İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-31 ARALIK 2016

TÜRKİYE-AB GÜNDEMİ: Kıbrıs Görüşmelerinde Son Aşamaya Geri Sayım

Kıbrıs Görüşmelerinde Son Aşamaya Geri Sayım

BM tarihindeki en uzun süreli barış gücü misyonuna ev sahipliği yapan Kıbrıs, adada yaşayan iki toplum için de kabul edilebilir bir çözüm arayışıyla adaya gelen diplomatların sayısıyla adeta bir diplomatlar mezarlığı olarak biliniyor. Kıbrıs’ta iki ılımlı lider Mustafa Akıncı ve Nicos Anastasiadis arasında 19 ay önce büyük umutlarla başlayan müzakerelerde son kritik dönemece girildi. Kasım ayında toprak düzenlemeleri konusunda kilitlenen görüşmelerde, uluslararası aktörlerin diplomatik çabaları sayesinde bir tren kazasının önüne geçildi ve müzakere masası kurtarıldı. Şimdi sırada adanın kaderini değiştirecek 5’li konferans aşaması var. Takvimler 12 Ocak 2017’yi gösterirken Cenevre’de tarihi bir zirve toplanacak.

Mont Pèlerin Krizinden Cenevre Yol Haritasına

BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un da belirttiği gibi iki lider, Mayıs 2015’ten bu yana yönetim ve güç paylaşımı, ekonomi, AB konuları ve mülkiyet başlıklarında eşi görülmemiş ilerleme sağladılar ve Kasım 2016 itibarıyla da en zorlu ve hassas konular arasında yer alan toprak düzenlemeleri başlığını görüşmeye başladılar. Toprak konusundaki görüşmeler, siyasi anlaşmaya giden yolda son etabın yani; garantör ülkelerle birlikte güvenlik ve garantilerin görüşüleceği 5’li konferansın tarihinin belirlenmesi açısından özel önem taşımaktaydı. Türk tarafının talebi üzerine toprak düzenlemeleri konusu, sızıntı ve spekülasyonların önlenmesi için İsviçre Alplerinin eteklerindeki Mont Pèlerin kasabasında açılışını BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un yaptığı görüşmelerde ele alındı. 7-11 Kasım tarihleri arasındaki ilk tur görüşmeler, Rum tarafının talebi üzerine bir haftalık aranın ardından 20-21 Kasım tarihlerinde devam etti. Beklenenin aksine, iki günlük ikinci Mont Pèlerin Zirvesi, ne yazık ki süreci 5’li konferansa taşıyacak uzlaşıyla sonuçlanmadı ve görüşmeleri belirsizliğe sürükledi.

Toprak düzenlemeleri konusu, çözüm sonrasında oluşacak Birleşik Federal Kıbrıs’ta iki kurucu devlet arasındaki iç sınırın nereden geçeceğiyle ilgili. Kıbrıs müzakereleri, tarafların ilk kez toprak düzenlemelerini üçüncü tarafların sunduğu haritalar üzerinden değil, kendi girişimleriyle ele alma çabasına tanıklık etti. Hâlihazırda, ada topraklarının yüzde 36’sından fazlası KKTC’nin egemenliği altında. Adada varılacak çözümün daha büyük bir nüfusa sahip Rum tarafı lehine birtakım toprak ayarlamaları gerektireceği biliniyor. Buna karşılık KKTC topraklarının ne kadarının ve daha da önemlisi hangi bölgelerin gelecekteki Rum kurucu devletine bırakılacağı, iki tarafın adanın kıyı şeridinin ne kadarını kontrol edeceği ve toprak düzenlemelerine tabi yerlere geri dönecek Rumların sayısı kritik konular...

İlk tur Mont Pèlerin görüşmelerinde, Türk tarafının bir açılım yaparak yüzde 29,2’lik oran üzerinden görüşmeyi teklif ettiği, Rum tarafının ise beklemediği bu hamle karşısında konuyu kendi içinde ve Atina ile görüşmek üzere ara talep ettiği ortaya çıktı. Buna karşılık Rum tarafının ikinci tur Mont Pèlerin görüşmelerinde özellikle yüzde 28,2'lik toprak oranı üzerinde diretmesi ve geri dönecek kişilerin sayısına ilişkin maksimalist taleplerde bulunması nedeniyle müzakereler kilitlendi. Buna ek olarak, İkinci Mont Pèlerin Zirvesi öncesinde Yunanistan’ın, 5’li konferansa ancak garantiler sisteminin kaldırılmasını ve Türk askerinin adadan tasfiyesini görüşmek için gideceği yönünde önkoşullar ortaya koyması, Mont Pèlerin sürecini yokuşa sürdü. Böyle bir ortamda toplanan zirvenin ilk günü, Atina-Mont Pèlerin hattında telefon trafiğiyle geçti.

Türk tarafının toprak görüşmelerindeki stratejisi, öncelikle toprak düzenlemelerine ilişkin kriterlerde uzlaşma sağlanması, haritaların ise 5’li konferans aşamasında karara bağlanmasıydı. 5’li konferansa fazla sayıda açık dosya ile gitmek istemeyen Rum tarafının mümkün olan en fazla konunun garantörlerin katılacağı 5’li konferans öncesinde karara bağlamaktaki ısrarı, süreci çıkmaza itti. KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya göre, görüşmelerin kilitlenmesinin temel sebebi, Rum tarafının toprak konusunu kendi lehine olacak şekilde erken safhada kesinleştirmeye, buna karşılık Türk tarafının siyasi eşitliğine ilişkin konulardaki taleplerini geri plana atmaya yönelik tutumuydu.

Toprak düzenlemeleri konusunda tartışmaların odağında Güzelyurt yer alıyor. Rum tarafı Güzelyurt’un iadesini çözümün olmazsa olmazı olarak nitelendiriyor. Türk tarafı için ise su kaynakları açısından zengin olan ve adanın en verimli topraklarına sahip Güzelyurt’un iade edilmesi stratejik açıdan söz konusu değil. Bunun yanında son on iki yılda bölgede eğitim sektörüne yapılan büyük yatırımlar, Türk tarafı açısından Güzelyurt’un iadesini zorlaştıran bir diğer faktör olarak görülüyor.

Mayıs 2015’ten bu yana müzakere sürecinde kaydedilen ilerlemeleri riske atan ve adada çözüm umudunu derinden sarsan bu gelişmeler, Türkiye’nin yanında AB, ABD gibi aktörlerin de çabalarıyla süreci bir kez daha belirsizliğe itilmekten kurtarıldı. 1 Aralık 2016 tarihinde, müzakere sürecinin bir an önce yeniden başlamasına karar verildi. Bunun yanında sürece ilişkin takvim de netlik kazandı: 9 Ocak 2017 tarihinde taraflar Cenevre’de toprak düzenlemelerini görüşmek üzere bir araya gelecek ve 11 Ocak’ta haritalarını sunacaklar; 12 Ocak itibarıyla ise garantör ülkelerin sürece dahil olmasıyla bir “Kıbrıs Konferansı” yani Türk tarafının deyimiyle 5’li, Rum tarafının deyimiyle ise çoklu konferans düzenlenecek.

5’li Konferansa Geri Sayarken...

5’li konferansta hedef, tarafların tek başlarına anlaşmaya bağlayamadıkları zorlu konularda anlaşmanın sağlanması olacak. Cenevre’de ele alınması muhtemel konular arasında garantiler sisteminin geleceği ve adada Türk askerinin varlığı, Türk tarafının siyasi eşitliğinin vazgeçilmez unsuru olarak gördüğü dönüşümlü başkanlık ve yukarıda da belirtilen toprak düzenlemeleri bulunuyor.

Ele alınacak konuları inceleyecek olursak, güvenlik ve garantilerin açık ara masadaki en önemli konu olacağını söyleyebiliriz. Türk tarafı ve Rum tarafının birbirine taban tabana zıt güvenlik ve tehdit algıları konuyu müzakere masasının en çetin konusu haline getiriyor. Atina’nın desteğini alan Rum tarafı, AB üyeliğinin yeterli garantileri sağladığını; “çağdışı” olarak nitelendirdiği ortaklık devletinin anayasasının ihlali durumunda üç garantör ülkeye, ortak veya tek taraflı müdahale hakkı tanıyan Garanti Antlaşması’nın feshedilmesi gerektiğini savunuyor. 1963-74 döneminin acı tecrübeleri halen hatırlarında olan Türk tarafı için ise birleşik federal Kıbrıs’ta varlıklarını sürdürebilmeleri için Türkiye’nin garantör statüsünü koruması şart. Diğer bir deyişle Türk tarafı Türkiye’nin garantörlüğünü güven unsuru olarak algılarken, Rum tarafı güvensizlik unsuru olarak algılıyor. Rum tarafı ve Yunanistan’ın 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında garantiler sisteminin kaldırılması yönündeki söylemlerini artırdıkları dikkat çekiyor. Darbe girişimi ve Türkiye’nin garantör statüsü arasında bağ kurmaya ve Türkiye’nin garantörlüğünü sorgulamaya yönelik bu söylemler, Ankara’nın büyük tepkisini çekmiş durumda.

Adanın güvenlik mimarisinin geleceğinde, garantör ülkelerin tutumu da belirleyici olacak. Yukarıda da belirtildiği üzere, “Rum tarafı karar verir, Yunanistan destekler” doktrini kapsamında Atina, Rum tarafı ile aynı çizgide, İngiltere ise her iki tarafın da güvenlik gereksinimlerine cevap veren bir formüle yeşil ışık yakabileceği sinyalini ve adadaki iki egemen üssünün – Dikelya ve Ağrotur – yarı alanını boşaltma sözü veriyor. Türkiye ve Türk tarafı ise haklı nedenlerle Garanti Antlaşması’nın sürmesi gerektiğini savunuyor ancak günümüz koşullarına uyarlanabileceği sinyallerini veriyor. Masadaki en kritik konu olan güvenlik ve garantilerde iki tarafın da güvenlik gereksinimleri arasında denge kuran bir formülün bulunabilmesi için 5’li Konferans öncesinde Atina-Ankara hattında diyalog başlatılması büyük önem taşıyor.

Konferansa Kim Katılacak?

BM tarafından yapılan açıklamada, 12 Ocak itibarıyla toplanacak konferansa tarafların yanında üç garantör ülkenin katılacağı, bunun yanında gerekli görüldüğü takdirde ilgili başka tarafların da çağrılabileceği belirtiliyor. İlgili taraflar ifadesi, sürece AB ile ABD ve Rusya başta olmak üzere BM Güvenlik Konseyi üyelerinin de dahil olup olmayacağı yönünde bazı spekülasyonlara yol açtı. Buna karşılık Akıncı’ya göre, Cenevre’de toplanacak olan Annan Planı öncesinde toplanan Bürgenstock formatında bir zirve. Yani eş zamanlı olarak farklı odalarda farklı konular ele alınacak. Gerekli görülmesi halinde ise o dönemde Avrupa Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günther Verheugen’in yaptığı gibi, bu durumda Yüksek Temsilci Federica Mogherini’nin veya Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’in AB temsilcisi sıfatıyla gözlemci statüsünde katılımı mümkün olabilecek.

Önemli aktörlerin pozisyonları incelendiğinde, ABD’nin Kıbrıs’ta yeniden birleşmeye destek verdiğini görüyoruz. Obama yönetiminde Başkan Yardımcısı Joe Biden ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Victoria Nuland gibi isimler Kıbrıs’ta çözüm için diplomatik çabalara öncülük ediyor. Genel anlamda güçlü bir AB varlığından yana olmayan ve bölgesindeki dondurulmuş ihtilafların sürmesinden yana bir dış politika izleyen Rusya’nın tutumu ise Kıbrıs’ta çözümü desteklediğini bildiren resmi söylemine karşın biraz daha karmaşık. Rusya’nın şimdiye kadar Kıbrıs meselesinin çözümüne yönelik girişimlerde yapıcı bir rol üstlendiğinden söz etmek güç. Kremlin’in Rum tarafı ile işbirliği yaptığını hatırlatalım. Kıbrıs sorunun çözülmesi, NATO ile AB arasında kurumsal işbirliği önündeki engelleri de ortadan kaldıracağı ve Avrupa’nın savunma gücünü güçlendireceği için Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki çıkarları açısından çok olumlu bir senaryo yaratmayacak. Bunun ötesinde çözüm sonrasında Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının bir boru hattıyla Türkiye’ye, buradan da Avrupa’ya aktarılmasının, AB’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltacağı için Rusya’nın jeostratejik çıkarlarını olumsuz etkileyeceği açık. Bu nedenle katılımın 5’li formatın ötesinde genişletilmesi görüşmeleri yokuşa sürebilir. Çünkü ne kadar çok katılımcı o kadar çok ulusal çıkar demek... Özellikle Kıbrıs’ın jeopolitik önemi göz önünde bulundurulduğunda, bazı aktörler için çözümsüzlük, çözümden daha kıymetli olabilir.

Ocak Ayı Kıbrıs için “Hayati Önemde”

Ocak 2017, Kıbrıs için KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın da belirttiği gibi hayati önemde olacak. Her ne kadar, Mont Pèlerin’de yaşanan kriz nedeniyle 2016 sonuna kadar çözüme varılması hedefinde birkaç haftalık bir gecikme yaşandıysa da Ocak 2017’de Cenevre’de bahsi geçen zorlu konularda uzlaşma sağlanırsa, 60 yıldır uluslararası camianın gündeminde olan Kıbrıs meselesinin çözümü için siyasi anlaşmanın temel parametrelerinin ortaya çıkması mümkün. Olumlu bir senaryoda, 2017 yılının ilk aylarında kurucu devletlerin anayasalarının yazımı ve uygulamaya yönelik teknik konuların ele alınması, muhtemel çözüm anlaşmasının her iki topluma anlatılması ve 2017 ortalarında da Yeşil Hattın her iki tarafında eş zamanlı referanduma götürülmesi muhtemel görünüyor.

Kıbrıs’ta birlikte yaşama deneyimine sahip son neslin mensubu iki lider Akıncı ve Anastasiadis arasındaki görüşmeler, Kıbrıs’ta en azından mevcut formüle göre, yani siyasi eşitliğe dayalı iki kesimli, iki toplumlu federasyon temelinde çözüm için son şans olarak görülüyor. Şubat 2018 tarihinde gerçekleşecek başkanlık seçimleri öncesinde Güney Kıbrıs’ta propaganda sürecine girilecek olması, 2017 yılında Rum tarafının tek yanlı lisansıyla ada çevresindeki tartışmalı sularda doğalgaz sondaj çalışmalarının gündeme alınması, mevcut fırsat penceresinin 2017’nin ilk aylarından sonra kapanabileceğine işaret ediyor. Bunların yanında, BM Genel Sekreterliğinde ve ABD Başkanlığındaki görev değişiklikleri de taraflar üzerindeki zaman baskısını artırıyor. 1 Ocak 2017’de Kıbrıs görüşmelerine emek veren Ban Ki-moon’un görevini yeni Genel Sekreter António Guterres’e devredecek, 20 Ocak 2017’de ise ABD’de Donald Trump başkanlığında yeni Beyaz Saray yönetiminin göreve gelecek. Beyaz Saray’da, Obama yönetimiyle birlikte Başkan Yardımcısı Joe Biden ve Dışişleri Bakanı John Kerry gibi sürece aktif destek veren iki önemli isim de görevine veda edecek. Yeni ABD yönetiminin dış politika öncelikleri arasında Kıbrıs’ın kaçıncı sırada yer alacağını öngörmek güç. Trump yönetiminin ABD’nin Kıbrıs politikasında değişikliğe gitmesi olası görünmüyor, buna karşın sürece Obama yönetimi kadar angaje olmayacağını söyleyebiliriz. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, mevcut görüşmelerde yakalanan ivme, Rum tarafı seçim sürecine ve planlanan sondaj çalışmalarının yaratması muhtemel gerilime kaybedilmeden çözüm planının bir an önce ortaya çıkması önem taşıyor.

Yeliz Şahin, İKV Kıdemli Uzmanı