İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
16-31 TEMMUZ 2017

AB GÜNDEMİ: Polonya’da Hukukun Üstünlüğü Krizi: AB’nin Dönüştürücü Etkisinin Sonu mu?

Polonya’da Hukukun Üstünlüğü Krizi: AB’nin Dönüştürücü Etkisinin Sonu mu?

Son dönemde iki AB üyesinin diğerlerinden daha fazla gündemde olduğunu görüyoruz. Bunlar Macaristan ve AB’nin varoluşsal krizlerini daha fazla deşmekten geri durmayan Polonya. Polonya’da 2015 yılından bu yana hükümetteki Hukuk ve Adalet Partisi (PiS), AB’nin temel hak ve özgürlüklere dayalı kuruluş ilkelerinin sınırlarını zorlayan hamleleri peşi sıra gerçekleştirirken; başta Avrupa Komisyonu olmak üzere AB kurumları, hukukun üstünlüğünü zedeleyen bu dönüşüme seyirci kalmaktan çok da ileriye gidemiyor. Nüfus, coğrafi alan, ekonomik yapı, işgücü piyasası ve yönetişim modeli açısından karşılaştırmalı siyaset çalışan uzmanlar tarafından Türkiye ile benzerliklerine dikkat çekilen AB’nin “siyah kuğusu” Polonya’daki güncel gelişmeleri doğru analiz etmek, küresel trendleri ve AB’nin iç denetim mekanizmalarının yeterliliğini anlamak için benzersiz bir örnek olabilir.

Mülteci krizi, Brexit, yükselen popülizm ve AB’nin geleceğine ilişkin çıkmazlardan bahsettiğimiz bir dönemde önce AB yanlısı Emmanuel Macron’un Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması, ardından Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasını savunan siyasi cephenin son seçimlerde beklenmeyen bir bozguna uğraması, AB entegrasyon projesinin devamlılığı için uğraşanlara derin bir nefes aldırmıştı. Almanya Şansölyesi Angela Merkel ile Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un birlikte güven veren ve umut tazeleyen fotoğrafları AB’nin geleceğine ilişkin endişe duyan çevrelere can suyu olmuştu. Ancak süreç bu şekilde devam etmedi. Bölgesel gerçekliklerin ve küresel trendlerin “hiper realist” etkisi, kısa süre için canlanan AB’nin yeniden uyanışı mitini tozlu sandıklara geri koydu. Carnegie Europe isimli düşünce kuruluşunun Direktörü Tomáš Valášek karşı karşıya kalınan son durumu, yani yükselen popülizm tehdidini, “bir salgın hastalık değil, kronik hastalık olduğunu gördük” diyerek çarpıcı bir şekilde özetliyor. Diğer yandan, AB yönetişim yapısında az sayıda devletin destabilizasyonuna sebep olan görece küçük krizlerin sonrasında nasıl büyük varoluşsal sorunlara dönüştüğünü, avro krizi ve mülteci krizinde tüm paydaşlar görmüştü. Peki, şimdi Polonya’da nasıl bir krizden bahsediyoruz ki, bütün AB çevrelerinin okları bir anda buraya yöneldi?

İKV e-bültenlerinde de konuyla ilgili gelişmelere birçok defa yer verildiği üzere, Polonya’da hükümet partisi çok hızlı bir şekilde Anayasa Mahkemesinin yetkilerini zayıflatan, üyelerini tasfiye eden ve mahkemeyi doğrudan siyasi erke yakınlaştıran düzenlemeleri kabul etmiş; bu durum AB kurumlarında derin yankı uyandırmıştı. Hatta Avrupa Komisyonunun Birinci Başkan Yardımcısı Frans Timmermans, Polonya’nın AB karar alma süreçlerindeki oy hakkının askıya alınmasına kadar gidecek önlemleri gündeme getirmişti. PiS yetkilileri ve Komisyon arasındaki müzakere, restleşme ve atışmalar suların durulmasını sağlamadı. Tam zıttı bir şekilde, PiS lideri Jaroslaw Kaczynski’nin Polonya hukuk sistemini dönüştürmeye yönelik hamleleri hız kazandı. Aslında Polonya’da hukuk sisteminin reformu, PiS’nin öncelikli seçim vaatlerinden biriydi. Yargı sistemindeki yolsuzluk vatandaşların bir bölümüne göre yadsınamayacak bir gerçek. Öyle ki, anketler, katılımcıların yarıya yakınının Polonya yargı sistemine ilişkin olumsuz görüş taşıdığını gösteriyor. Fakat Kaczynski’nin yargı reformu olarak öne sürdüğü değişiklik paketi, bir reform hamlesi olmaktan çok uzak.

Değişiklik tasarısı temelde üç öğeden oluşuyor. İktidarın öne sürdüğü ilk değişiklik, Türkiye’deki Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun Polonya’daki muadili olarak düşünebileceğimiz Ulusal Yargı Konseyi’nin yapısına ilişkin. Değişikliğin gerçekleşmesi halinde, 25 üyeden oluşan konseyin 15 üyesinin görevine son verilecek. Yerlerine geçecek yeni üyelerin ise Polonya Meclisi tarafından seçilmesi öngörülüyor. Böyle bir değişikliğin, hakimlerin atama kararlarını koordine eden kurulun doğrudan hükümet etkisi altında kalmasına sebep olacağını ifade etmek mümkün. İkinci değişiklik mahkemelerin yapısı ve mahkeme başkanlarının atamalarına yönelik yeni düzenlemeleri içeriyor. Bu düzenlemelerin Adalet Bakanlığına geniş yetkiler vermesi bekleniyor. Son değişiklikle Polonya yargı sistemindeki en yüksek derece olan ve siyasi seçimleri de denetleyen mahkemenin yapısının değiştirilmesi planlanıyor. Değişikliğin meydana gelmesi halinde, Adalet Bakanı’nın koruma altına almadığı bütün mahkeme üyeleri emekliliğe sevk edilecek ve yeni bir mahkeme başkanı atanacak.  

Duda’nın Vetosu: Timmermans için Son Saniye Serbest Atışı

Tasarının çok hızlı bir şekilde meclisten geçmesi, başta gençler olmak üzere geniş bir kitleyi oluşturan Polonyalı vatandaşların sert tepkisine maruz kaldı ve binlerce vatandaş günler boyunca hükümeti protesto etti. Sonuç olarak, PiS’e yakınlığı ile bilinen Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda hiç beklenmedik ve hem hükümeti hem de muhalefeti şoke edecek bir karara imza attı; mahkemelerin yapısı ve mahkeme başkanlarının atamalarına ilişkin olan tasarı haricindeki diğer iki tasarıyı veto edeceğini duyurdu. Avrupa Komisyonu yetkililerinin değerlendirmeleri ve sürece ilişkin kararlarından hemen önceye denk gelen bu karar, hükümet cephesinde çalkantılara sebep oldu. Polonya yasama sisteminin yapısı gereği, PiS’in önünde diğer iki tasarıyı da yasalaştırabilmek için iki seçenek var: ya değişiklik önerilerini meclise taşıyacak, ya da alternatif bir yol arayışına girecek. Kaczynski’nin ve diğer parti yetkililerinin ilk tepkileri, pek de uzlaşmacı bir sürecin yaşanmayacağını gösteriyor. Diğer yandan, AB kurumlarının eline tarafları etki altına alabilmek için hiç beklenmedik ve önemli bir koz geçmiş gibi duruyor. AB kurumları, bu krize yeterince sert bir tonda ve hızlı bir şekilde karşılık vermemekle eleştiriliyordu. Polonya Cumhurbaşkanı Duda’nın veto kararıyla, Timmermans’ın eline maçın son saniyesinde teknik faul ve serbest atış fırsatı geçmiş oldu. Komisyonun sürecin devamında izleyeceği tutum, AB kurumlarının gelecekte meydana gelmesi muhtemel olan benzer nitelikteki hukukun üstünlüğü krizlerine ne kadar etkili müdahale edebileceğinin de benzersiz bir testi niteliğinde.

Peki, AB’nin elinde ne gibi cephaneler mevcut? 26 Temmuz tarihinde düzenlenen basın toplantısında Timmermans bunu kısaca özetledi. Tasarılardan herhangi birinin yasalaşması halinde Avrupa Komisyonu, Lizbon Antlaşması’nın “nükleer seçeneği” olarak adlandırılan ve üye ülkelerden herhangi birinin AB değerlerine aykırı bir tutum sergilemesi halinde AB Konseyindeki oy hakkının ortadan kalkmasının önünü açan 7’nci Madde sürecini başlatmaya çok yakın. Timmermans, Polonyalı yetkililere hukukun üstünlüğü sorununu çözmeleri için bir aylık süre tanıdı. Komisyonun “nükleer seçenek” tehdidi, uluslararası toplum ve Polonya hükümetiyle yaklaşık iki yıldır paylaşılıyor. Başka bir ifadeyle, bu durum AB siyaseti takipçileri için postmodern bir “Godot’yu Beklerken” oyununa dönüştü. Benzer nitelikli politika hamleleri Macaristan ve özellikle göç alanında da Çekya ve Avusturya gibi diğer üye ülkeler tarafından da sergileniyor. Dolayısıyla, AB’nin aday ve üye ülkeler üzerindeki denetleyici ve dönüştürücü etkisinin maruz kaldığı entropinin önüne geçilebilmesinin yanı sıra temel hak ve özgürlüklerin öncül gardiyanı rolünü tazeleyebilmesi için radikal bir hamle gerekiyor. Aksi takdirde; bilgi toplumu, Enerji Birliği, ticaret diplomasisi gibi teknik ve ekonomik konularda gücüne güç katarken, göç yönetimi ile temel hak ve özgürlükler gibi öncül alanlarda gemisi su alan bir AB ile karşı karşıya kalacağız.

Ahmet Ceran, İKV Uzmanı