İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 KASIM 2016

KÜRESEL GÜNDEM : ABD Seçimlerinin Galibi Trump

ABD Seçimlerinin Galibi Trump

Geriye dönüp bakıldığında, 2016 yılı sürpriz seçim sonuçları ve yanılan anketler ile anılacakmış gibi duruyor. Britanya’nın AB’den ayrılıp ayrılmaması yönündeki kararın alınacağı referandumla ilgili olarak yanılan anketler, 8 Kasım’a kadar Demokrat Parti’nin adayı Hillary Clinton’ın az bir farkla da olsa seçimleri kazanacağını gösteriyordu. Ancak bir kez daha yanıldılar. 8 Kasım başkanlık yarışının galibi Cumhuriyetçi Parti adayı Donald Trump oldu. “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” sloganıyla seçim kampanyasını yürüten Trump, seçim sürecinde göçmenleri sınır dışı etmek, Meksika sınırına duvar örmek ve rakibi Hillary Clinton’ı hapse attırmak gibi iddialı vaatleri ile dikkat çekmişti. Öte yanda ise ayakları daha yere basan, devlet tecrübesi olan ve dış politikada Obama döneminin uygulamalarını sürdüreceği düşünülen Clinton yer alıyordu. Peki, ama ana akım medyanın, azınlıkların, kadınların, göçmenlerin ve hatta Hollywood’un desteğini alan Clinton’ın yerine Trump’ın kazanması nasıl mümkün oldu?

Kimler Trump’a Oy Verdi?

Seçim sonuçlarına göre, Hillary Clinton 61.047.207 oyla toplam oyların yüzde 47,8’ini alırken Donald Trump 60.375.961 oyla toplam oyların yüzde 47,3’ünü aldı. Her ne kadar Clinton’a oy verenlerin sayısı daha fazla olsa da, ABD başkanlık seçimlerinde birinin başkan olabilmesi için 538 seçici kurul delegesinden 270’ini kazanması gerekiyor. Dolayısıyla Trump özellikle Ohio, Pensilvanya, Florida ve Kuzey Carolina gibi “salıncak eyaletler”  (swing states) olarak tanımlanan yerlerde Clinton’ı geride bırakarak 290 seçici kurul delegesi kazanırken, Clinton 232’de kaldı.

Seçim sonuçları sadece Clinton için değil, aynı zamanda Demokrat Parti için de büyük bir hezimet oldu. Obama döneminde Senato’da üstünlüğü olan Demokratlar, son seçimde 46 koltuk kazanırken Temsilciler Meclisi’ndeki sandalye sayıları da 201’den 193’e düştü.

Seçmen profiline bakıldığında, Trump’ın zaferinde belirleyici olanın beyaz seçmen olduğu gözüküyor. ABD’de beyaz seçmenlerin yüzde 58’i Trump derken, yüzde 37’si Clinton’a oy verdi. Cinsiyet dağılımına göre bakıldığında, beyaz Amerikan erkeklerinin yüzde 63’ünün, kadınlarının ise yüzde 53’ünün Trump’a oy verdiği görülüyor. Trump’ı en fazla destekleyen diğer grup ise kırsal bölgelerdeki seçmenler. Kırsal bölge seçmenlerinin yüzde 62’si Trump’a oy verirken, Clinton’ın oyları yüzde 34’te kaldı. Son olarak yaş dağılımına göre bakıldığında, 45 yaş üstü kesimin çoğunluğunun (yüzde 53) Trump’ı tercih ettiği görülüyor.

Öte yandan Hillary Clinton’ın siyah seçmenin oylarının büyük çoğunluğunu (yüzde 88) hatta siyah kadın seçmenlerin oylarının neredeyse tamamını (yüzde 94) aldığı görülüyor. Latin kökenli Amerikalı erkeklerin yüzde 62’si, kadınların ise yüzde 68’ı yine Clinton’ı seçti. Bunun yanı sıra kadın seçmenlerin yüzde 54’ü Clinton’a oy verdi. Yaş dağılımına bakıldığında ise gençlerin Clinton’ı tercih ettiği görülüyor. 18-30 yaş grubundaki seçmenlerin yüzde 55’i, 30-44 yaş grubundaki seçmenlerin yarısı Clinton dedi.  

Öyle görünüyor ki Trump; mavi yakalı çalışan kesimi, küreselleşmenin kaybedenleri olarak nitelendirilenleri ve giderek işlerini kaybedenleri, kırsal kesimdekileri; bir başka ifadeyle beyaz Amerikalıları sandığa götürmeyi başararak seçimi kazandı. Öte yandan seçim öncesi Clinton’ın seçmen için “fazla” tanıdık, bildik bir isim olduğu ve seçmende heyecan yaratmadığı ifade ediliyordu. Clinton, seçim dönemi vaatlerinde Obama’nın “Obamacare” diye adlandırılan sağlık reformu ve dış politika gibi alanlarda mevcut politikaları sürdürmeye devam edeceğini belirtmesine karşılık, vaatleri gerçekçi ya da radikal gözükse de Trump’ın seçmende daha fazla heyecan yarattığı gözlemleniyor.

Seçim Sonuçları ABD Dışında Nasıl Görüldü?

ABD’de seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından pek çok ülke liderinden Trump’a tebrik telefonları yağdı. Ancak seçim döneminde ortaya koyduğu vaatler, ABD dış politikasında Obama döneminden farklı bir yol izleneceğinin sinyallerini veriyor. Kısaca hatırlamak gerekirse Trump’ın Rusya ile daha yakın ilişkiler, ABD’nin NATO’daki rolünün azaltılması, TPP ve TTIP gibi uluslararası büyük ticaret anlaşmalarının rafa kaldırılması, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Programı’na katkı yapılmasına son verilmesi vaatleri dikkat çekiyor. Türkiye’yi de yakından ilgilendiren IŞİD’le mücadele kapsamında ABD'nin Rusya ve İran'la birlikte çalışabileceğini dile getiren Trump, esas hedefin "IŞİD’in yenilmesi" olduğunu belirtmişti. Trump’ın, Rusya ile bu yumuşama adımına karşı Moskova'nın "agresif" tavırlarından dolayı Ukrayna'ya ölümcül silahlar verilebileceğini söylediğini de hatırlamak gerekiyor.

Seçim sürecinde, Trump’ın belki de en açık hedefi Çin olmuştu. ABD ekonomisinin Çin’den korunması gerektiğini düşünen Trump bu ülkeden gelen mallara daha fazla gümrük vergisi koyulmasını savunuyor. Bununla da yetinmeyerek, seçilmesi halinde Asya-Pasifik bölgesindeki Amerikan askeri varlığını artıracağını belirtiyor.

Tüm bu seçim vaatleri ve Trump’ın çizdiği kişisel portre öyle görünüyor ki sadece seçimden bu yana Miami, Atlanta, Philadephia, New York, San Francisco, Portland, Oregon’da “Başkanlık seçimini kabul etmiyoruz” ya da “benim başkanım değil” sloganları ile sokağa dökülen ABD vatandaşlarını değil, AB’deki politikacıları ve liberalleri de ciddi olarak endişelendiriyor. Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından Fransa’nın ABD büyükelçisinin dediği gibi “bir dönemin sonu mu, dünya gözlerimizin önünde parçalara mı ayrılıyor?” sorusu giderek daha fazla dile getiriliyor.

Önce Brexit ile sarsılan yaşlı kıtanın temsilcilerinin Trump’ın başkan seçilmesi sonrasında haksız endişeler taşıdığını söylemek mümkün değil. Seçim döneminde vaat edildiği gibi ABD’nin NATO nezdindeki taahhütlerinin azalması, AB’nin bugüne kadarki entegrasyon sürecinde konforunu yaşadığı barışçıl ortamın korunmasına kendi kaynaklarını daha fazla aktarmak zorunda kalması demek. Nitekim seçim sonuçlarının ardından NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in NATO’nun tüm taraflar ve dünya için önemine yönelik açıklamaları tesadüf değil. AP Başkanı Martin Schulz ise Trump’ın başkan seçilmesini, AB’nin daha derin bir entegrasyon oluşturması gerektiği yönünde bir uyandırma zili olarak değerlendirdi. Bizlerin çok yakından tanıdığı bir isim olan AP’nin tecrübeli politikacılarından Elmar Brok ise kendi partisi olan Hristiyan Demokratların Almanya’daki gelecek toplantısında AB ortak dış ve güvenlik politikasının güçlendirilmesi için çabaların artırılması yönünde talepte bulunmasını istediğini açıkladı. Brok’un “Josef Stalin Avrupa’nın ilk birleştiricisiydi, bazı açılardan Trump da ikincisi olabilir” sözleri oldukça çarpıcı.

Elbette AB’de bazı kesimlerde Trump’ın seçilmesinin ardından yaşanan hayal kırıklığında AB’nin giderek kendi liberal ideallerini savunmadaki kabiliyetine olan inancını yitirmesi de etkili. Önce Britanyalıların AB’den ayrılmaya karar vermesi, sonrasında Kanada ile olan ticaret anlaşmasının son dakikada kurtarılabilmesi, AB içerisinde artan popülizm ve yükselen sağ, tüm bu liberal ideallerin giderek daha fazla sorgulanmasına yol açıyor. Ortaya çıkan tabloda, Trump’ın zaferini Fransa Ulusal Cephe Partisi lideri Marie Le Pen gibi isimlerin coşkuyla karşıladığı, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in tebrik ve birlikte çalışma arzusunun yanında azınlık haklarına ve çoğulculuğa saygının önemini ısrarla vurguladığı bir AB var artık.

Ekonomik açıdan bakıldığında ise taraflar arasında ticareti daha da artırmak için müzakereleri süren “TTIP’in akıbeti ne olacak?” sorusu geliyor akıllara. ABD’de AB’de özellikle büyük şirketlerin desteklediği TTIP müzakerelerinde önemli bir aşama kaydedildiği biliniyor. Öte yandan Trump’ın gerekli hallerde ABD’nin ticaret duvarlarını yükseltmekten kaçınmayacağını açıkladığı da bir gerçek. Şimdilik dondurucuya kaldırılacağı beklenen anlaşmanın kurtarıcısının Trump olması ise seçim sonuçlarından bile daha şaşırtıcı olabilir.

AB tarafında endişeler sürerken, seçim sonuçlarına en çok sevinen ülkelerin başında İsrail geliyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, Trump'ı "İsrail'in gerçek dostu" olarak nitelendirerek tebrik etmesi bunun en önemli göstergesi. Ancak Orta Doğu konusunda çalışan uzmanlar İsrail-Filistin sorununun Trump'ın öncelikleri arasında yer almadığını ve seçim sürecinde yapılan açıklamaların bu konuda istikrarlı bir politikanın sinyallerini vermediğini belirtiyor.  

Donald Trump’ın başkan olarak seçilmesinin ardından ilk arayıp tebrik edenlerden biri de Cumhurbaşkanı Erdoğan olmuştu. Öyle görünüyor ki Trump’ın zaferi Ankara tarafından Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceği açısından daha olumlu olarak görülüyor. Seçim döneminde FETÖ’nün Clinton’ın kampanyasında bağışta bulunduğu iddiaları bir yana, Donald Trump'ın güvenlik ve istihbarat başdanışmanı emekli Korgeneral Michael Flynn’ın Fetullah Gülen’in iadesine ilişkin kaleme aldığı yazı nedeniyle Trump cephesinin Türkiye’nin önceliklerini daha iyi anladığı düşünülüyor. Başta Suriye olmak üzere Orta Doğu’da Rusya ile işbirliğini giderek güçlendiren Türkiye için Trump’ın IŞİD ile mücadelede Rusya ile görüşeceğini belirtmesi de şimdilik olumlu olarak okunuyor. Ancak ABD’nin PYD’ye yönelik desteği, Esad’lı bir Suriye planı mı yapıldığı veya Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO’nun geleceği konusundaki belirsizlikler netleştikçe Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin seyri de şekillenecektir.

Yeni Bir Düzen Kurulur mu?

Donald Trump seçim vaatlerini ne derece yerine getirir henüz bilinmiyor. 20 Ocak 2017 tarihinde görevi devraldıktan sonra ilk 100 günde yapacakları bazı kesimlerce heyecanla, bazılarınca kaygıyla ama herkes tarafından merakla izlenecek. İlk önemli sınavını başkentte kurmak istediği yeni düzen konusunda verecek. Trump’ın seçim vaatlerinde Kongre üyelerine dönem sınırı için anayasal düzenleme, federal çalışan sayısının azaltılması gibi maddeler var.  Ancak asıl çarpıcı olan Trump’ın, Beyaz Saray ve Kongre çalışanlarının görevi bıraktıktan sonra beş yıl boyunca lobi faaliyeti yapmasına yasak getireceğini ilan etmesi. Beyaz Saray çalışanlarının yabancı ülkeler için lobi yapmasının ömür boyu yasaklanması ve de yabancı lobicilerin Amerikan seçimleri için bağış yapmasına yasak koyulması da Trump’ın vaatleri arasındaydı. Vaşington’daki düzene açıkça meydan okuyan Trump, beklenen değişimi getirebilecek mi izleyip göreceğiz.

Önümüzdeki günlerde ABD’nin, AB’nin; küreselleşmenin ve liberalizmin geleceğini daha fazla tartışacağı ise aşikâr. Hep birlikte bir kez daha Dickens’ı hatırlıyoruz. İçinde bulunduğumuz günleri kuşkusuz en iyi onun sözleri tarif ediyor: “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece daha sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.”

 

Çisel İleri, İKV Araştırma Müdürü