İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
17-23 EKİM 2016

İKV`DEN ANALİZ

AB-Kanada Ticaret Anlaşmasının Geleceği Tehlikede mi?

20-21 Ekim 2016 tarihlerinde AB Zirvesi’nde buluşacak olan 28 üye ülkenin liderlerinin önünde önemli dosyalar bulunuyor. Suriye sorunu, Rusya ile ilişkilerin geleceği, mülteci politikası gibi önemli sorunlarla boğuşan liderlerin karşısında bir de Belçika’nın Valon Bölgesi’nin AB’nin Kanada ile imzalayacağı Kapsamlı Ekonomi ve Ticaret Anlaşması’nı (Comprehensive Economic and Trade Agreement – CETA) vetosu çıktı. Son dönemde suya atılan her taşın büyüklüğü ve ağırlığından fazla dalga yarattığı AB’de, bu durum neredeyse tüm Zirve toplantısını esir alacak bir konuya dönüşüyor.

Valonları Rahatsız Eden CETA Nedir?

AB’nin özellikle Doha Turu’nda istenilen sonucun alınamamasından sonra benimsediği ticari politika, kısaca ikili anlaşmalar yoluyla ticari ilişkilerin ve liberalizasyonun geliştirilmesi olarak özetlenebilir. Pek çok ticari ortağı ile serbest ticaret anlaşmaları (STA) imzalayan AB, zaman içerisinde bu anlaşmaların kapsamını genişletmeye başlamıştı. Yeni nesil STA’lar olarak adlandırılan bu anlaşmaların bugüne kadarki en gelişmiş örneği olarak da Kanada ile müzakere edilen CETA gösteriliyordu.

Bugün bakıldığında, Kanada AB’nin en önemli 12’inci ticari ortağı ve AB’nin dış ticaretinde yüzde 1,8’lik paya sahip. Öte yandan AB, Kanada’nın ABD’den sonra en büyük ikinci ticari ortağı ve Kanada’nın dış ticaretinde yüzde 9,5 paya sahip. Taraflar arasındaki ticaretin yıllık değeri yaklaşık 60 milyar avro. AB’nin Kanada’ya temel ihracat kalemlerinin başında makine, ulaşım araçları ve kimyasallar geliyor. Yıllık yaklaşık 27 milyar doları bulan ticari hizmetleri (ulaştırma, seyahat, iletişim hizmetleri) de göz ardı etmemek gerekiyor.

Ticaretin yanı sıra yatırımlar açısından da AB ve Kanada’nın güçlü birer ortak olduğu görülüyor. AB, Kanada’daki en büyük ikinci doğrudan yatırımcı konumundayken Kanada’da AB’ye en fazla yatırım yapan dördüncü ülke. 2013 yılında AB şirketlerinin Kanada’ya yaptıkları yatırım, 225 milyar avroya ulaştı.

Bu güçlü ekonomik ilişkilerin daha da artırılması için 2009 yılında CETA müzakerelerinin başladığı duyuruldu. Uzun süren müzakereler sonunda, nihayet Haziran 2016’da Avrupa Komisyonu, Konseye CETA’nın imzalanmasını önerdi. AB’nin işleyişi dikkate alındığında, CETA’nın yürürlüğe girebilmesi için Konsey tarafından kabul edilmesi ve AP tarafından onaylanması gerekiyor. Konseyin onayı ise tüm Üye Devletlerin uzlaşısını gerektiriyor. İşte tam da bu noktada sorun patlak verdi. Aslında 20-21 Ekim 2016 tarihilerindeki Liderler Zirvesi öncesinde, 18 Ekim’de Lüksemburg’da bir araya gelen AB ülkelerinin ticaret bakanları tam bir uzlaşıya varamadan ayrıldı. Bulgaristan ve Romanya, Kanada’nın kendi vatandaşlarına serbest dolaşım hakkı tanımamasından dolayı süreci bloke ederken, Belçika’nın Valon Bölgesi Parlamentosu da CETA’yı kabul etmeyeceğini açıkladı. Bu durumda, Belçika Hükümeti’nin anlaşmaya “evet” demesi ne yazık ki mümkün değil. Bulgaristan ve Romanya’nın taleplerinin karşılanacağına yönelik sinyaller verilirken, Valonlar ile Avrupa Komisyonu arasındaki görüşmeler devam ediyor.

CETA Bir Kırılma Noktası mı Olacak?

Bugünlerdeki tartışma ortamının dışına çıkıp bakıldığında bile rahatlıkla söylenebilecek ilk şey CETA’nın AB’nin diğer yeni nesil ticaret anlaşmalarına kıyasla daha özel bir yere sahip olduğu. Neticede, Birlik ilk defa gelişmiş bir ülke ile bu derece kapsamlı bir anlaşma müzakere ediyordu. Anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle AB ile Kanada arasında ithalat vergilerinin neredeyse tamamı ortadan kalkacak, AB şirketleri Kanada’daki kamu ihalelerine katılabilecek ve Kanada’daki hizmet ve yatırım pazarlarına daha kolay erişim sağlayacak. Dolayısıyla bir bakıma CETA, ABD ile yürütülen TTIP (Transatlantik yatırım ve Ticaret Ortaklığı) müzakereleri için de şablon olarak görülüyordu.

Avrupa Komisyonunun tüm olumlu açıklamalarına rağmen son dönemde AB içerisinde CETA ve TTIP konularında rüzgârın soğuk estiği ortada. Özellikle AB vatandaşları arasında bu tür büyük ve kapsamlı ticaret anlaşmalarına tepki giderek büyüyor. AP üyelerinin bir kısmı, sol parti temsilcileri ve STK temsilcileri AB’yi ticaret anlaşmaları konusunda yeterince şeffaf olmamakla suçluyor. Sokaktaki AB vatandaşı sahip olduğu -çevre ve gıda güvenliği başta olmak üzere- çeşitli alanlardaki standartların aşağı çekileceğinden ve kendi karar alıcılarının bu anlaşmalar sonucunda gücünün azalacağından endişeli. Bu yüzden daha geçtiğimiz ay, Almanya genelinde binlerce kişinin CETA ve TTIP’i protesto ettiğini, mayıs ayında benzer protestoların İtalya’da da gerçekleştiğini hatırlamak gerekiyor.

CETA’dan Brexit’e Uzanan Zorlu Yol

Başta da ifade ettiğimiz gibi, artık AB içerisindeki her kriz yeni bir sınıfı geçme sınavına dönüşüyor. CETA’ya tüm üye ülkelerden onay alınması ve öngörüldüğü gibi 27 Ekim 2016 tarihinde AB başkentinde karizmatik Kanada Başbakanı Justin Trudeau’nun ağırlanabilmesi, AB’nin ticaret politikasının geleceği açısından bir güvenilirlik sınavına dönüşmüş durumda. 

Öncelikle AB’den ayrılma yönünde karar alan Britanya ile ticari ve ekonomik ilişkilerin geleceği için CETA’nın bir örnek teşkil edebileceği düşünülüyor. Geçtiğimiz Mart ayında Britanya Dışişleri Bakanı Boris Johnson, Britanya’nın AB ile tıpkı Kanada gibi sadece ticarete dayanan ve tarifeleri kaldıran bir anlaşma yapması gerektiğini açıklamıştı. Dolayısıyla tıpkı Avrupa Komisyonunun Ticaretten Sorumlu Üyesi Cecilia Malmström’ün dediği gibi AB, bu anlaşmayı Kanada ile imzalayamazsa Britanya ile nasıl imzalayacak?

Bir diğer husus da Brexit sonrası yeni AB’nin küresel ticarette güçlü ve kural koyucu bir lider olmaya devam edeceğinin sinyallerinin verilmesinin gerekliliği. Yani AB’nin ticaret politikasının “yıkılmadım ayaktayım” demesi gerekiyor. Bilindiği gibi, 28 üyeli AB içerisinde ticari liberalizasyonu, üçüncü ülkelerle ticaret anlaşmalarını en fazla savunan, itici güç konumundaki ülke Britanya idi.

CETA, TTIP tartışmaları, Brexit sonrası AB’nin ticaret politikası, Britanya’nın AB ile müzakereleri derken Türkiye açısından en önemli ticari müzakerelerden birinin yaklaştığını da hatırlatmak gerekiyor. 2017, Türkiye-AB ilişkilerinde Gümrük Birliği’nin modernizasyonunun konuşulacağı yıl olacak. Üye ülkelerden yükselecek farklı seslerden, AB’nin ticaret politikasına nasıl bir yön vermeyi tercih edeceğine kadar pek çok unsur Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor. Britanya Başbakanı May, 20 Ekim 2016 tarihinde, AB Zirvesi’ne katılmak için Brüksel’e geldiğinde AB’den ayrılan Britanya’nın AB ile daha fazla konuşması gerektiğini söyledi. Peki ya AB ile Gümrük Birliği’ni yeniden masaya yatıracak, Türkiye? Sadece AB ile değil, kendi aramızda da ekonomimizi doğrudan ilgilendiren bu konuları daha yakından izlememiz ve konuşmamız gerekmez mi?