İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
3-9 MAYIS 2013

İKTİSADİ KALKINMA VAKFI TARAFINDAN “TÜRKİYE AB İLİŞKİLERİNİN 50’İNCİ YILINDA TÜRKİYE’NİN AB ÜYELİĞİ” BAŞLIKLI KONFERANS DÜZENLENDİ

HİKMET ÇETİN VE FRANCO FRATTINI: “AB’NİN KÜRESELLEŞEN DÜNYADA ETKİLİ BİR AKTÖR OLMAK İÇİN TÜRKİYE’YE İHTİYACI VAR; TÜRKİYE’SİZ AVRUPA PROJESİ TAMAMLANAMAZ”

İktisadi Kalkınma Vakfı’nın düzenlediği konferansta Türkiye-AB ilişkilerinin 50’inci yılında Türkiye’nin AB üyeliği süreci ele alındı. Yeditepe Üniversitesi Rektörlük Konferans Salonu’nda yapılan konferansta İtalya Dışişleri eski Bakanı (2002-2004, 2008-2011) ve Avrupa Komisyonu eski üyesi (2004-2008) Franco Frattini ve Dışişleri eski Bakanı (1991-1994) ve TBMM eski Başkanı (1997-1999) Hikmet Çetin konuyu farklı boyutları ile ele aldı. İki konuşmada da verilen mesaj dünyadaki hızlı değişimin güvenlik ve ekonomi ile ilgili sorunların halli için küresel bir sisteme ihtiyaç olduğu ve bu yeni oluşan sistemde etkili rol oynamak için Türkiye’nin AB üyeliğinin iki taraf için de önemli bir fırsat oluşturduğu yönünde idi.

İKV Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu’nun oturum başkanlığında yapılan konferansta iki siyasetçi engin tecrübeleri ile dünyada yaşanan hızlı değişime, AB’nin rolüne, AB’deki ekonomik krizin etkilerine ve Türkiye AB ilişkilerine değindiler. Oturumu açan Prof. Kabaalioğlu iki siyasetçiye de katılımları için teşekkür etti ve yapacakları açıklamaların Türkiye’nin AB üyelik sürecindeki sorunlar ve beklentilere ışık tutacağını vurguladı.

Franco Frattini şunları söyledi:

“Dünya tarihsel, kültürel ve stratejik dönüşümlerin olduğu hızlı bir değişim sürecinden geçiyor.  Bu dönemde kaçınılmaz olana teslim olmak yerine devletlerin ve siyasetçilerin kararlı bir vizyona ihtiyaçları var. Devletler bu sürece uyum sağlamaya çalışıyor. Her devlet fırsatları kazanca döndürerek kendisini bu yeni oluşan sistemde vazgeçilmez bir öğe haline getirebilir. Bu geçtiğimiz dönemde çatışma potansiyeli yaratan gelişmeler istikrar sağlanmasını güçleştiriyor. Bu durum da ulusal çıkarların dikkatli bir şekilde yönetimini ve kürsel yönetişimin kurumsallaşması gereğini ortaya çıkarıyor. Yükselmekte olan güçlerin de entegre edildiği yeni bir küresel yönetişim sistemine ihtiyaç her zamankinden daha fazla. Kurallara dayalı bir uluslar arası düzene AB ve Türkiye’nin de yapabileceği çok katkı var. Avrupa Projesi Türkiye’nin katılımı olmadan hiçbir zaman tamamlanamaz.

Ancak AB’de bazı çevreler ideolojik bir miyopi ile tarihi gerçeklere gözlerini kapıyor. Türkiye 19uncu yüzyıldaki Avrupa Uyumu döneminden soğuk savaşa, her dönemde Avrupa’nın çok önemli bir parçası olmuştur. Türkiye zaten halen Avrupa’nın içinde. Bu açıdan halk yönetici sınıftan çok daha önde. En önemli örnek de GS, FB gibi Türk futbol kulüplerinin Avrupa turnuvalarında kazandığı başarılar. Türkiye’nin AB üyeliği bir armağan değil stratejik bir hedeftir.

Avrupa bugün önemli bir ekonomik ve mali krizden geçiyor. Ancak her kriz ileriye adım atmak için bir fırsattır. Türkiye Avrupa projesinin yeni bir dönemine başlangıç yapmak için de çok önemli bir fırsattır. Krizi atlatmak için daha fazla Avrupa ve daha fazla Türkiye’ye ihtiyacımız var.

Türkiye için AB hedefi her zaman salt bir dış politika konusu olmaktan çok ötedir. AB Türkiye’deki reform süreci, demokratikleşme, askerin siyasi rolünün sınırlanması açılarından önemli bir itici güç olmuştur. Bugün Türkiye’nin AB katılım müzakerelerinde yaşanan yavaşlama Türkiye’nin AB’de yeri olmadığı anlamına gelmemektedir. Bunun sebebi AB’de yaşanan kriz, zorluklarla dolu siyasi tablo ve stratejik vizyon eksikliğidir. AB Türkiye’nin jeopolitik yaklaşımının AB’nin Ortadoğu ve Akdeniz bölgesinde global bir rol oynamasını kolaylaştıracağını anlamamaktadır.  Arap Baharı AB’nin bu bölgede etkili olması için yeni bir fırsat sunmaktadır. AB geleneksel yumuşak gücünü ve çok taraflı stratejilerini burada devrim sonrası rejimlerin demokratikleşmesi ve istikrar kazanması için etkin olarak kullanmalıdır. Türkiye’nin bu bölgede yeni ortaya çıkan elit kadrolar üzerinde önemli etkisi vardır. Türkiye bölge için müdahaleci bir dış güç olarak değil, çok önemli pozitif bir model olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum da AB ve Türkiye modellerinin birbirini tamamladığını ve AB’nin Arap baharının demokratikleşme ile sonuçlanması yönündeki ahlaki yükümlülüğünü yerine getirmek için Türkiye’ye ihtiyacı olduğu sonucunu doğurmaktadır. Türkiye’nin AB üyeliği bölgenin demokratik geleceği için büyük önem taşımaktadır. Evrensel değerlere dayanan dayanışma ve topluluk fikri bu bölgenin istikrara kavuşmasına ve Batıya olan güveni tazelemeye yol açacaktır.

AB ve ABD arasında imzalanması düşünülen serbest ticaret ve yatırım anlaşmasına gelince bu yeni ortaya çıkacak olan Pazar Türkiye olmadan düşünülemez. AB ve ABD arasındaki müzakereler Türkiye ile de paralel olarak yürütülmelidir. Türkiye çok önemli bir bölgesel güç ve enerji merkezi olarak ortaya çıkmıştır. İtalya AB’de Almanya’dan sonra Türkiye’nin ikinci önemli ekonomik partneridir. İtalya için enerji çok önemli bir önceliktir. Türkiye ile müzakerelerde enerji başlığının açılması Türkiye’den çok AB için aciliyet ve öncelik arz etmektedir.

Türkiye dinamik ekonomisi ve demokratikleşme süreci ile reformlarına devam etmektedir. Anayasal süreç ve Kürt sorununun çözümü için atılan adımlar geleceğe dair ümit vermektedir.  Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin AB yolunda kalması gerektiğini söylemiştir. Türk halkının AB üyeliğine olan desteği azalsa da Türkiye’nin ümidini kaybetmeyip bu sürece devam etmesi gerekmektedir. Türkiye müzakere sürecindeki durgunluğa rağmen ev ödevlerini yerine getirmektedir. Haziran ayında AB ile müzakerelerde 22’inci bölgesel politika başlığının açılması müzakere sürecinin canlanmasına yönelik pozitif bir mesaj yaratacaktır. Fransa’da Hollanda hükümetinin gelmesi de müzakerelerin canlanmasına yönelik yeni bir fırsat yaratmıştır. İtalya Türkiye’nin AB üyeliği sürecini her zaman desteklemiştir. Dışişleri Bakanı Emma Bonino da Türkiye’nin üyeliğini desteklemektedir. AB içinde diğer bazı ülkelerle birlikte Türkiye’nin AB üyelik sürecini destekleyen bir odak grup (focus group) oluşturduk. Bu grup ile birlikte Türkiye’nin AB üyeliği sürecine destek veriyoruz. Türkiye’nin AB zirvelerine davet edilerek bazı bölümlerine katılmasını öneriyoruz.

Türkiye’nin AB üyeliği en geç 2023 tarihine kadar gerçekleşmelidir. Cumhuriyetin yüzüncü yılına denk gelen bu sembolik tarih üyeliği gerçekleşmesi gerektiği en son tarihtir. Türkiye’ye yönelik üyelik perspektifinin yeniden güçlü bir şekilde AB liderleri tarafından ifade edilmesi gerekir. Türkiye’nin siyasi partileri Avrupa siyasi partiler ailesine entegre edilmelidir. Gümrük birliği güçlendirilmeli ve Türkiye’nin aleyhine işleyen bazı yönleri güçlendirilmelidir. Sadece bazı gruplar değil tüm Türk vatandaşları için vize serbestisi uygulanmalıdır. Kişilerin serbest dolaşımı olmadan malların veya sermayenin serbest dolaşımı anlamlı değildir. Katma Protokol’ün standstill hükmü olarak adlandırılan 41(1) maddesi iki tarafın da hizmetlerin serbest dolaşımı konusunda birbirlerine karşı yeni kısıtlamalar getirmesini yasaklamıştır. Bu maddenin doğrudan uygulanabilir olduğu Avrupa Adalet divanı tarafından da kabul edilmiştir. Bu durumda vizenin hala uygulanıyor olması kabul edilemez.

Türkiye 60 yıldır NATO üyesi olarak Avrupa güvenliğine çok önemli katkılarda bulunmuştur. Türkiye olmadan gerçek bir AB entegrasyonundan da söz edilemez. Türkiye özellikle Ortadoğu’da krizlerin çözümünde çok önemli bir oyuncudur. İsrail ile ortaya çıkan yeni yakınlaşma da bölgenin istikrarı ve Irak, Suriye gibi krizlerin çözümü açısından büyük önem taşımaktadır. Türkiye Afganistan ve Kosova gibi uluslar arası barış koruma operasyonlarına katkıda bulunan, terörizm ve korsanlık gibi sorunlarla mücadele eden bir ülkedir.

Avrupa hiçbir zaman bugün olduğu kadar “Nasıl bir AB?” sorusuna tek ortak bir cevap bulmakta zorlanmamaktadır.  Türkiye’nin katılımı AB’nin dinamizmine, kendine güvenine, dünyada istikrar yaratıcı bir güç olmasına ve yumuşak gücüne katkıda bulunacaktır.”

Dışişleri eski Bakanı ve TBMM eski Başkanı Sayın Hikmet Çetin ise konuşmasında şu açıklamalarda bulundu:

“İtalya’nın Türkiye’nin AB üyeliğine verdiği desteğe her zaman minnettarız. Türkiye İstiklal Savaşı sonrasında bir seçim yapmıştır. İslam dünyası veya Sovyetler Birliği yerine Avrupa’yı bir model olarak benimsemiştir. Bu seçim değerler üzerinden yapılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti demokratik laik ve bağımsız bir rejim olarak ortaya çıkmıştır. Bu seçim özgür irade ile ve uzun vadeli bir perspektif ile yapılmıştır. Türkiye Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi olmuştur. 1959 yılında yeni kurulan AET’ye ortak üyelik için başvuruda bulunmuştur. 1963 yılında Ankara Anlaşması imzalandığında Başbakan İnönü Parlamento’da bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında İnönü şöyle demiştir: “Bugün imzaladığımız anlaşma bizi sonsuza dek bağlamıştır. Bu birlik tarihi ve coğrafi gereklere dayanır.” O günden bugüne kadar Türkiye AB üyeliği hedefine sadık kalmıştır. Ancak AB için aynı şeyi söyleyemeyiz. Sıklıkla Türkiye’ye karşı çifte standart uygulandığını gördük.  Türkiye’den istenen Ege’deki karasuları ve kıta sahanlığı sorunlarının çözülmesi, Kıbrıs sorunun çözülmesi koşulları karşı taraftan yani Yunanistan veya güney Kıbrıs’tan istenmemiştir.

Türkiye’de AB üyeliğine destek azalmaktadır. Sadece yüzde 20 Türkiye’nin AB üyesi olacağına inanmaktadır. Ancak hala halkın yüzde 50’si Ab ile müzakerelere devam etmemiz gerektiğini düşünmektedir. Ekonomik olarak AB’ye fazla ihtiyacımız kalmasa da hala Türkiye ve AB’nin birbirine ihtiyacı vardır.

Bugün AB, büyük ve küçük üyeleri kredi veren ve alan ülkeler, kuzey ve Güney, Avro bölgesi içindekiler ve dışındakiler, Almanya ve diğerleri, İngiltere ve diğerleri arasında bölünmüştür. Ekonomik krizin etkileri her alanda olduğu gibi savunma alanında da kendisini hissettirmektedir. Günümüzde AB hiçbir global sorunun çözümünde rol oynamamaktadır. AB küreselleşmenin kaybedeni olmuştur.  En önemli problem liderlik eksikliğidir. Bugünkü liderler olaylara kısa vadeli bakmakta olup, uzun vadeli vizyona sahip değildir. AB Ortadoğu, Suriye, Irak vs gibi problemleri Türkiye olmadan çözebilir mi? Hayır. Durum Kafkaslardaki Dağlık Karabağ gibi sorunlar, Balkanlarda Bosna’daki gibi hala tam olarak çözüme kavuşamamış durum için de aynıdır. Türkiye’nin bugüne kadar Avrupa’nın güvenliğine yapmış olduğu katkılar ortadadır. Türkiye Almanya’nın birleşmesine, Doğu Avrupa’nın bağımsızlığına da NATO üyesi olarak Sovyetler Birliği’ni sınırlayarak önemli katkıda bulunmuştur. Avrupa “artık soğuk savaş bitti. Size ihtiyacımız yok “ diyemez. AB üyeleri Türkiye’nin tam üyelik yerine imtiyazlı ortaklık gibi farklı bir statüyü kabul etmeyeceğini iyi bilmelidir.  Günümüzde en önemli mesele Avrupa’da yeni sınırların ve bölünmelerin oluşmamasıdır. BM Güvenlik konseyinde bir yanda ABD, İngiltere, Fransa, öbür tarafta Rusya ve Çin gibi yeni bir bölünme yeni bir soğuk savaş olmamalıdır. Bu tür eğilimleri önlemek için işbirliğine ve çoktaraflı girişimlere ihtiyaç var. Kıbrıs, Dağlık Karabağ gibi yıllardır devam eden çözülemeyen sorunlar artık çözülmelidir.

Diğer bir önemli konu enerji güvenliğidir.  Türkiye’nin ortasında olduğu bölge dünya petrol ve doğal gaz rezervlerinin 3/4ünü barındırmaktadır. Türkiye enerji üreten ve tedarik eden ülkeler ile enerji tüketen ülkeler arasında önemli bir konumdadır. Türkiye gibi istikrarlı bir ülkenin enerji dağıtımı açısından stratejik konumu AB için de kilit önemdedir. Diğer bir önemli sorun tam sayısının bile bilinmediği taktik nükleer silahların varlığıdır. Bunların kontrolü ve tehlikeli ellere düşmemesi ve bölgenin ve Avrupa’nın güvenliği açısından stratejik önemdedir.

AB’nin reforma ihtiyacı var. Türkiye’nin üyeliği konusunda da AB’nin stratejik bir vizyon sergilemesi gerekiyor. Türkiye hiçbir zaman imtiyazlı ortaklık gibi bir formülü kabul etmeyecektir. Türkiye’nin yapması gereken ülkede demokratik standartları tümüyle yerine getirmektir. Gelir dağılım, insan hakları gibi sorunlarını çözen bir Türkiye’ye AB’nin hayır demesi de çok güç olacaktır. Ancak o durumda Türkiye’nin AB’ye girmemesi dünyanın sonu olmaz. AB olsun veya olmasın Türkiye önemli bir güç olmaya devam edecektir. Türkiyeli bir AB dünyada daha etkili bir güç olacaktır. AB’nin de Türkiye’nin gelişmesine ve demokratikleşmesine yaptığı katkılar son derece önemlidir. İki taraf da birlikte hareket eder ve Türkiye’nin tam üyeliği gerçekleşirse bu hem AB hem de Türkiye’nin yararına olacaktır.”