İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
12-18 OCAK 2009

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

2009’un ilk günlerine damgasını vuran iki olay İsrail’in Gazze saldırısı ve Rusya-Ukrayna anlaşmazlığından doğan doğal gaz krizi oldu. İsrail’in nüfus yoğunluğunun çok yüksek olduğu ve gidecek yerleri olmayan Filistinlilerin yaşadığı bu bölgeye yönelik şiddetli hava ve kara saldırısı başta AB dönem başkanı Çek Cumhuriyeti hükümet sözcüsü tarafından savunmaya yönelik olarak nitelense de, nedeni ne olursa olsun sivillerin zarar gördüğü böyle bir saldırıyı meşru kılmak mümkün olmadı.

AB dönem başkanına karşın Fransa ve diğer bazı üye devletler ile birlikte AB ortak dış ve güvenlik politikası yüksek temsilcisi Javier Solana acil ateşkes için mekik diplomasisine ağırlık verdiler. Filistin Özerk Yönetimine en yüksek dış yardımı yapan -2008’de toplam 486 milyon Avro-, Refah sınır kapısında yardım misyonu oluşturan AB’nin dünyada bir yumuşak güç ya da uluslararası hukuk kurallarının takipçisi bir normatif güç olması isteniyorsa böyle durumlarda sesinin daha çok çıkması ve daha etkin olması da beklenir. Ayrıca genişleyen AB’de altı ayda bir üye devletler arasında rotasyonla değişen dönem başkanlığı sisteminin sakıncaları daha iyi ortaya çıkıyor. 27 AB üyesinden yaklaşık 18’inin nüfusunun 10 milyon civarında ya da altında olduğu hesaba katılırsa bu büyüklükteki ülkelerin 500 milyonluk bir AB’yi yönlendirmeleri özellikle krizler söz konusu olduğunda pek mümkün gözükmüyor. Henüz yürürlüğe girmeyen Lizbon Antlaşması bu soruna çözüm olarak iki buçuk sene için seçilecek bir AB Başkanlığı kurumunun oluşturulmasını öngörmekte. Eğer İrlanda sorunu aşılarak Lizbon yürürlüğe girerse, bu yenilik AB’nin daha etkin olmasını sağlayabilir. Öte yandan Bakanlar Konseyi’nde dönem başkanlığı devam edeceği için sadece AB dönem başkanı olacak ve arkasında herhangi bir üye devlet halkının seçimle verilmiş desteğinin olmayacağı bir figürün ne kadar etkili olacağını da göreceğiz.

Diğer konu olan doğal gaz krizi ise AB’nin Rusya’ya bağımlılığını bir kez daha gözler önüne serdi. Rusya bu silahını ilk olarak Ocak 2006’da kullanmıştı. AB’de iç üretim düşmeye devam ederken dışarıya olan bağımlılık artıyor ve enerji tedarik kaynaklarını çeşitlendirmek AB’nin enerji güvenliği açısından öncelikli bir sorun olarak öne çıkıyor. AB tükettiği doğal gazın yüzde 57sini ithal ediyor ve bu oranın yüzde 41’i Rusya’dan sağlanıyor. Rusya’nın yanında, doğal gaz ithalatında yüzde 21’lik pay Norveç’e, yüzde 18’lik pay ise Cezayir’e ait. AB’nin toplam enerji tüketimine bakarsak bunun yüzde 25’ini doğal gaz, yüzde 37’sini petrol, yüzde 18’ini kömür ve yüzde 14,3’ünü nükleer enerji oluşturuyor. Burada AB’nin sürdürülebilir kalkınma öncelikleri de dikkate alındığında yenilenebilir enerji kaynaklarının oranını artırma ve verimli enerji kullanımını sağlama gerekliliği de ortaya çıkıyor. Başbakan Erdoğan’ın Brüksel ziyareti öncesinde meydana gelen doğalgaz krizi, toplam uzunluğu 3 bin 300 km olacak ve yaklaşık yarısı Türkiye’den geçecek olan Nabucco boru hattı projesinin önemini bir kez daha ortaya çıkardı. Bu çerçevede Başbakanın gezisini ve Ocak sonunda Budapeşte’deki Nabucco zirvesini takip etmekte yarar var. Türkiye-AB ilişkisi birçok alanda –enerji de dahil olmak üzere yasadışı göç, AB sınırlarının korunması, gümrük birliği, dış ekonomik ilişkiler, AB ortak hava sahası, ortak dış ve güvenlik politikası gibi) oldukça girift bir şekilde devam ediyor. AB’nin geleceğinde enerji güvenliğinden tutun da ortak dış ve güvenlik alanındaki etkinliğine varana kadar Türkiye önemli bir yere sahip. Bu çok boyutlu ilişkiler ve karşılıklı bağımlılık sonuçta AB’nin Türkiye’nin üyeliğini sindirmesine yol açacak mı, bunu şimdiden söylemek zor. Ancak yeni Başmüzakerecinin atanması ile oluşan olumlu atmosferin ilişkilerin geleceği için de iyimser bir hava yarattığını söylemek mümkün.