 ülkesi demek; emisyonlarda azaltım sağlamak demek. Bu noktada, Türkiye’nin talebi Ek-1’de olmasına rağmen gelişmekte olan bir ülke olduğunun kabul edilmesi ve mali yardım alabilmesi. Türkiye Paris’te ilk haftaki müzakerelerde özellikle Ek’lerin ya kaldırılmasını ya da Türkiye için daha netlik kazanmasını talep etti.

Kyoto’nun Bitmesine 4 Yıl Kaldı

Bilindiği üzere, Kyoto Protokolü 2012 yılında 2020 yılına kadar uzatıldı. İklim rejimini şekillendirecek yeni bir metnin bağlayıcı olması için sadece 4 yıl kaldı. Kyoto Protokolü’nün eksiklikleri de gündemdeyken (özellikle 38 ülke ile bağlayıcılıktan söz etmek mümkün değil), bu çok önemli 4 yılın nasıl geçeceği de önemli bir soru.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon açılış konuşmasında tüm liderleri “adil ve şeffaf” bir anlaşmaya davet ederek, “Paris son fırsattır” dedi. Önümüzdeki günlerde 7-11 Aralık 2015 tarihlerinde, konferansın ikinci haftasında bakanlar nezdinde yapılacak toplantıda DÇP metnindeki paranteze alınan ve yeni anlaşmada yer alması gereken kritik diğer konuların netleşmesi gerekecek.