İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 TEMMUZ 2017

TÜRKİYE-AB GÜNDEMİ: Crans-Montana’daki Kıbrıs Konferansı Sonuçsuz Geride Kalırken...

Crans-Montana’daki Kıbrıs Konferansı Sonuçsuz Geride Kalırken...

Temmuz ayının ilk haftasında soluklar Kıbrıs’ta çözüm için uzun zaman sonra yeniden tutuldu. Kıbrıs’taki iki toplumun liderleri, üç garantör devlet olan Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın dışişleri bakanları ve özel gözlemci statüsündeki AB’nin temsilcileri ile yarım asrı aşkın süredir uluslararası camianın gündeminde olan Kıbrıs meselesine adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüm arayışıyla Kıbrıs Konferansı’nda bir araya geldi. 28 Haziran 2017 itibarıyla İsviçre’nin Crans-Montana kasabasında toplanan Kıbrıs Konferansı’nda, iki paralel masa kuruldu ve bir tarafta garantörlerin de katılımıyla Kıbrıs meselesinin en hassas boyutu olan güvenlik ve garantiler konusunda iki toplumun birbirine zıt tehdit algılarına ve güvenlik gereksinimlerine yeterli düzeyde cevap veren bir formül bulunmaya çalışıldı. Eş zamanlı olarak, ikinci masada da Kıbrıs meselesinin yönetim ve güç paylaşımı, mülkiyet ve toprak düzenlemeleri gibi boyutlarında çözüme kavuşturulmayı bekleyen kilit konularda iki tarafın ortak bir paydada buluşmalarının yolları arandı. Güney Kıbrıs’ta gerçekleştirilecek Şubat 2018 başkanlık seçimlerinin yaklaşmasıyla Rum tarafının pozisyonunda görülen sertleşme ve temmuz ayında adanın çevresinde Rum tarafının tek yanlı lisansıyla gerçekleştirilmesi gündemde olan sondaj çalışmalarının neden olabileceği potansiyel gerginlik de Kıbrıs’taki fırsat penceresinin kısa süre içerisinde kapanabileceğinin habercisiydi. Bu nedenle Kıbrıs Konferansı, pek çoklarına göre adada çözüm için bir karar anı olarak görülüyor ve çözüm için “son şans” olarak nitelendiriliyordu. BM Genel Sekreteri António Guterres’in görüşmelerin onuncu gününde taraflar arasında anlaşmanın sağlanamadığını duyurması ile yalnızca adadaki iki toplum için değil; Türkiye-AB ilişkileri, Türkiye-Yunanistan ilişkileri, AB-NATO ilişkileri, bölgesel işbirliği ve Doğu Akdeniz’in istikrarı açısından da önemli kazanımlara yol açabilecek çözüm şansı bir kez daha kaçırıldı ve süreç belirsizliğe teslim oldu.

Cenevre’den Crans-Montana’ya

Crans-Montana’da toplanan beşli konferans, 49 yıllık toplumlararası müzakereler maratonunda Mayıs 2015’ten bu yana KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile Rum lider Nikos Anatasiadis arasında sürdürülen görüşmelerde kaydedilen ilerleme sayesinde mümkün oldu. İki toplumun başında da Annan Planı’na destek veren ılımlı isimlerin bulunması ve uluslararası camianın verdiği destek, Kıbrıs meselesinin çözümü için elverişli koşulların oluştuğu izlenimini yaratmıştı. Doğu Akdeniz’de hidrokarbon kaynaklarının keşfi ve Rum tarafının mali sistemini çökerten 2012-13 finansal krizinin, olası çözümün sağlayacağı ekonomik kazanımları daha da önemli hale getirmesi destekleyici faktörler olarak görülmekteydi. Görüşmeler sürecinde, taraflar arasında Kıbrıs meselesinin temel bileşenlerinden yönetim ve güç paylaşımı, AB konuları, ekonomi ve mülkiyet konularında kayda değer yakınlaşmalar sağlanması da iyimserliği artırmıştı. 12 Ocak 2017 tarihinde Kıbrıslı iki toplum liderinin, garantör devletlerin temsilcileriyle güvenlik ve garantiler konusunu görüşmek üzere aynı masa etrafında toplanması ve toprak düzenlemelerini BM’nin değil, kendi sundukları haritalar üzerinden görüşme denemeleri de Kıbrıs müzakere tarihindeki önemli ilkler olarak tarihe geçmişti. Tüm bunlara rağmen taraflar arasında kritik konulardaki görüş ayrılıklarını gidermek mümkün olamadı.

Şubat 2017’de, Rum tarafı Temsilciler Meclisinin 1950 tarihli enosis (Yunanistan ile birleşme) plebisitinin okullarda anılması yönündeki kararı, müzakerelerin kesintiye uğramasına yol açmakla kalmayıp taraflar arasındaki güven uçurumunu artırdı. Nisan ayında müzakereler yeniden başlasa da ayrılık noktalarının giderilmesi yönünde anlamlı ilerleme sağlanamadı. Türk tarafının tüm konuların birbiriyle bağlantılı şekilde ele alınması yönündeki önerisi ve garantör ülkelerin katılımıyla sonuç odaklı ikinci bir Cenevre Konferansı’nın toplanabilmesi yönündeki çabaları, başkanlık seçimin etkisine giren Rum tarafının görüşmelerin modalitelerine ilişkin sunduğu önkoşullar nedeniyle sonuçsuz kaldı. BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Danışmanı Eide’nin yürüttüğü mekik diplomasisinin başarısız olması üzerine BM Genel Sekreteri António Guterres, haziran ayında bizzat devreye girerek Cenevre Konferansı’nın devamı niteliğinde ikinci bir beşli konferansın önkoşulsuz olarak toplanmasını sağladı.

Crans-Montana’da Neler Konuşuldu?

28 Haziran’da başlayan Crans-Montana görüşmelerinde hedeflenen; önümüzdeki aylarda Yeşil Hat’ın iki tarafında eş zamanlı referandumlara sunulabilecek kapsamlı çözümün temel parametreleri üzerinde uzlaşının sağlanmasıydı. Bu doğrultuda Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın dışişleri bakanlarının ve özel gözlemci statüsündeki AB’den üst düzey yetkililerin katıldıkları görüşmelerin, anlaşmaya varılması perspektifinin doğması halinde başbakanlar düzeyine çıkarılması öngörülmüştü. 30 Haziran’da Crans-Montana’daki görüşmelere bizzat dâhil olan BM Genel Sekreteri Guterres, tarafların kapsamlı çözümün temel unsurlarını oluşturabilecek bir paket yaklaşımı konusunda uzlaşmaya vardıklarını açıklamış, 3 Temmuz itibarıyla ise taraflar Guterres’in çizdiği çerçeve kapsamında görüşmelere başlamışlardı.

Crans-Montana’da iki ayrı masada yürütülen paralel müzakerelerde garantörlerin de yer aldığı birinci masanın gündeminde adadaki iki toplumun birbirine zıt tehdit algılarının nasıl ele alınması gerektiği ve 1960 tarihli Garanti ve İttifak Antlaşmalarının akıbetinin ne olacağı vardı. Bilindiği üzere, Kıbrıs Türk halkı gerek 1963-74 döneminin acı deneyimlerinin etkisiyle gerekse güneyde kendilerine ve araçlarına yönelik saldırıların kovuşturulmaması ve cezasız kalması nedeniyle çözüm sonrası oluşacak federal devlette güvencesini Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin sürmesinde görüyor. Türkiye’nin 1974’teki müdahalesini -sebeplerini görmezden gelerek- Kıbrıs meselesinin kaynağı kabul eden Rum tarafı ise garantör devletlere kolektif- bunun mümkün olmadığı durumlarda da bireysel- müdahale ve asker bulundurma hakkı veren garantiler sisteminin tasfiye edilmesini ve adadaki Türk askerinin tamamıyla çekilmesi savında diretiyor. Ankara’nın asker sayısının kademeli şekilde azaltılmasına yönelik sağladığı açılıma rağmen Rum tarafının “sıfır asker, sıfır garanti” söyleminden geri adım atmaması Crans-Montana görüşmelerine damgasını vurdu.

İkinci masada görüşülen konular arasında ise Türk tarafının siyasi eşitliğinin vazgeçilmez unsuru olarak gördüğü dönüşümlü başkanlık, kimlerin mülklerini geri alabileceğinin belirlenmesine ilişkin “duygusal bağ” kriterinin tanımı, hangi bölgelerin toprak düzenlemelerine tabi olacağı ile Türk ve Yunan vatandaşlarına eşdeğer muamele konularında da ayrılıklar öne çıktı. Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk tarafının çabaları ve gösterdikleri siyasi irade ne yazık ki Rum tarafında karşılık bulmadı. Rum tarafının bahsi geçen konularda bilinen pozisyonunu tekrar etmekten öte gitmemesi, makul bir anlaşma zemini oluşmasına engel oldu ve Kıbrıs’ta çözüm için en büyük fırsat kaçırıldı. Bunun nedenleri arasında Şubat 2018 başkanlık seçimine altı ay kala ikinci dönem seçilmek isteyen Anastasiadis’in bir sonraki seçimde GKRY’nin başkanlığına mı yoksa Birleşik Federal Kıbrıs’ın dönüşümlü başkanlığına mı aday olma konusunda yaşadığı ikilem gösteriliyor.

Sırada Ne Var?

Rum tarafı görüşmelerin çökmesinin sorumluluğunu Türkiye’ye yıkmaya çalışırken, Türkiye ve KKTC’nin yanı sıra AB’den bazı diplomatik kaynaklar da başarısızlığın sorumluluğunun Rum liderliğinde olduğunu dile getiriyor. Önümüzdeki günlerde BM Genel Sekreteri Guterres’in BM Güvenlik Konseyi’ne iyi niyet misyonu hakkında sunacağı rapor merakla bekleniyor. KKTC ve Türkiye’nin Guterres’ten temel beklentileri, raporda Crans-Montana’daki görüşmelerin neden başarısız olduğuna dair objektif değerlendirmelere yer vermesi. BM Genel Sekreteri’nin bu konuda diplomatik davranmayı tercih etmesi ve sorumluluğu paylaştırma yoluna gitmesi ise tarafsızlığı hakkında soru işaretlerine yol açabilir.

Sürecin başarısız olması, tarafları birbirine daha da yabancılaştırma ve iki toplum arasındaki güven uçurumunu artırma riskini taşıyor. Gelinen noktada görüşmelere yeniden başlanmasının ve bulunulan noktaya yeniden gelinmesinin zorlu olacağını ve zaman alacağını öngörmek güç değil. Hatırlanacak olursa adada kapsamlı çözüme bundan önce en fazla yaklaşıldığı an olan Annan Planı referandumu sürecinde, kapsamlı çözüm planının Kıbrıs Rum toplumunun dörtte üçü tarafından reddinin- ve bundan sayılı gün sonra da adanın tamamını temsilen AB üyesi olmasının yarattığı travmanın- ardından görüşmelere yeniden başlanabilmesi için uygun koşulların sağlanması dört yıl almıştı. KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Rum lider Anastasiadis ile yürüttükleri görüşmelerin en azından yerleşik BM parametreleri doğrultusunda; yani siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu iki kesimli bir federasyon çatısı altında yeniden birleşme yolunda, mensubu oldukları neslin son çözüm denemesi olabileceği uyarısında bulunmuştu. Zamanın adada birlikte yaşama deneyimine sahip nesillerin aleyhine işlediği düşünüldüğünde önümüzdeki süreçte bu deneyimden yoksun genç nesillerin ayrılık temelli formülleri gündeme almaları ihtimali güçleniyor.

Öte yandan 1964’ten bu yana iyi niyet misyonu ve barış gücü (UNFICYP) aracılığıyla ada ile angaje olan BM’nin bu rolü ne zamana kadar sürdürebileceği bilinmiyor. Bugüne kadar 7 Genel Sekreter ve 25 özel danışman iki toplum için de kabul edilebilir, kalıcı ve adil çözüme varma arayışlarında kolaylaştırıcı rol oynamaya çalıştı. BM’nin, acil ilgisini gerektiren sıcak çatışmaların her geçen gün arttığı göz önünde bulundurulduğunda, “soğuk barışın” (cold peace) hâkim olduğu bir dondurulmuş ihtilafa ne zamana kadar kaynak ayırmaya devam edeceği de uluslararası camia tarafından sorgulanıyor. Öte yandan Trump liderliğindeki Beyaz Saray yönetiminin UNFICYP’e katkısını azaltabileceğinin sinyallerini vermesi belirsizliği artırıyor.

Karar anı olarak görülen Crans-Montana Zirvesi’nin sonuçsuz kalmasının ve müzakerelerin çıkmaza girmesinin ardından BM parametrelerini sorgulayan söylemler de gündeme taşındı. Siyasi eşitliğe dayalı iki kesimli, iki toplumlu federal çözüm, 1977 Denktaş-Makarios ve 1979 Denktaş-Kiprianu Doruk Anlaşmaları ile her iki tarafça kabul edilerek BM parametreleri haline gelmişti. Her ne kadar taraflar farklı formülleri -Türk tarafı iki devletli bir çözümü, Rum tarafı ise üniter devlete dayalı çözümü- daha tercih edilebilir bulsalar da iki toplumlu, iki kesimli federal çözüm, iki taraf için de en iyi ikinci seçenek olarak görülüyor. Mevcut parametrelerin yerine yenilerinin getirilmesinin iki tarafın da onayını gerektireceğinin, bunun ise zor olacağının göz ardı edilmemesi gerekiyor.

A planının sonuçsuz kaldığı mevcut ortamda alternatif planlar konuşulurken AB’ye de önemli görevler düşüyor. AB, 2004 yılında çözüme ve AB üyeliğine “evet” oyu vermesine rağmen 13 yıldır haksız yere diğer toplumun “hayır”ı nedeniyle AB üyeliğinin kazanımlarından mahrum bırakılan Kıbrıs Türk toplumu ile ilişkisini gözden geçirmeli ve veto engeline takılmayacak angajman yolları bulmalı. Kıbrıslı Türklerin AB ülkeleri ile doğrudan ticaret yapabilmesinin önünün açılması yapılacakların başında geliyor. Rum tarafının engellemeleri nedeniyle çıkmaza giren Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün veto engeline takılmayacak şekilde yeniden gündeme alınması gerekli bir adım. Türkiye’nin katılım müzakereleri sürecinde 35 fasıldan 14’ünün açılmasının ve tamamının geçici olarak dahi kapatılmasının Kıbrıs meselesiyle bağlantılı olarak AB Konseyi kararı ve GKRY tarafından engellendiği ve bu durumun yalnızca Türkiye’yi değil, AB’nin enerji ve güvenlik gibi hayati çıkarlarını da olumsuz etkilediği göz önünde bulundurulduğunda, AB’nin bu konudaki pozisyonunu da revize etmesi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor.

Yeliz Şahin, İKV Kıdemli Uzmanı