İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
31 AĞUSTOS-6 EYLÜL 2009

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

Bir aylık bir aradan sonra tekrar Merhaba…Genellikle Avrupa Birliği’nde tatil ayı olan Ağustos ülkemizde oldukça hareketli geçti. Nabucco projesinde imzaların atılmasının ardından Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in Türkiye ziyaretinde Rusya ve İtalya’nın da taraf olduğu ve Karadeniz altından inşa edilecek boru hattıyla Avrupa’nın gaz ihtiyacının bir bölümünü karşılamayı amaçlayan Güney Akım projesine Türkiye de destek verdi. Bu gelişme ABD ve Avrupa’da geniş yankı buldu ve Nabucco projesine rakip olarak görülen bu girişime Türkiye’nin verdiği destek farklı şekillerde yorumlandı.

Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşma Nabucco’nun geleceğini tehlikeye sokan, Batı karşıtı bir işbirliği girişimi olarak da algılanırken, Avrupa Komisyonu sözcüsü Martin Selmayr, Nabucco ve Güney Akımın birbirine rakip değil tamamlayıcı olduğu yönünde bir beyan verdi. Sıcak gelişmelerin altında gerek küresel gerekse bölgesel aktörlerin ve enerji şirketlerinin içinde olduğu bir mücadelenin devam etmekte olduğu görülüyor. İklim değişikliğin gölgesindeki uluslar arası enerji politikası 21. yüzyılın en önemli rekabet alanlarından birini oluşturuyor.

İçinde bulunduğumuz Eylül ayı Avrupa Birliği açısından yeni bir dönem gebe. Haziran seçimleri ile oluşan Parlamento tatilin bitimiyle hızla görevlerini yerine getirmeye başlayacak. Büyük ihtimalle Komisyon Başkanlığı görevini bir dönem daha sürdürecek olan Manuel Barroso liderliğinde yeni bir Komisyon işbaşı yapacak. Bu açıdan Türkiye de katılım sürecinde bu kurumlardaki değişimi dikkate almak durumunda. Avrupa Komisyonu, Genişleme Genel Müdürlüğü, Parlamento Dış ilişkiler Komitesi ve AB-Türkiye Karma Parlamento Komitesi’nin yeni üyelerine yönelik yeni bir iletişim stratejisi çerçevesinde Türkiye’nin yaklaşımlarını aktarabilmemiz gerekiyor. Müzakereleri bilfiil yürüten Komisyon Avrokratları katılım sürecini de en iyi bilen uzmanlar arasında olmak zorunda. Bu açıdan onlara yönelik bir bilgilendirme ve iletişim çalışması yürütmenin önemi büyük. Vize ve serbest dolaşım konusundan, AB’nin akdettiği serbest ticaret anlaşmalarının gümrük birliğine etkilerine kadar bir dizi konuda Türkiye’nin endişeleri ve beklentileri bu yeni dönemdeki diyaloğun önemli bir ayağını oluşturacak.

AB’nin kurumsal yapısını şekillendirecek Lizbon Antlaşması’nın kaderinin belirleneceği İrlanda referandumuna da az bir süre kaldı. 2 Ekim’deki referandumda İrlanda halkı ikinci kez sandık başına giderek bu Antlaşma’nın önündeki en önemli engeli kaldıracak ya da süreci çıkmaza sokacak. Geçtiğimiz Haziran ayındaki AB konseyi toplantısında bazı muafiyetler tanınan İrlanda’da evet oylarında artış gözlemleniyor. Ancak son olarak yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre Hayır oylarının yine yükselişe geçtiği görüldü. Her koşulda, ‘Hayır’ ve ‘Evet’ oyları arasında oldukça yakın bir mücadelenin gerçekleşeceği öngörülüyor.

İçine girdiğimiz dönemde diğer bir önemli konu da Ocak ayına kadar sürecek İsveç dönem başkanlığı zarfında müzakerelerde ivme kazanılması. Yeni bir başlığın açılması zor gözüküyor. Asıl önemli konu ise Aralık ayında Türkiye’nin Kıbrıs bandıralı gemi ve uçaklara liman ve havaalanlarını açmaması uygulamasının AB konseyi tarafından gözden geçirilecek olmasında yatıyor. AB Konseyi’nin 8 başlığı açmama ve hiçbir başlığı kapamama kararının ötesine geçen sertlikte bir karar alması beklenmiyor. Ancak bu şekilde devam ederse, müzakereler hiçbir ilerlemenin kaydedilmediği durağan bir sürece girebilir. Kıbrıs’ta KKTC Cumhurbaşkanı Talat ve GKRY lideri Hristofyas arasındaki görüşmelerin akıbeti büyük önem taşımakta. Özellikle Annan Planını reddeden Güney Kıbrıs’ın AB’ye tüm Kıbrıs’ı temsilen üye olmasının ardından büyük bir hayal kırıklığı yaşayan KKTC toplumundaki genel yaklaşım seçimlere de yansımıştı. Nisan ayındaki başkanlık seçimleri görüşme sürecini sıkıntıya sokabilir. AB içinde özellikle Türkiye konusunda üyelik yönünde bir uzlaşma ve Kıbrıs engelini aşma yönünde bir niyet oluşmazsa görüşmelerin de başarıya ulaşması zor gözüküyor. Bu durum Talat’ın siyasi pozisyonunu da zorlaştırmakta ve adada BM kararları çerçevesinde tek devletli çözüm dışındaki alternatifleri devreye sokma olasılığını gündeme getirmektedir.

Türkiye’de gerek iç gerekse dış politikada esen rüzgarlara değinerek bitirelim. Dış işleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ilk işaretleri soğuk savaşın bitimin takip eden dönemde ortaya çıkan, merhum eski Dış işleri Bakanı İsmail Cem’in söyleminde hissedilen eğilimi güçlü bir şekilde devam ettiriyor. Stratejik Derinlik adlı kitabında da vurguladığı Türkiye’nin ‘merkez ülke’ olması stratejisi çerçevesindeki dış politika yaklaşımı ve Türkiye’nin komşuları ile sıfır sorun anlayışı çerçevesinde Ermenistan açılımı da gündeme geldi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün milli maç münasebetiyle Ermenistan’ı ziyaret etmesi ile başlayan bu gelişme son olarak sınırın açılması ve diplomatik ilişkilerin kurulmasını hedefleyen protokollerin hazırlanması ile somut hale geldi. İlişkileri bugüne dek tıkayan Ermenistan’ın Türkiye’ye yönelik soykırım suçlamaları ve Azerbaycan ile arasındaki Dağlık Karabağ ihtilafı şimdilik konu dışına bırakılmış gözüküyor. Son tahlilde komşuları ile sorunlarını çözümleyebilen bir Türkiye daha güçlü ve daha etkin bir ülke olacaktır. Bu sorunların halledilmesi için de bazen cesur adımlar atmak gerekebilir. Uzun vadede Azerbaycan ile ilişkileri zedelemesine izin vermeden Kafkasların istikrarı için de büyük önem taşıyan bu açılımın ılımlı bir işbirliği ortamı yaratmakta büyük rolü olacaktır.

İç politikada ise son günlere damgasını vurmaya devam eden konu Kürt açılımı oldu. Bu açılımın somut olarak neler getireceği halen belirsizliğini korusa da kanayan yaraları durdurmak için yeni bir bakış açısına ihtiyaç olduğu kesin. “Bu açılım neler getirecek”, “Kürt kökenli vatandaşların beklentilerini karşılayacak mı” gibi soruları yanıtlamak henüz çok zor. Ancak son seçimlerde güneydoğudaki tablonun oldukça vahim olduğunu hatırlamakta yarar var. Terörün, ayrılıkçılığın destek bulmasını önlemek için bölge halkına, onların temsilcisi olduğunu iddia eden DTP’ye ve özellikle hükümete ve devlet kurumlarına büyük görevler düşüyor.

Son olarak, bu açılımların Türkiye’nin AB süreci üzerinde olumlu etkide bulunacağını söyleyebiliriz. Aslında AB’nin Türkiye’den bitmek tükenmek bilmeyen ve Türkiye’de birçok çevreyi kızgınlığa sürükleyen taleplerini şu şekilde özetlemek mümkün: AB’nin eleştirilerini giderecek olan en önemli gelişme sorunlarını çözmek yönünde adım atabilen, toplumsal ve siyasal uzlaşma zemini arayan ve siyaseti yalnız Kürt sorunu değil, siyasi partiler kanunu, yolsuzluk, yargının bağımsızlığı gibi kronik sorunların çözümüne kanalize eden çoğulcu ve demokratik bir Türkiye.

Sizi her zaman olduğu gibi geçtiğimiz haftanın AB’de ve Türkiye’nin AB sürecindeki önemli gelişmeleri aktaran bir haber turuna davet ediyoruz.