İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
16-31 OCAK 2017

AB GÜNDEMİ: Avrupa Popülist Sağının Koblenz Kentinden Yükselen Uyanış Miti

Avrupa Popülist Sağının Koblenz Kentinden Yükselen Uyanış Miti

AB ülkelerinin aşırı sağ eğilimli popülist siyasi parti liderleri 21 Ocak 2017 tarihinde Almanya’nın Koblenz şehrinde bir araya geldi ve 21’inci yüzyılın en post-modern anlarından birkaçının altına imzalarını attı. Böylelikle yerküre, küreselleşmeden bu yana ilk defa aşırı milliyetçiler tarafından düzenlenen bir uluslararası zirveye sahne oldu ve bunun enternasyonalizmin merkezi Avrupa’da gerçekleşmesi, Woody Allen ekolü küçük ironiler taşıyan bir film senaryosunu hatırlattı. 

21 Ocak Zirvesi, AB siyasetini yakından takip eden Politico gibi ana akım basın kuruluşlarının ve ulusal basının alınmaması; mülteci düşmanlığı, AB karşıtlığı ve aşırı milliyetçiliği öven konuşmaların damga vurması gibi gelişmelerdense, Fransız aşırı sağ Ulusal Cephe Partisi’nin (Front National-FN) lideri ve cumhurbaşkanlığı seçiminin kritik adaylarından Marine Le Pen ve Hollanda’da İslam karşıtı söylemi seçim kampanyasının merkezine alan Geert Wilders’in selfie pozlarıyla hatırlanacak. Çünkü Zirve’nin amacı tam olarak da buydu; AB entegrasyon projesine karşı birlik görüntüsü verebilmek ve bunun getireceği popülist imaj puanlarını, ulusal kamuoylarında skor tahtasına yazabilmek.   

AP’de temsil edilen sekiz siyasi gruptan aşırı sağ görüşlü Uluslar ve Özgürlükler Avrupası (ENF) tarafından düzenlenen AB karşıtı zirvede; Fransız aşırı sağcı lider Marine Le Pen ve Hollanda mahkemeleri tarafından ayrımcılıktan suçlu bulunan Geert Wilders’in yanı sıra, Almanya’nın AB ve göçmen karşıtı partisi Almanya için Alternatif (AfD) Eşbaşkanı Frauke Petry ve İtalya’nın AB karşıtı Kuzey Ligi’nden Matteo Salvini de hazır bulundu. Birbirinden farklı ideolojik arka planlara ve seçmen kitlelerine sahip olan bu partileri bir araya getiren ortak paydayı anlayabilmek için kesinlikle derin siyasi analizler gerekmiyor. AB karşıtlığı ve artan sert ayrımcı söylem, AB siyasetinin yükselmekte olan popülist figürlerini bir araya getirmek için yeterli. Beklentileri ise çok net; Donald Trump’ın ABD’de gerçekleştireceğini düşündükleri bir dönüşümün benzerini Avrupa’da başlatmak ve “Avrupa’yı da tekrardan güçlü yapmak” (‘making Europe great again’).  

Dolayısıyla AB ülkelerindeki bu aşırı muhafazakâr popülist hareketlerin neyi savunduklarını ifade etmek kolay olmasa da neye karşı oldukları noktasında benzeştikleri görülüyor. Zirvede konuşma gerçekleştiren liderlerin tamamı, ülkelerinin iyi yönetilmediğini ve ulusal siyaset makinalarının çökmekte olduğunu öne sürüyor. Bunu da iki sebebe dayandırıyorlar; sadece Brüksel’deki “ultra-elitler” diye nitelendirdikleri bürokratların refahını gözettiğini düşündükleri AB projesi ve sosyal güvenlik, ulusal ekonomi ve kamu sağlığına tehdit kabul ettikleri göçmenler. Dolayısıyla zirve boyunca fanatik, ötekileştirici, milliyetçiliği vurgulayan söylem ve göçmen karşıtı ayrımcı ton, kitlelerin alkışını toplayan temel dil oldu. Öte yandan, söylemde dikkat çeken bir diğer vurgu, “yeni”ye duyulan arzu ve hevesti.

Marine Le Pen, zirvede altını çizdiği üzere 2017 yılını Kıta Avrupası’nın yeniden uyanışı olarak görüyor. Ancak AB’nin gücünün azaltıldığı hatta ortadan kaldırıldığı bir yapıda Avrupa ülkelerinin güçlenebileceğini her fırsatta dile getiriyor. Bunun hayal olmadığını vurgulamak ve takipçilerine ilham olabilmek için ise Brexit ve Trump örneklerine sıklıkla referans yapıyor. Yani 2017 yılında uluslararası siyasette artık Donald Trump’ın referans noktası olduğu bir tünele giriliyor. Trump etkisinin bütün radikal muhafazakâr popülist liderlerde görüldüğünü ifade etmek mümkün. Zirveye katılan siyasi parti liderlerinin stratejileri, “uyanış” mitini politikalarının odağına alıp agresif bir kampanyayla Avrupa çapında domino etkisi yaratabilmek; nihayetinde de AB projesine meydan okumak. Dolayısıyla bu domino etkisini detaylı değerlendirmek gerekiyor.

Popülist Avrupa Sağının Domino Etkisi Arzusu

Öncelikle belirtmek gerekir ki popülist sağ hareketlerin Avrupa sahnesinde sesleri yüksek çıkmakta olsa da seçim kazanma potansiyelleri her AB ülkesinde aynı oranda yüksek değil. Dolayısıyla Trump benzeri başarı hikâyelerini AB çapında yaygın şekilde görmek çok olası değil. Bu popülist eğilimlerin esas çarpıcı etkisi; göçmen karşıtı, AB karşıtı, yabancı düşmanı dilin ana akımlaşmasını sağlamaları.

Gündelik siyasette alan bulmaya başlayan radikalleşme, hâlihazırda AB ve göçmen karşıtlığının hükümet ve devlet politikası seviyesinde uygulamaya geçtiği Macaristan ve Polonya gibi ülkelerin AB’nin kuruluş felsefesine meydan okuyan uygulamalarına da meşruiyet zemini oluşturuyor. Bu da radikal Avrupa sağının dayandığı “uyanış mitinin” yayılarak, AB projesinin köklerini sarsması ihtimalini doğuruyor. Yani daha basit bir anlatımla, radikal sağ hareketlerin domino etkisi halinde, AB ülkelerinde 2017 yılında gerçekleşmesi öngörülen kritik seçimlerde başarı elde etmesindense, domino etkisi halinde yayılan ve artan AB karşıtı retoriğin AB’nin kurumsal yapısını sarsması daha olası bir ihtimal. Böyle bir sarsıntının AB ve Türkiye için olası etkilerini öngörmek mümkün.

AB entegrasyon projesi, hakkında ortaya koyulabilecek çok çeşitli eleştirilere rağmen, küresel sistemin tartışmasız en başarılı bölgesel entegrasyon denemesi. Bunun temel sebeplerinden biri ise yarattığı ekonomik refahın yanında, hukukun üstünlüğü, insan hakları, insan onuruna bağlı temel ilkelere ve iyi yönetişime dayanması. Dolayısıyla AB’nin kurumsal yapısını sarsmak, AB çapında geçerli insan hakları iklimine de zarar verebilir; güvenlik ve muhafazakârlık odaklı politikaların tolerans ve temel hak ve özgürlüklerin önüne geçmesine sebep olabilir. Radikal popülist eğilimlerin kısa vadede meydana getirebileceği öncelikli olumsuz etki, hukukun üstünlüğündeki gerileme olacaktır. Bunu daha şimdiden iki örnekte görmek mümkün.

İlk olarak Polonya’ya bakmak gerekir. Polonya’da popülist ve AB şüphecisi hükümet tarafından Anayasa Mahkemesi ve yargı mekanizması üstünde kurulan etki sebebiyle Avrupa Komisyonu, Polonya’yı yaptırımla sonuçlanabilecek bir gözetim altına aldı. İkinci olarak ise Britanya’da AB’den ayrılma tartışmalarıyla eş zamanlı sürdürülen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden çıkma tartışmaları da buna bir örnek oluşturuyor. Popülizmin hukuk devleti ilkesine meydan okuduğu görüşünü yansıtan son güncel bulguyla ise 25 Ocak 2017 tarihinde açıklanan 2016 Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde karşılaşıyoruz. Macaristan gibi otoriterleşme eğilimindeki Avrupa ülkelerinde yolsuzluğun artma eğiliminde olduğu göze çarpıyor. Demokratikleşme de azalıyor. Economic Intelligence Unit tarafından 167 ülkenin 60 gösterge ile değerlendirildiği ve ne kadar demokratik olduklarının 1-10 arası puanlandığı endekse göre, hem Polonya hem de Macaristan bundan on yıl öncesine kıyasla daha az demokratik ülkeler.

Sonuç olarak, muhafazakârlığın ve radikal sağ eğilimlerin bile küreselleştiği bir dönemde seçimler 2017’sinde Avrupa’nın daha önce karşı karşıya kalmadığı yeni fenomenlere tanık olacağını öne sürmek mümkün. Bütün dönüşümlerin temel hak ve özgürlükleri garanti altına alarak ama bununla birlikte yeni söylemlerin de önünü kapamadan sürmesi en hayati kıstas. Böyle bir durumsalda çoğulcu Avrupa’nın, Türkiye’nin katabileceği farklı sese her zamankinden fazla ihtiyacı olduğunu unutmamak gerekir.

Ahmet Ceran, İKV Uzmanı