İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

AB ile katılım müzakerelerini sürdüren Türkiye değişen uluslararası konjonktür içinde oldukça hassaslaşan dengeleri zedelemeden bu süreci tamamlayabilecek mi?
İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

AB ile katılım müzakerelerini sürdüren Türkiye değişen uluslararası konjonktür içinde oldukça hassaslaşan dengeleri zedelemeden bu süreci tamamlayabilecek mi? Son günlerin sorusu bu çerçevede şekilleniyor. Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu toplantılarındaki çıkışı ve Filistin Davasında aldığı tavır, NATO Zirvesi’nde Türkiye’nin Anders Fog Rasmussen’in genel sekreter adaylığına tek başına karşı çıkması ve karşı çıkış gerekçeleri, Obama’nın Türkiye ziyareti ve verdiği mesajlar ve son olarak Ermenistan ile sınırların açılması yönünde adımlar ve Azerbaycan’ın müdahalesi son ayların gündeminde birbiri ardına gelen önemli gelişmelerdi.

Bunun yanında devam eden Kıbrıs sorunu ve müzakereler ve önümüzdeki Pazar günkü seçimlerin Adadaki denklemi nasıl etkileyeceği konusu da ayrı bir etken olmaya devam ediyor.

Tüm bu süreç içinde Türkiye’nin Batı ile ya da Batı karşısındaki duruşu, diplomatik tavrı, Erdoğan hükümetinin yansıttığı tutum, AB sürecinde reformların yavaşlaması yoğun bir şekilde tartışıldı. Hükümeti destekleyenler ve karşı çıkanlar oldu; temkinli bir destek verenler oldu.

Burada öne çıkan iki soru var: Birincisi Türkiye ne yaptığını biliyor mu? Yani son dönemdeki adımlar Türkiye’nin bilinçli bir dış politika tavrı mı yoksa Türkiye olayların akışına mı kapıldı? Tecrübeli Batı diplomasisi tarafından yenilgiye mi uğratıldı? İkinci soru ise uluslararası kimliğinde İslamı giderek öne çıkaran Türkiye bunu Batı ile köklü ve sıkı ilişkileri ile nasıl bağdaştıracak? Dengeyi tutturabilecek mi?

İlk soruya cevap herhalde “her ikisi de” olabilir.  Türkiye’nin bölgesindeki etkinliği Soğuk Savaş’ın bitimini takip eden yıllarda artmaya başladı. Önce Orta Asya ve Kafkaslardaki Türki Cumhuriyetlere açılım, Balkanlarda artan aktivizm, Karadeniz Ekonomik İşbirliği girişimi, Ortadoğu’da iktisadi ve ticari ilişkilerin gelişmesi, Lübnan’da ve Suriye ve İsrail arasında arabuluculuk rolü, ardından son olarak Gürcistan krizinde yine Kafkaslar istikrar paktı fikri ve Kuzey Irak ve Irak yönetimi ile düzelen ilişkiler ile bölgesel barış ve istikrar yönünde bir aktör olarak öne çıkması bu doğrultuda atılan adımların en önemlilerinden oldu. Bu doğrultuda atılan adımların Türkiye’nin uluslar arası önemi adına önemli başarılar olduğu söylenebilir.

Buradan ikinci soruyu irdelemeye geçebiliriz. Türkiye’nin uluslar arası kimlik konumlandırması son dönemde değişimler gösterse de temel bir paradigma değişikliği yok. Türkiye’nin NATO, OECD ve Avrupa Konseyi üyesi, ABD müttefiki ve AB’ye aday ülke olduğunu da akılda bulundurmakta yarar var. Türkiye’nin Batı ile sorunlu bir ilişkisi olsa da Batı’ya yakın bir ülke. Dış politikasında son dönemdeki değişimlere rağmen Batı’dan kopmak ya da alternatif bir oluşumun içinde olmak yönünde somut bir adım atılmamış. Yani Türkiye Doğu’da daha aktif bir oyuncu olacaksa bunu Batı ile ilişkilerine zarar vermeden ve onları da destekleyecek şekilde yapmak durumunda.

Bu açıdan özellikle NATO genel sekreterliği konusunda Rasmussen’e karşı çıkışında öne sürdüğü sebepler Türkiye’nin Filistin konusundaki tutumu ile paralellik sergilese de NATO içinde yalnızlığa ittiği söylenebilir. Bu çıkışta haklılık payı olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak bu gibi kurumlarda gözetilen dengeler, yapılan pazarlıklar ve görüşmeler 1952’den bu yana NATO üyesi olan Türkiye’nin de malumu. Türkiye Rasmussen’e karşı çıkarken koşulları da iyi değerlendirmeli ve “itirazımızı geri çektik ama karşılığında şunları aldık” gibi bir kolaycılığa kaçmamalı idi.

Türkiye’nin çıkarları ve öncelikleri her zaman Batı’daki diğer ülkelerle örtüşmeyebilir. Zaten monolitik bir Batı’dan söz etmek de yanlış olur. Ancak Türkiye eğer Batı içinde AB üyesi olarak da yer almak ve coğrafi, kültürel ve tarihi olarak ‘ünik’ konumunu ve kimliğini bir değere dönüştürmek istiyorsa bu çok ince ayarları dikkate almak zorunda. Bu oldukça zor bir konum ve iyi yönetilirse bulunmaz bir avantaj olabilir.

Bu dönemde Türk siyaseti ve diplomasisine çok iş düşüyor. AB ile müzakere sürecinin hızlandırılması, üyelik hedefinde ısrar edilmesi, Ermenistan ile iki ucu keskin sürecin –bir yanda Azerbaycan ve Dağlık Karabağ sorunu öte yanda soykırım iddiaları ve her 24 Nisan’da yaşanan ABD Başkanı bu kelimeyi telaffuz edecek mi endişeleri- yönetilebilmesi ve diğer bölgesel sorunlar, komşularla özellikle Rusya ile ilişkiler, Irak’ta Kerkük meselesi Türkiye’yi zorlayacak. Türk liderleri diplomasi ve popülizm arasındaki dengeyi gözetmek zorunda. Tüm dünyada önemi artan “kamusal diplomasi” Türkiye tarafından da işletilirken, klasik diplomatik yollar da göz ardı edilmemeli.

Bu dönemde Türkiye’ye bazı haksız eleştiriler de yöneltildi. NATO’daki kriz sırasında Olli Rehn’in Türkiye’nin NATO’daki tavrı ile AB sürecini bağlantılandırılan konuşması en canlı örnekti. Bazı ülke ve çevrelerin bu tavrı, yani sürekli Türkiye’nin yargılanması, uyarılarda bulunulması ve duruma göre bazen Türkiye’nin kimliğinde İslamın öne çıkarılması, bazen de bunun bir sorun olarak eleştirilmesi ve “Türkiye Batı’dan kopuyor mu” retoriğine indirgenmesi, Batı’da da çoğunluğun bu konuda net olmadığını ya da bu müphemliğin bir siyaset aracı olarak kullanıldığını gösteriyor.

Eleştiriler karşısında Türkiye’de karar alıcıların tutarlı davranması ve Türkiye’nin kendisine güvenmesi çok önemli. Türkiye dış politikasındaki değişim ve açılımları rasyonel temellere oturtmalı ve uzun vadeli ve uzun soluklu politikalar izleyebilmeli. Bunun için de siyasi, diplomatik ve askeri  kadrolar arasında sürekli işbirliği sağlanmalı ve sadece devlet düzeyinde değil sivil toplum kuruluşları,  üniversiteler ve düşünce kuruluşları ile sürekli bilgi akışı ve görüş alışverişi gerçekleştirilmeli.

AB sürecinde de “Türkiye reformları durdurdu. Zaten AB üyeliğini istemiyor” yönündeki eleştirilere meydan vermeden gerekli adımları atmalı. Türkiye’de örneğin 2004 yılında oluşmuş olan AB yönündeki konsensüsün yenilenmesi ve tazelenmesi gerekiyor. Her şeyden önce ‘sosyal politikalar ve istihdam’ başlığına uyum için olduğu gibi gerekli reform adımları beklemeden atılmalı; Ergenekon davası gibi son derece kritik bir davada görülen ve yargıya güveni sarsan hukuk dışı ve ceza muhakemeleri kanunu ile bağdaşmayan uygulamalardan kaçınarak hukukun üstünlüğü tesis edilmeli.

Türkiye de her ülke gibi hem iç hem de dış sorunlarla mücadele ediyor. Günümüz dünyasında iç ve dış ayrımı yapmak da mümkün değil. Global sistem ve uluslar arası ve sınır aşırı ilişkiler en yerel konuları dahi etkileyebiliyor. Türkiye’de yıllardır çözülmemiş sorunlar, birikmiş nefret ve husumet duyguları, kamplaşmalar, antidemokratik uygulamalar ve çifte standartlar toplumsal ve siyasal oydaşmayı tehdit ediyor. Sadece AB ile ilgili olarak değil ama, Türkiye’nin müreffeh ve demokratik bir ülke olması için, temel demokrasi standartları, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün herkes için olduğu konusunda uygulamaya da yansıyacak geniş bir uzlaşmaya ihtiyaç var.

Dünya hızla değişip şekillenirken Türkiye’nin de potansiyelini değerlendirerek ‘ünik’ konumunun meyvelerinden yararlanması laiklik, demokrasi, insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi temel konularda oydaşmaya ve kutuplaşma yerine müzakerenin siyasi yöntem olarak kabul görmesine bağlı.

Diğer Yazılar