İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
24-30 OCAK 2011

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

 

Geçtiğimiz haftalarda Tunus’taki Bin Ali rejiminin çözülmesi ile başlayan Yasemin Devrimi’nin ardından Mısır’a Mübarek rejimine sıçrayan olaylar dünya gündemini meşgul ederken, domino etkisi nedeniyle ‘sırada hangi ülke var?’ sorusunu da gündeme taşıdı. Mısır'da Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in istifasını isteyen gösterilerde şu ana kadar yüzlerce kişi hayatını kaybederken, El Cezire ve sosyal medya araçları tarafından dünyada yakından takip edilen halk ayaklanmalarının temelinde, baskıcı rejimlere ve neoliberal politikalara başkaldırı görülüyor.

Ortadoğu’da siyasal ve toplumsal dengeleri altüst eden bu gelişmeler ışığında, Avrupa Birliği gündeminde de mali krizin ikinci plana atıldığını, dış politika ve üçüncü ülkelerle ilişkilerin bu hafta fazlasıyla öne çıktığını söylemek yanlış olmaz. Tunus ile ilgili olarak Birliğin nasıl bir politika belirlemesi gerektiği uzman ve siyasetçiler tarafından hararetle tartışılıyor. Her ne kadar “Tunus, AB’ye katılsın” şeklindeki çözüm önerileri fazla yandaş bulmasa da, AB’de, demokratikleşmenin ve bu yönde seçimler ve anayasa başta olmak üzere her türlü adımın desteklenmesi ancak Avrupa projesini zayıflatacak adımlardan kaçınılması olarak özetlenebilecek genel bir yaklaşımın hâkim olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Gelecek hafta başında gerçekleştirilecek AB Dışişleri Bakanları Konsey Toplantısı’nda Yüksek Temsilci Catherine Ashton’ın ise gündemi çok yoğun. Tunus ve Mısır’daki olayların yanı sıra Üye Devletlerin talebi üzerine Tiran’a üst düzey heyet gönderen ve rapor hazırlatan Ashton, Arnavutluk’ta hükümet ve muhalefet arasında süregelen çatışmayı yakından izliyor. Türkiye ise bu aşamada, Afrika ve Ortadoğu’da cereyan eden olayları sessiz bir şekilde takip ederek, bekle-gör politikası izliyor; “istikrarsızlık korkusu” ile “demokrasi yoksunluğu” arasında bocalayan bir tablo sergiliyor. Tunus ve Mısır’da yaşananların, bir kez daha hem Devletleri hem de Birliği, uluslararası ilişkilerde menfaatler ve “değerler” terazisinde samimiyet testine tabi tuttuğunu söylemek yanlış olmaz.

Türkiye-AB gündemine geri dönecek olursak…

 

AB ile müzakerelere 3 Ekim 2005 tarihinde başlayan Türkiye’nin müzakere sürecinde artık neredeyse kronikleşen Kıbrıs sorunu ve Fransa ile Güney Kıbrıs gibi bazı üye ülkelerin vetoları nedeniyle, geriye açılabilecek sadece 3 faslın kaldığı, süreçteki tıkanıklık ve buna eşlik eden yılgınlık hali bir süredir biliniyor. Bu çerçevede, Başmüzakereci ve Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın AB Ombudsmanı ile yapılan bir toplantının ardından Birliğe yönelik “Fiş çekilecekse buyurun siz yapın, tarihe de hesabını verin” açıklaması dikkat çekici. Böylelikle, AB sürecinin en bilinen metaforlarından biri olan “tren kazası”nın da ötesine geçildiği, “fiş çekme” olasılığının konuşulacak, tartışılacak kadar sürecin canlandırılmaya ihtiyacı olduğu görülüyor. Diğer taraftan, müzakerelere Türkiye ile aynı gün başlayan Hırvatistan’da 28 faslın geçici olarak kapatıldığı biliniyor (Türkiye’de ise sadece Bilim ve Araştırma Faslı kapatılabildi). AB kulislerinde, Hırvatistan’ın en erken 1 Ocak 2013 ya da en geç 1 Ocak 2014’te Birliğe üye olacağı konuşuluyor.