İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 MART 2023

KÜRESEL GÜNDEM: Okyanusların Korunması için “Açık Denizler Anlaşması” İmzalandı

Okyanusların Korunması için “Açık Denizler Anlaşması” İmzalandı 

Açık denizlerin %30’unun 2030 yılına kadar koruma altına alınmasını amaçlayan “Ulusal Yetki Alanı Dışındaki Alanların Deniz Biyoçeşitliliğinin Korunması ve Sürdürülebilir Kullanımına İlişkin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi Kapsamındaki Sözleşme” ya da kısaca “Açık Denizler Anlaşması” hakkında 100’den fazla ülke, yıllar süren müzakerelerin ardından anlaşmaya vardı. Anlaşma ile dünya sularının neredeyse üçte ikisini oluşturan açık denizlerin doğasının korunması ve iyileştirilmesi hedefleniyor.

Hâlihazırda koruma altına alınan açık deniz bölgesinin sadece %1,44 olduğu bilinirken, deniz koruma alanlarının küresel kapsamı dünyanın %8,16’sına tekabül ediyor. Okyanusların korunmasına yönelik imzalanan son anlaşmadan 40 yıl sonra BM üyesi ülkeler, anlaşmanın ilgili maddelerini güncellemek, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin 14’üncü maddesi “Sudaki Yaşam” başlığında yer alan hedeflerin hayata geçirilmesini kolaylaştırmak ve yıllar süren tartışma sürecini sonlandırmak amacıyla New York’taki BM Genel Merkezi’nde bir araya geldi. Heyetlerin bir araya geldiği beşinci toplantıda alınan kararlar uyarınca ilk kez açık denizlerde bağlayıcı kurallar uygulanacak. Taraflar, açık denizlerdeki ekonomik faaliyetlerin takibe alınması, deniz koruma bölgelerinin kapsamının geliştirilmesi, iklim değişikliğinin deniz biyoçeşitliliğine yönelik olumsuz etkilerinin hafifletilmesi ve balıkçılık faaliyetlerinin kısıtlanması gibi birçok konuda karara vardı.

Anlaşmanın Arka Planı ve Pazarlık Süreci

1982 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (United Nations Convention on the Law of the Sea – UNCLOS) ile ulusal yetki altında bulunmayan uluslararası suların “açık deniz” olarak tanımlanması ve tüm ülkelerin bu sular üzerinde balıkçılık, taşımacılık ve araştırma yapma hakkına sahip olması kararlaştırılmıştı. Ancak o dönemde tanımlanan uluslararası suların yalnızca %1,2’si koruma altına alınabilmiş, açık denizlerdeki ekonomik ve teknolojik faaliyetlerden ötürü okyanusların kirlenmesinin ve içindeki canlı çeşitliliğinin tehlikeye atılmasının önüne geçilememişti.

Uluslararası Doğayı Koruma Birliği tarafından yayımlanan rapora göre, dünya üzerindeki deniz türlerinin neredeyse %10’unun nesli tükenmek üzere. Çevre ülkeleri, açık denizlerde gerçekleştirilen madencilik faaliyetleri nedeniyle oluşan çevre ve gürültü kirliliği sonucunda hayvan yetiştirme tesislerinin zarar gördüğü konusunda uyarılarda bulunuyor. Ayrıca açık denizlerde araştırma yapabilen ülke sayısı, finansman yetersizliği nedeniyle oldukça az. Bu nedenle açık denizlerden elde edilen faydaların eşit olarak paylaşılması gerektiği konusunda çevre ülkelerden hâlihazırda bir talep vardı. Gıda, farmasötik, mineraller, ilaç ve biyoteknoloji gibi deniz genetik kaynaklarına yönelik gelecek yıllarda daha da artması beklenen talepler de eklenince UNCLOS’un daha etkili bir şekilde uygulanabilmesi için tartışmalar başladı.

Üzerinde anlaşmaya varılan metin, 1994 yılındaki deniz dibi madenciliği ve 1995’teki balık stoklarının yönetimine ilişkin olarak imzalanan anlaşmalardan sonraki üçüncü aynı kapsamdaki anlaşma. Ayrıca UNCLOS çerçevesinde geliştirilen bir enstrüman olma özelliğini de taşıyor. Kısaca deniz kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir kullanımının daha dengeli bir şekilde sürdürülebilmesi için açık denizdeki faaliyetlerin daha bütünsel bir yönetimini ve denetimini amaçlayan anlaşmanın tartışma gündemi, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinin ilgili 14’üncü maddesinden kaynaklanıyordu. Kısaca özetlemek gerekirse:

-Faydaların paylaşılmasına ilişkin tartışmalar da dâhil olmak ve ulusal yetki alanı dışındaki alanlarda deniz biyoçeşitliliğinin korunması hedefi gözetilmek üzere, özellikle ulusal yetki alanı dışındaki alanlarda deniz kaynaklarının bir bütün olarak sürdürülebilir kullanımı,

-Deniz koruma alanları da dâhil olmak üzere alan bazlı yönetim araçlarının geliştirilmesi,

-Çevresel etki değerlendirmelerinin (ÇED) yapılması,

-Kapasite oluşturma ve denizcilik teknolojisinin transferi tartışma gündeminin ana maddelerini oluşturuyordu.

Ulusal yetki alanları dışındaki deniz alanlarında biyoçeşitliliğin korunması ve canlı kaynakların sürdürülebilir kullanımı üzerine bir uluslararası sözleşme yapılabilmesi amacıyla hükümetler arası bir konferans çağrısı, BM Genel Kurulu tarafından 19 Ocak 2018 tarihinde kararlaştırıldı ve 72/249 sayılı kararla kabul edildi. Bunun üzerine BM üyesi devletlerden oluşan heyetler, ilki 4-17 Eylül 2018’de olmak üzere, toplamda beş kez bir ara geldi. Esasında Genel Kurul tarafından kabul edilen, en fazla dört kez toplanılması yönündeki karar gereği yapılan çağrıya bir yeni çağrı daha eklendi. 15-26 Ağustos 2022 tarihleri arasında düzenlenen Beşinci Hükümetler Arası Konferans, mutabakata varılamayan konuların yeniden görüşülmesi ve nihai kararın alınması için 20 Şubat-4 Mart 2023 tarihleri arasında New York’taki BM Genel Merkezi’nde yeniden gerçekleştirildi.

Beşinci Hükümetler Arası Konferans’ın ertelenmesine neden olan sorun, fayda paylaşımı düzenlemeleri, karar alma hükümleri, diğer birim ve organlarla ilişkiler, anlaşma kapsamında kurulacak organların rolü ve genel kapsayıcı hükümler hakkında fikir birliğine varılamamasıydı. Bu durum büyük oranda ikinci toplantı süresince de devam etti. Paketin içinde yer alan dört unsur arasında yer alan kapasite geliştirme ve teknoloji transferi, hararetli geçen tartışmalara rağmen ilk sonuçlandırılan konu oldu. Ardından deniz koruma alanlarının genişletilmesi ve alan bazlı yönetim araçları konularının çözüme kavuşturulmasıyla diğer alanlarda da Gordion düğümünün kesilebilmesine imkân sağladı.

Bu ihtilaf alanlarından biri, anlaşmanın bir yandan “açık denizlerin özgürlüğü”, diğer yandan da “insanlığın ortak mirası” ilkelerini aynı anda barındırması zorunluluğundan kaynaklanıyordu. Bir yandan okyanusların korunması için kısıtlamalara gidilmesi tartışılırken, diğer yandan da bu kısıtlamaların okyanuslar üzerindeki ekonomik faaliyetlere engel olmaması konusunda çerçeveler çiziliyordu. Çözüm, iki hususun da genel ilke ve yaklaşımların yer aldığı 5’inci Maddeye dâhil edilmesiyle bulunmuş oldu. İkinci ihtilaf alanı ve en gergin tartışmaların yaşandığı kısım ise erişim ve fayda paylaşım mekanizmasının tartışıldığı ve 11 ve 12’nci Maddeleri ilgilendiren pazarlık süreciydi. Konferansta yer alan bir delegenin de belirttiği gibi “dünya üzerindeki katı eşitsizliklerin temeline inilmek” durumunda kalındı. Mutabakat ancak toplantının kapanış aşamasında gerçekleşen cumhurbaşkanlığı istişareleri esnasında sağlanabildi.

Anlaşma Neleri İçeriyor?

Anlaşma ile açık denizlerdeki deniz koruma alanları genişletilecek. Böylelikle BM Biyoçeşitlilik Konferansı’nda taahhüt edilen “dünya üzerindeki suların %30’unun koruma altına alınması” hedefi için önemli bir adım atılmış oldu. Almanya Çevre Bakanı Steffi Lemke, açık denizler için ilk kez bağlayıcı bir anlaşmanın imzalanacağının altını çizerek artık Dünya yüzeyinin %40’ından fazlasında nesli tükenmekte olan türlerin korunmasının mümkün olduğunu belirtti. Özellikle de yunus, balina, deniz kaplumbağaları gibi birçok deniz canlısının yıllık göç yolculukları süresince, geçimini balıkçılık ve turizmle sağlayan toplumların karşı karşıya kaldıkları tehdit ve sorunların ele alınacağı farklı bölgesel anlaşmaların imzalanması ve hepsinin tek bir bütün altında toplanması için anlaşmanın yardımcı olması bekleniyor.

Ayrıca, açık denizlerdeki yaşamın korunması için çabaları yönetecek yeni bir uluslararası kurumun oluşturulması kararlaştırıldı. Açık denizlerdeki balıkçılık ile ticari ve ekonomik faaliyetlerin de bundan sonra çevresel etki değerlendirmelerinin ardından kurallara bağlanacak olmasıyla bu alanlarda planlanan tüm faaliyetler denetlenebilecek. Bu sayede kıyılardaki biyoçeşitliliğe ve ekonomilere de fayda sağlanabileceği tahmin ediliyor.

Konferansta en gergin tartışmaların yaşandığı fayda paylaşımı konusunda ulusal yetki alanı dışında yer alan sulardaki deniz biyoçeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için deniz kaynaklarının ve dijital sekans bilgilerinin kullanımından elde edilen faydaların eşit ve adil bir şekilde paylaşılması karar alındı. Bunun için oluşturulacak kesin yöntemler Taraflar Konferansı (COP) tarafından belirlenecek ve bu yöntemler, kaynakların ticari faaliyetlerde kullanılmasıyla elde edilecek hak ediş ödemelerini ve katkı paylarını da içerecek. Bu usullere karar verilinceye kadar gelişmiş ülkelerden o ülkenin COP tarafından kabul edilecek bütçeye tahmini katkısının %50’si oranında özel bir fona yıllık katkıda bulunması beklenecek. Karar, özellikle de G7 ve Çin’in baskılarıyla alınabildi.

Ayrıca finansman sorunu hakkındaki tartışmalar, büyük oranda yeni anlaşma için fon oluşturacağını taahhüt eden AB’nin müdahaleleri sayesinde sonlanabildi. AB, Küresel Okyanus Programı’nın bir parçası olarak 40 milyon avroluk bir tutarı hibe etmeyi garanti etti ve Yüksek Hedef Koalisyonu üyesi her ülkeyi kendi bütçelerine göre destek olmaya davet etti. Anlaşma hakkındaki düşüncelerini dile getiren Avrupa Komisyonunun Çevre, Okyanuslar ve Balıkçılıktan Sorumlu Komisyon Üyesi Virginijus Sinkevicius, “okyanus için tarihi bir an” niteliğinde olan bu sonuçtan dolayı gurur duyduğunu ifade ederek şunları da sözlerine ekledi: “BM Açık Deniz Anlaşması ile bizler ve gelecek nesiller için hayati önem taşıyan deniz yaşamını ve biyolojik çeşitliliği korumak üzere çok önemli bir adım atıyoruz. Ayrıca bu anlaşma, ortaklarımızla güçlendirilmiş çok taraflı iş birliğinin bir nişanesi ve %30 okyanus korumasına yönelik COP-15 hedefimizi uygulamaya geçirmek için önemli bir hazinedir.”

Gelişmekte olan ülkeler, kamu ve özel kaynaklarla finanse edilecek kapasite artırma bileşeni ve deniz kaynaklarının potansiyel gelirlerini paylaşmak için kurulacak mekanizma tarafından anlaşmaya katılım ve anlaşmanın uygulanması süresince desteklenecek. Ancak anlaşmanın yürürlüğe girmesi için biraz daha zamana gerek var. Öncelikle anlaşma metninin nihai hâlinin oluşturulması ile teknik düzeltme ve çevirilerin yapılabilmesi için kurulan çalışma grubunun çalışmalarını sonlandırması, çalışma grubundan elde edilen çıktılar üzerine ilan edilecek bir tarihte Hükümetler Arası Konferans’ın son kez toplanması ve 60 ülke tarafından, anlaşmanın kendi anayasalarının uygun gördüğü prosedüre göre, onaylanması beklenecek.

Sonuç: Doğa ve Jeopolitik Karşı Karşıya mı Geldi?

Okyanuslardaki biyoçeşitliliğin korunmasını ve deniz kaynaklarının sürdürülebilir kullanımını amaçlayan bu anlaşma birçok siyasetçi ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi tarafından olumlu tepkilerle karşılandı. Bunlardan biri de Greenpeace Nordic üyesi Laura Meller idi. Meller, anlaşmadan ötürü duyduğu memnuniyeti, “bölünmüş bir dünyada doğayı ve insanlığı korumak, jeopolitik karşısında galip geldi” sözleriyle ifade etti. Gerçekten de Türkiye’nin de tarafı olduğu birçok deniz yetki alanıyla ilgili sorun, jeopolitik çıkarlar ve ekonomik faaliyetlerin istikrarının sağlanması amacı nedeniyle ciddi krizlere de evrilebiliyor. Bu durum, aynı zamanda okyanuslarda iklim değişikliğinden kaynaklanan tehditlerin önüne geçilebilmesi ve biyoçeşitliliğin korunması için atılacak adımların önüne geçebiliyordu. Dolayısıyla ilgili madde, karasularının 6 mil olarak tanındığı Ege Denizi ve 12 mil olarak tanındığı Akdeniz’deki Türkiye’nin çıkarlarını da yakından ilgilendiriyor.

Türkiye’nin sorun alanları arasında yer alan Ege ve Doğu Akdeniz’de ulusal yetki alanı dışında kalan açık denizlerde oluşturulacak koruma alanları ile ilgili artık hukuki bir altyapı söz konusu. Müzakere sürecinde New York’taki toplantılara katılan Prof. Dr. Bayram Öztürk anlaşma sonrasında Türkiye’nin, kıyısı bulunan denizlerdeki açık deniz koruma alanlarının oluşturulabilmesi için çaba sarf etmesi ve ivedilikle Ege ve Akdeniz’deki açık denizlerin korunması için anlaşmayı imzalaması gerektiğinin altını çiziyor. Ancak daha önemlisi Öztürk, bu anlaşmaya taraf olmakla Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesinin belirlenmesi için yasa çıkarabileceği uygun bir ortamın da oluşabileceğini belirtiyor. Sözün özü bu anlaşma, doğa ile jeopolitik çıkarlar arasındaki dikotomiyi daha görünür kılsa da, “jeopolitik çıkarlar için doğanın feda edilmesi” olgusunu alt üst eden ve bizzat devletler düzeyinde uzlaşılan önemli bir karara işaret ediyor.

Erdem Tekçi, İKV Uzman Yardımcısı