İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
16-30 NİSAN 2017

Türkiye-AB Gündemi: Referandum Sonrası Türkiye-AB İlişkileri

Referandum Sonrası Türkiye-AB İlişkileri

Geriye dönüp bakıldığında kuşkusuz 16 Nisan 2017 referandumu Türkiye tarihinin önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilecek. Yaklaşık 50 milyon seçmenin sandığa giderek 18 maddelik anayasa değişikliği paketini oyladığı referandumun sonucunda seçmenlerin yüzde 51,41’i “evet” dedi. Ancak hem pakete onay verenler; yani “evet” cephesi ile pakete karşı çıkan “hayır” cephesi arasındaki oy farkının az olması hem de Yüksek Seçim Kurulunun referandum günü mühürsüz oyların geçerli sayılacağı yönündeki açıklaması tartışmalara neden oldu. Türkiye, bir yandan kendi siyasi sistemini değiştirerek yeni bir kader tayin ederken bundan AB ile ilişkileri de nasibini aldı.

Referandum kampanyası boyunca Türkiye-AB ilişkilerinde öne çıkan, başta Hollanda olmak üzere çeşitli AB ülkeleriyle yaşanan gerginlikler oldu. Türk bakanların mitinglerinin yasaklanmasından sert sözlere ve uyarılara varan bu gerginliğin sona ermesi için herkes 16 Nisan referandumunun sonuçlarını bekliyordu. Ancak referandumun hemen ardından Türk tarafında; ülkemizin AB üyeliğinin de referanduma götürülebileceği yönündeki açıklamalar, gündemi meşgul etmeye devam eden idam cezası, referandumun sonuçlarına ilişkin AB kanadından gelen sert açıklamalar suların durulması için daha fazla zamana ihtiyaç olduğunu gösterdi. Aslına bakılırsa referandumun ardından Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) kararı, AP’de tartışılan taslak Türkiye raporu ve nisan ayının son hafta sonu gerçekleştirilen AB dışişleri bakanları gayriresmî (Gymnich) toplantısı bundan sonra Türkiye-AB ilişkilerinin nasıl seyredeceğini ortaya koyuyor.

Referandum Sonucu AB Tarafından Nasıl Değerlendirildi?

Türkiye’deki referandumla ilgili AB adına resmi açıklama, Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi ve Komisyon Başkan Yardımcısı Federica Mogherini ile Komisyonun Komşuluk Politikası ve Genişleme Müzakerelerinden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn’dan geldi. TBMM tarafından 21 Ocak 2017’de kabul edilen anayasa değişiklikleriyle ilgili olarak yapılan referandumun sonuçlarının kayda geçirildiğinin belirtildiği açıklamada, AGİT Uluslararası Gözlem Misyonu’nun değerlendirmelerinin beklendiği ifade edildi. AB, anayasa değişikliklerinin ve bunların uygulanmasının, Türkiye’nin AB’ye aday bir ülke ve Avrupa Konseyi’nin bir üyesi olarak taşıdığı sorumluluklar ışığında değerlendirileceği özellikle vurgulandı.

Aslına bakılırsa pek çok Batı lideri referandumla ilgili açıklamasında, AGİT raporunun sonuçlarına göre değerlendirme yapacağını belirtti. Örneğin, ABD Başkanı Trump Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayıp tebrik etse de ABD Dışişleri Bakanlığı resmi açıklamasında AB’nin açıklamasına benzer ifadelerde ısrar edildi. Nitekim Merkel ve Hollande gibi AB’nin önde gelen ülkelerinin liderleri de referandum sonrası yaptıkları açıklamalarda, sonuçların Türkiye’deki bölünmüşlüğü ortaya koyduğunu belirterek Türk hükümetini tüm siyasi ve sosyal gruplarla saygılı bir diyalog arayışında olmaya çağırıyordu.

Siyasi arenadaki bu hava daha üst tonda Brüksel’deki çeşitli düşünce kuruluşlarında ve Türkiye konusunda çalışan uzmanlarda karşılığını buldu. Örneğin hâlihazırda Carnegie Europe isimli düşünce kuruluşunun uzmanlarından olan ve daha önce AB Türkiye Delegasyonunun başında bulunması vesilesiyle Türkiye’yi yakından tanıyan Marc Pierini, kaleme aldığı “Türkiye’nin Mutlak Lideri ile Baş Etmek” isimli yazısında, şu anda Türkiye’nin demokratik bir AB ülkesinden çok Orta Asya cumhuriyetine benzediğini belirterek yeni anayasa değişikliği ile Türkiye’nin AB’ye siyasi entegrasyonunun sonunun geldiğini ilan etti. Türkiye ile müzakerelerin tamamen sonlandırılması gerektiğini ortaya koyan diğer görüşler daha da yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Görüntüyü kurtarma çabasından başka bir şey olmayan katılım müzakerelerinin askıya alınmasının bile yetersiz olduğu, AB’nin; temel değerlerinin arkasında durması gerektiği belirtilerek, Türkiye ile ilişkilerini sonlandırıp, daha inandırıcı ve stratejik bir temelde yürütülecek şekilde yeniden başlatması gerektiği öneriliyordu.

Türkiye’nin AB katılım müzakerelerine ilişkin havada çarpışan sert görüşlerin arasında ilk resmi hamle, AKPM’den geldi. Türkiye’nin üyesi olduğu, hâlihazırdaki Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 2010-2012 döneminde başkanlığını yaptığı AKPM, 25 Nisan 2017 tarihli oturumunda Türkiye’yi yeniden denetim sürecine almaya karar verdi. Hatırlanacağı üzere, Türkiye bu denetimden 2004’te çıkmıştı. Karar, Türkiye’de Başbakan, Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanı Sözcüsü başta olmak üzere en üst düzeyde kınandı. Ancak bu durum, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterleri açısından geri gidişinin resmen not edilmesi olarak uzun süre Türkiye-AB ilişkilerinde yer bulacak. Tam da kararın alındığı gün müteveffa gazeteci Mehmet Ali Birand’ın 2003 yılında kaleme aldığı ve 22 yıldır izlediği Avrupa Konseyinde Türkiye lehine dönen havaya kendisinin bile inanamadığını dile getiren yazısı akıllara düştü. “O gün Strazburg’da çocuklar gibi şendik” diyen Birand, “bu iş bitti diye düşünürsek 10-15 yıl sonra gene sıkıntı yaşarız” diye uyarıyordu. Bugün gelinen nokta ne yazık ki kendisini haklı çıkardı.

Gymnich’te Aralanan Kapı

AKPM kararının ardından AB tarafının Türkiye ile ilişkilerin, 28-29 Nisan 2017 tarihlerinde Malta’nın başkenti Valletta’da düzenlenecek AB dışişleri bakanlarının kısaca Gymnich toplantısı olarak bilinen gayriresmî toplantısında ele alınacağı duyurulmuştu. Toplantıya Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun davet edilmesi, müzakerelerin askıya alınması gibi sert bir kararın alınmayacağının ilk sinyaliydi. Nitekim toplantı sonrası Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi ve Komisyon Başkan Yardımcısı Federica Mogherini tarafından yapılan açıklamada, eğer Türkiye istekliyse AB’nin kapılarının açık olduğu ancak bunun için Ankara’nın insan hakları ve hukukun üstünlüğü alanındaki kriterleri karşılayacağına dair açık sinyaller vermesi gerektiği belirtildi.

Öyle görünüyor ki, “iyi polis” Mogherini olurken “kötü polis” rolünü de Avrupa Komisyonunun Komşuluk Politikası ve Genişleme Müzakerelerinden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn üstlenmiş durumda. Hahn tarafından Türkiye-AB ilişkilerinin mevcut düzende sürdürülebilir olmadığı, ekonomik ilişkiler çerçevesinde yürütülmesi gerektiği belirtildi. Kısaca, müzakerelerde daha fazla gidecek yer yok, taraflar önümüzdeki dönemde ikili ilişkilerin pratik tarafına ve Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin güncellenmesine odaklanmalı mesajı veren Hahn, uzun süredir Türkiye-AB ilişkilerini takip eden pek çok kişinin de aklından geçenleri dile getiriyor.

Demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi değerlerin yani kısaca “Kopenhag siyasi kriterlerinin ekseninde seyretmeyen bir Türkiye-AB ilişkisi, önümüzdeki dönem için ne kadar gerçekçi ve sürdürülebilir olacak?” sorusunu bu noktada sormak gerekiyor. Bir yandan Türkiye ile ipleri atan taraf olmak istemeyen öte yandan referandum sonrasında Türkiye’de AB değerlerini savunan önemli bir kitle olduğuna inanan AB’nin değerlerinin pek çok cephede sarsıldığını hatırlamak gerekiyor. Sadece Türkiye değil, 2004 yılında üye olan Macaristan ya da bugün üyelik yolunda ilerlemek isteyen Makedonya’ya bakıldığında AB’nin kendi politikalarını ve yaptırım gücünü gözden geçirmesi gerektiği ortada.

Türkiye açısından bakıldığında ise önümüzdeki dönemde; mülteci uzlaşısı, terörle mücadele, enerji alanında işbirliği ve Gümrük Birliği’nin güncellenmesine odaklanılan süreçte dahi siyasi kriterlerle zaman zaman yüzleşmesi gerektiği ortada. Bugün AB kanadında pek çok kişi Gümrük Birliği’nin güncellenmesi müzakerelerinin başlaması için siyasi bazı koşulların getirilmesi gerektiğini dillendiriyor. Bu noktada, Avrupa Komisyonu tarafından yaptırılan etki analizinin bu yıl müzakereleri başlaması beklenen Gümrük Birliği’nin güncellenmesinin, Türkiye’nin GSYH’sine yüzde 1,44, AB’ninkine ise yüzde 0,01 katkı sağlayacağını ortaya koyduğunu hatırlatmak gerekiyor. Kısaca Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, ekonomik açıdan Türkiye için daha önemli ve anlamlı.

Türk sanayiinin düşük teknolojili üretimden orta teknolojili üretime dönüşümüne önemli katkı sağlayan, bugün ticaretimizin yaklaşık yarısını yaptığımız AB ile ekonomik ve ticari entegrasyonun zemini olan Gümrük Birliği’nin güncellenmesinden, Türkiye açısından azami fayda elde edilebilmesi için reformların kaçınılmaz olduğu ortada. Bir kez daha geriye gidip verilere baktığımızda Türkiye’nin ithalatında ve ülkemize gelen yabancı yatırımlardaki asıl sıçramanın 2004 yılı civarında olduğunu görüyoruz. AB ile katılım müzakereleri kararının alınması ve fiili müzakerelerin başlamasının, Türkiye’nin istikrarlı ve güvenilir bir yatırım ortamı sunduğunun en önemli göstergelerinden biri olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Tüm bunların ötesinde, 2000’lerden bugüne Türkiye-AB ilişkilerinin tarihine bakıldığında Türkiye’nin belki de en çok kararlılıkla hareket ettiğinde nasıl ezber bozabildiğini hatırlaması gerekiyor. “Gerekirse Kopenhag kriterlerini Ankara kriterleri yaparız” gibi güçlü bir söylemin, gerek Türkiye’de gerek AB’de pek çok kişi için bugün ne kadar uzakta kaldığı ortada. Önümüzdeki dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mayıs ayında gerçekleştirilecek NATO Zirvesi’nde AB liderleri ile bir araya gelmesi ve ikili temaslarda bulunması bekleniyor. Ardından büyük ihtimalle bir Türkiye-AB Zirvesi gerçekleştirilecek. Tarafların birbirleriyle medya üzerinden restleşmesi yerine karşılıklı diyalog mekanizmalarını açık tutmaları kuşkusuz tansiyonun düşmesine ve ikili ilişkilerin seyrine daha olumlu etki edecektir.

Çisel İleri, İKV Araştırma Müdürü