İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
3-9 MAYIS 2013

“AVRUPA VE TÜRK HUKUKUNDAKİ GELİŞMELER IŞIĞINDA SOSYAL MEDYA HUKUKU SEMPOZYUMU” İKTİSADİ KALKINMA VAKFI, YEDİTEPE ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ, İSTANBUL BAROSU VE TÜRK CEZA HUKUKU DERNEĞİ İŞBİRLİĞİNDE 3-4 MAYIS 2013 TARİHİNDE DÜZENLENDİ

Avrupa ve Türk Hukukundaki gelişmeler ışığında sosyal medya hukuku sempozyumu 3-4 Mayıs 2013 tarihinde İstanbul Sanayi Odası Odakule Meclis Salonu’nda yapıldı. Konferansın açış konuşmaları İKV Başkanı ve Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Köksal Bayraktar ve Radikal gazetesi yazarı M. Serdar Kuzuloğlu tarafından yapıldı.

Konuşmacılar gelişen internet teknolojisi ve sosyal medyanın insan yaşamına getirdiği yenilikler ve fikri mülkiyet haklarından özel hayatın gizliliğinin korunmasına kadar getirdiği çok boyutlu meselelere değindiler.

Bilgi Toplumuna Geçiş Sürecinde Sosyal Medyanın Rolü

Sempozyumun ilk paneli “Bilgi Toplumuna Geçiş Sürecinde Sosyal Medyanın Rolü” konu başlığında Türk Ceza Hukuku Derneği Başkanı Avukat Fikret İlkiz’in oturum başkanlığında gerçekleşti. Konuşmacılar arasında; Marmara Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç Dr. Melih Kırlıdağ, Dijital Büro İstanbul Genel Müdürü Uğur Şener ve Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi İsmail Hakkı Polat yer aldı. Oturumun ilk konuşmacısı olan Marmara Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Doç Dr. Melih Kırlıdağ sunumunda sosyal medyanın nasıl bir toplumsal düzende şekillendiğinden bahsetti. Teknolojinin hızla gelişmesinin zamanın ve mekânın sıkıştırılmasına yol açtığını anlatan Kırlıdağ önceden bir mektubun 5 günde giderken şimdi bir e-mail’in bir saniye içinde dünyanın çok farklı yerinden insanlar arasında iletişim sağladığına dikkat çekti.  Doç Dr. Melih Kırlıdağ konuşmasında ayrıca şunları söyledi:

“Bilgiyi örtük ve kodlanmış olarak ikiye ayırabiliriz. Örneğin bir çiftçi havaya bakarak ve deneyimlerine dayanarak ertesi gün yağmur yağacak mı yağmayacak mı anlayabilir. Bu örtük bilgi çeşidine örnektir. Öte yandan kodlanmış bilgiye örnek olarak mesela Migros’tan bir şey aldığımızda bunların bilgisayarda kodlanması ve benim hakkımda bir profil oluşturması verilebilir. Bunlar yenice bir kavram ‘bilgi toplumu’ için çok önemlidir. Bilginin emek ve sermaye gibi bir üretim faktörü olduğu toplumlara bilgi toplumu diyoruz. Bir toplumun bilgi toplumu olup olmadığını teknolojinin topluma nüfuzu ve sektördeki istihdam ile ölçülür. Buna baktığımızda Türkiye’nin bilgi toplumu olmaktan çok uzak olduğunu görüyoruz. Şimdi bir de bilgi toplumu teorilerine bakalım. Bu teorilerin en önemlilerinden biri, Fritz Machlup tarafından oluşturulmuştur ve ekonometrik bir yaklaşıma dayanmaktadır. Machlup özellikle Amerikan bilgi ekonomisini inceliyor ve eğitim, Ar-Ge, medya ve iletişim gibi bilginin toplum içinde üretildiği alanlardan bahsediyor. Bir diğer teorisyen Daniel Bell’e baktığımızda da bilgi toplumunu endüstri ötesi toplum olarak tanımladığını görüyoruz. O da Amerikan ekonomisi ile Sovyet ekonomisini karşılaştırıyor ve Amerikan tüketim toplumunu yüceltiyor. Bilgi toplumunda geleneksel sınıfların öldüğünü ve teknik elit olarak tanımlanabilecek yeni bir sınıfın yükseldiğini anlatıyor. Diğer çok önemli bir teorisyen de Manuel Castells ve kavramları ağ toplumu ve ağ ekonomisidir. Türkçeye nasıl çevirebiliriz bilmiyorum ama ‘informationalism’ dediği olgu ile 20’inci Yüzyıl sonuna doğru kapitalist üretim tarzının şekil değiştirmesini ve bilginin üretim faaliyetleri içindeki rolünün artmasını anlatıyor. Silikon Vadisi’nden örnekler vererek bilgi toplumunun en önemli özelliklerinden birinin toplumsal eşitsizliğin artması ve sanal toplulukların doğması olduğunu anlatıyor. Sosyal medya teorilerine baktığımız zaman da Durkhaim yaklaşımında internet ve sosyal medyanın sosyal yönü ağır basan olgular olarak tartışıldığını görüyoruz. Weber yaklaşımı ise bunun her zaman doğru olmadığını, böyle olması için kişiler arasında manalı bir iletişim olması gerektiğini savunur.  Bunlara ilaven bir de sosyal medyada ‘gözetim’ kavramı var. Bu gözetimde tabii ki bir hiyerarşi vardır. Görece güçlü olan diğerlerini gözetir. Burada ABD gibi süper devletlerin diğer devletleri gözetmesi bu devletlerin de kendi vatandaşlarını gözetmesi örneği verilebilir. Tabii ters yönde gözetim diyebileceğimiz Wikileaks, Anonymous, RedHack gibi istisnalar da bulunmaktadır.”

İkinci konuşmacı Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi İsmail Hakkı Polat da Doç Dr. Melih Kırlıdağ’ın konuşmasına değinerek ‘bilgi toplumu’ kavramının 1970’lerde geliştirilmiş olduğunu belirtti. Günümüz içinse mekânlaştırılmış siber bir alanın varlığından söz etmenin daha doğru olacağını belirten Polat siber toplumun mekânı nasıl değiştirdiğine bakmamız gerektiğini savundu. Bu bağlamda siber mekânın organik her şeyi dönüştürdüğünü ifade eden Polat sözlerine şöyle devam etti: “Siber mekâna baktığımızda üç ana kavramdan oluştuğunu görüyoruz. Bunlar içerik (medya sektörü), data (bilgi sektörü), ağ (iletişim sektörü)’dür. Bunlar bizi zaman mekân sınırından kurtarıyor ve bir sınırsızlık yaratıyor. Bu sınırsızlığın yarattığı hem fırsatlar hem de sorunlar var. Bu yüzden bilgi toplumu gibi bir idealden bahsediyorsak olumsuzlukları minimize edip faydaları maksimize etmemiz lazım diye düşünüyorum.  Burada yeni medya okur-yazarlığı dediğimiz kavramı da yeniden değerlendirmeye almamız lazım. Bu sınırsızlık içinde bir toplum dönüştürme stratejisi oluşturmalıyız ve bunun önceliğini de devlet almalıdır. Sonuçta yeni oluşturulan bu sınırsızlık bir anlamda demokrasiyi dayatıyor fakat kuralların olmadığı bir ortamda, etik bir düzen ya da toplumsal bir bilinç yoksa hukukun bir faydası da olmaz.  O yüzden bu sempozyumda bu etik düzenin ya da toplumsal bilincin nasıl oluşturabileceğinden bahsetmek lazım. Tabii bu biraz ütopik gözükebilir. Fakat böyle bir toplumsal bilincin oluşturulmasının zorluğu bu bilinci gerçekleştirmemizin ne kadar öncelikli ve önemli olduğu gerçeğini değiştirmiyor”.

İlk oturumun son konuşmacısı Dijital Büro İstanbul Genel Müdürü Uğur Şener internetin reklam ve pazarlama bölümünde çalıştığını belirterek artık müşteri profilinin değiştiğini anlattı. Hukukun ve kural koyucuların bu gelişmenin çok gerisinde kaldığını savunan Şener sosyal medyayı öğrenmemizin kaçınılmaz olduğunu belirtti. Şener sözlerine şöyle devam etti: “Tabii hukukun da hareket alanı çok geniş değil ama görmemiz gereken nokta şu; tüketici değişiyor. Facebook’un yayılması ile sosyal medya kurulmuş oldu. Çünkü önceki sosyal ağlarda insanlar gerçek kimliklerini değil, sahte isimler kullanıyordu. Bu değişim herkesi internetin bir parçası yapması açısından önemli. Eğer bir şey bu kadar hayatımızın içindeyse nasıl iyi taraflarını alırız ve nasıl kötü taraflarını iteriz ona bakalım. Sosyal medyayı öğrenmek kaçınılmaz bir şey. Dolayısıyla bunu hazmedip ona göre davranmalıyız. Yani burada kamu ve hukuk için sosyal medyayı iyi tanıyarak ve öğrenerek halkın yararına kullanma fırsatı var. Çünkü şu salonda bile interneti aktif olarak internet kullanmayan en fazla iki kişi vardır. Artık teknolojinin norm olduğu bir dünyaya doğuyor çocuklar. O yüzden teknolojiden korkmak yerine faydalarını öğrenmemiz lazım”. 

“Sosyal Medya’nın Yükselişi ve Bilgilendirme Hakkı: Özel Hayatın mı Yoksa Devlet Sırrının mı Sonu?”

Sempozyumun ikinci paneli olan “Sosyal Medya’nın Yükselişi ve Bilgilendirme Hakkı: Özel Hayatın mı Yoksa Devlet Sırrının mı Sonu?”  konu başlıklı oturum Türk Ceza Hukuku Derneği Başkanı Avukat Fikret İlkiz’in başkanlığında gerçekleşti.  Konuşmacılar arasında; Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Gabriela Olaru, İstanbul Barosu Bilişim Hukuki Merkezi Avukatı M. Gökhan Ahi, Avukat Tuğrul Sevim ve Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ar. Gör. Su Sonkan yer aldı.

İlk olarak sunumunu gerçekleştiren Gabriela Olaru,  sosyal medyanın kişiler arasında yarattığı psikolojik eğilimleri ele aldı ve gözetleme olgusunun ortaya çıkmasına değindi.  Sosyal medyada özellikle facebook, twitter, blog sayfalarında, paylaşma, beğenilme, yorum alma gibi isteklerinin arttığını ve buna bağlı olarak başkalarını gözetleme ve kişinin egosunu ön planda tutma gereksinimin ihtiyaç haline geldiğini belirti. Paylaşma, beğenme ve takip etme gibi hareketlerin kendi içinde birbirini körüklemesine ve bunun toplumsal değişime yol açtığının altını çizdi.  İnternette belirli kuralların olmayışından dolayı sosyal medyada bireylerin hakkını koruyan hukuksal düzenlemelere ihtiyaç duyulduğunu belirten Olaru, anlam karışıklığının giderilmesi ve bilincin sağlanması için medya okuryazarlığının arttırılması gerektiğini ifade etti. Ayrıca Olaru, sosyal medyada ifade özgürlüğü konusuna değinerek sosyal medyanın aslında gerçek hayatı temsil ettiğini; internet kullanımı için getirilen hukuki düzenlemelerle geleneksel hukuk kurallarının paralel olacağının altını çizdi.

İstanbul Barosu Bilişim Hukuk Merkezi Avukatı M. Gökhan Ani, konuşmasında sosyal medyanın birtakım güçler tarafından yönlendirilebileceğinin unutulmaması ve kullanıcıların bunun bilincinde olması gerektiğinin önemini belirtti. Ani konuşmasında,  sosyal medya ile tek taraflı haber ve görüşlerin azaldığını, paylaşan, araştıran,  sorgulayan bir anlayışın toplum arasında geliştiğinin altını çizdi.  Devletin bazı durumlarda bu anlayışı tehdit olarak algılayabileceği ve fikri haklar temeline dayanarak ya da hassas konular üzerinden bir takım hukuksal düzenlemelere gidebileceğini vurgulayan Ani, internet kullanımı ile kişilerin özel hayatlarının mercek altına alınma riskinin de olduğunu belirtti.  Ayrıca bilginin devlet tarafından ele geçirilmesini ve ifşa etmesini savunan dijital aktivisitlerin sayısının aratacağına dikkat çeken Ani, hükümete karşı yapılan bu tehdidi önleme amacıyla devletin daha sıkı tedbirler alacağını belirtti. 

BTS Hukuk’tan Avukat Tuğrul Sevim panelde daha önce konuşanların aksine sosyal medyanın aslında çok fazla bir şeyi değiştirmediğini düşündüğünü ifade etti.  Sosyal medyanın daha ziyade insanların farkındalığı üzerinde bir etkisi olduğunu belirten Sevim “Her zaman izleniyorduk ama bunu şimdi fiili olarak görmeye başladık. Devlet her zaman izliyordu sadece şimdi elindeki araçlar değişti” dedi. Sevim sözlerine söyle devam etti: “Artık biliyoruz ki biz de Fazıl Say’ın karşılaştığı benzer yaptırımlar ile karşılaşabiliriz. Önceden de böyle söylemler yapıyorduk ama izlenebileceğimizin bu kadar farkında değildik. Burada aslında önemli olan devletin bizi nasıl izlediği değil zaten bizi izliyor olduğu olgusudur. Bu her zaman vardı fakat daha önce her zaman potansiyel bir suçlu olarak görülebileceğimizin farkında değildik. Bunu fark etmemize rağmen sosyal medyada paylaşımlar yapmaya devam ediyoruz. Neden? Çünkü bu paylaşımın hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Ama bir yandan da hakkımız olan paylaşımları özgürce yapamıyoruz. Sosyal medyanın bir iletişim yeri mi yoksa yayın aracı mı olduğuna hala karar veremedik. Bu soru küresel bir sorudur ve buna toplumsal bir cevap verilmelidir. Ancak toplumsal olarak karar verdikten sonra hukuksal olarak da karar verebiliriz. Sosyal ağın bir şirketler ağı olduğunu da unutmamalıyız. Bu da demektir ki onlar da sorumluluk almak zorunda. Ortak bir bilinç oluşturmadan bu iletişim özgürlüğünü çözemeyiz.” 

Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Su Sonkan da sunumunda bilgilenme hakkına odaklandı ve devlet iktidarı ile kişi özgürlüğü arasındaki dengeden bahsetti. Konuşmasında daha çok ABD’den örnekler veren Sonkan Başkan Obama’nın sürekli olarak ABD’nin siber bir tehdit altında olduğunu vurguladığını ve bunun da aktivistlerin kafasına internete artık askeri bir yapılanma mı hâkim olacak sorusunu getirdiğini belirtti. Bu bağlamda 2012 ve 2013 yıllarının siber güvenlik ve kişisel haklar arasındaki çatışmanın tavan yaptığı bir dönem olduğunu ifade eden Sonkan bu dönemin ayrıca siber güvenlik kanunlarının ve isminin konduğu süreç de olduğuna dikkat çekti. Sonkan sözlerine şöyle devam etti: Gözetim hukuku tabiri de artık hukuk yazılarında geçmeye başladı. Gelecek dönem sadece bir gözetleme dönemi olmayacak ama aynı zamanda siber güvenlik lobilerinin ciddi lobi faaliyetlerine tanık olacağımız bir süreç olacak. Burada saklayacak bir şeyiniz yoksa korkunuz da olmaz deniyor ama bu hala çok tartışılan bir konu. Bu konuda AB ne yapıyor derseniz; onlar da 1995’te kişisel verilerin koruması hakkındaki mutabakatlarına uymuyorlar ve devlet tarafından kişisel verilerin kayıt altında tutulmasını engellemek için hiçbir çabada bulunmuyorlar. Sonkan konuşmasını kişisel bilgi edinmek bir ihtiyaç değil haktır sözlerini hatırlatarak bitirdi.

“Sosyal Medyada Telif Hakları ve Reklamcılık: Fırsat mı Tehdit mi?”

Sempozyumun üçüncü paneli olan “Sosyal Medyada Telif Hakları ve Reklamcılık: Fırsat mı Tehdit mi?” başlıklı oturumda, konuşmacılar arasında İstanbul Cumhuriyet Savcısı İsmail Onaran, Avukat Sertel Şıracı, Avukat Yetkin Yokuşoğlu ve Yeni Yüzyıl Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ar. Gör. Selva Kaynak Koç yer aldı.

Panelin ilk konuşmacısı olan İsmail Onaran,  eser verenlerin emeğine saygı duymak gerektiğinin ve haklarının koruma altında tutulması gerekliliğini savunarak, 5728/138’nci maddeye ilişkin dijital ortamlarda esere hak sahibi olduğunu belgeleyemeyen kişilerinin internet sitelerinin erişiminin engellendiğini belirtti. Ayrıca Onaran, değişen IP adreslerinden dolayı yayınlayan internet sitesi sahibinin kimliliğinin belirlenemediğinden şikâyet ederek, kişiye ulaşamadıklarından dolayı siteye erişimin engellenmesinden başka seçeneklerinin olmadığını vurguladı.

Yetkin Yokuşçuoğlu, sosyal medyanın hak sahiplerine bir tehdit ya da kullananlara fırsat olduğunun koşullu olduğunu belirtti.  İlk olarak Sosyal medyanın olumlu yönlerini ele alan Yokuşçuoğlu, sosyal medya sayesinde erişilebilirliğin arttığı ve böylece bilgi alışverişinde artarak toplumsal fayda sağladığı belirtti.  Geleneksel medya ve sosyal medya arasında ki farka değinen Yokuşçuoğlu, geleneksel medya anlayışında politik olarak hak sahiplerinin eserlerinin yayınlanmasının yıkıcı olabileceğine değindi.  Sosyal medyada ise her bireyin kendi yayınını yapabilmesinin toplumsal eşitliğe katkı sağladığını ve katılımcı sayısının artması ile herkesin içerik üretimcisi haline geldiğine değindi. Ayrıca sosyal medyanın, interaktif katılım ve yaratıcılık sağlamasıyla, yeni ekonomik hakların ortaya çıktığını belirtti. Yokuşçuoğlu, Sosyal Medya’nın olumsuz yönleri arasında, sosyal medyada yaygın kullanıcılık; içeriği herkes tarafında kullanılması, fikri hakların ihlali, kullananların lisans sahibi olmaması ve denetiminin zor olmasına değindi. Ayrıca, hukukun takip eden niteliğine ilişkin, sosyal medyanın desteklenmesi gerektiğini ve bunun fırsata dönüştürülmesi için hak sahiplerinin haklarını güvence altına alan hukuki düzenlemelerine gereksinim olduğunu belirtti. 

Yeni Yüzyıl Üniversitesi Hukuk Fakültesi Araştırma Görevlisi Selva Kaynak Koç konuşmasında “sosyal medya telif haklarına tehdit mi” sorusunu işledi. Bu konuya kullanıcılar ve yaratıcılar açısından bakmak istediğini belirten Koç sosyal medyanın hem olumlu hem olumsuz yönleri olduğunu ve olumsuz yönlerin kanunlar ile pek fazla düzetilebileceğine inanmadığını söyledi.  Sorunun her zaman kanundan önce oluştuğunu ifade eden Koç, “İnternet çok hızlı bir şekilde gelişiyor; o yüzden hukukun bunu takip etmesi de çok zor. Bu noktada sosyal medyadaki dengeyi sağlama görevi hepimize düşüyor” dedi. Koç sosyal medyada kullanıcı ile yaratıcı arasında pek bir fark kalmadığını dile getirirken, sözlerine şöyle devam etti:  Sosyal medyada aslında her kullanıcı aynı zamanda da bir yaratıcı. Çok basit olarak A kişinin kullandığı bir şeyi B kişisi paylaşabiliyor. Burada paylaşmak deyimini özellikle kullanıyorum. Biz paylaşmayı hukukçular olarak kopyalamak ve umuma arz etmek olarak kullanıyoruz. Bunu izin almadan yaparsanız bu bir halk ihlalidir. Peki, kullanıcılar yaptıkları bu hak ihlaline karşı nasıl bir savunma geliştirebilir? Öncelikle hukukta dolaylı ihmal diye bir kavram yoktur yani başkası zaten paylaşmıştı ben ondan alıp paylaştım bu yüzden telif haklarından ben sorumlu olmuyorum diyemezsiniz. Bilmemek hukuki sorumluğu kaldırmaz. Sosyal medya’da bir materyalin telif haklarından emin değilseniz başkasından aldığınız şeyleri yayınlamayın. Sosyal medyada ayrıca var olan bir materyali kendilerinden de bir şeyler ekleyerek kullanmaya devam eden yaratıcı kullanıcı dediğimiz gruplar var. Bunlar da hak ihlali yapmadıklarını savunabilir. Fakat bir eseri değiştirip, işleyip yayınlasak bile asıl eser sahibinden izin almamız lazım. Sadece kaynak belirtmek de hukuka uygun içerik kullandığımız anlamına gelmez. Eser kullanıcısının diğer mali ve manevi hakları da söz konusudur.  Yaratıcılar için söylemek istediğim son birkaç şey de onlar için teknik olarak çeşitli koruma yöntemleri olduğu. Mesela ihlal tespit ettiğiniz siteleri şikâyet edebilirsiniz ya da ürünlerinizin lisansını alabilirsiniz.

İstanbul Barosu Bilişim Hukuku Merkezi Avukat Sertal Şıracı da konferansın son konuşmacısı olarak kullanıcıları da destekleyen söylemlerde bulunulması gerektiğini vurguladı. İnsanlara telif haklarının ne olduğunu açıklamak gerektiğine değinen Şıracı, insanların yaptıklarının suç olduğunu bilmediğini vurguladı.  Şıracı internetten paylaşım yapanların ceza alma tehdidi ile karşılaşmasının çok kötü bir durum olduğunu belirtirken “Haberleşme özgürlüğünü geçtim eğer devlet benim ne paylaştığımı saptayabiliyorsa demek ki ben izleniyorum. Paylaştığım bir video yakalanıyorsa demek ki benim attığım bir e-mail de izlenebilecek. Buna çözüm ne olabilir bunun üstüne düşünmeliyiz” dedi.

Konferansın ikinci gününde düzenlenen panellerde de sosyal medyada nefret söylemi ve sonuçları, sosyal medyanın soruşturulması ve sosyal medyada kişisel ve ticari bilgi güvenliği temaları ele alındı. Akademisyenler, avukatlar, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Şubesi ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yetkilileri sosyal medya aracılığı ile işlenen suçlar, sosyal medyada önemli bir sorun olan nefret söyleminin kullanılması ve sosyal medyada paylaşılan kişisel ve ticari bilgilerin korunması konularını gelişen hukuki kavramlar ve yaptırımlar ekseninde tartıştılar.