İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
20-26 NİSAN 2009

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

Bu haftaki bültenimizde Avrupa Komisyonu tarafından rekabet konusunda alınan kararlar ve başlatılan soruşturmalardan, enerji pazarı ve taşımacılık sektörü ile ilgili haberlere kadar güncel gelişmeleri bulabilirsiniz. Bu giriş yazısında yine Türkiye-AB süreci ve bu süreçte iletişim stratejisinin önemine değineceğiz. Bilindiği üzere İktisadi Kalkınma Vakfı uzunca bir süredir AB müzakere sürecinin hızlandırılmasını ve müzakerelerin tamamlanacağı bir hedef tarihin belirlenmesini gündeme getiriyor. Bu konuda birçok defa gerek Türkiye gerekse AB’ye düşen yükümlülükleri sıraladık ve ele aldık. Kıbrıs meselesinden Türkiye’deki reform sürecine kadar geniş ve kapsamlı bir inceleme konusu oluşturuyor.

AB ile müzakere sürecinin başarılı bir şekilde tamamlanmasında ele alınması gereken önemli bir konu da AB’ye yönelik kapsamlı bir iletişim stratejisinin uygulamaya konulmasıdır. Avrupa Birliği Genel Sekreterliği tarafından oluşturulan yeni iletişim stratejisi AB sürecindeki önemli bir eksikliği giderecek nitelikte. Türkiye’de genellikle AB ile ilişkilerinin geçmişi en eskiye dayanan aday ülke olduğumuzu söylüyoruz. Buna rağmen bu geçen 50 senede AB vatandaşına, AB kamuoyuna yönelik çok az adım atıldı. AB genellikle yüksek siyaset konusu olarak görüldü ve siyasetçiler ve bürokratların izledikleri ve yönlendirdikleri bir süreç oldu. Oysa özellikle AB’nin 2004 genişlemesi sonrasında, Türkiye ile müzakerelerin açılması kararının alındığı süreçte ve ‘Avrupa için bir Anayasa oluşturan Antlaşma’nın Fransa ve Hollanda’da referandumda oylanması öncesinde yaşanan tartışmalarda Türkiye’nin üyeliği açısından kamuoyunun öneminin farkına vardık. Türkiye’nin yakın gelecekte AB üyesi olması olasılığı arttıkça, diğer bir deyişle Türkiye AB’ye yakınlaştıkça, bu durum AB ülkelerinde bazı kesimlerde bir telaş ve endişe yarattı.

Türkiye katılım müzakerelerini tamamlasa ve katılım antlaşması imzalansa dahi bu antlaşmanın üye devletlerde referanduma sunulma olasılığı AB kamuoylarının desteğini almanın önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Bunun ötesinde hepsi demokrasi ile yönetilen bu devletlerde hükümetlerin halkın genel olarak karşı olduğu bir süreci desteklemelerini beklemek de hata olur. Ayrıca unutulmaması gereken diğer bir nokta da AB üyeliğinin yalnız ekonomik değil, sosyal bir entegrasyonu da beraberinde getirdiği noktası. Bu derece derin bir birliğe giren bir ülkenin o birliğe dahil olan halklar tarafından tanınması ve belirli düzeyde bir ortaklık bilincine sahip olunması gerekli. Aksi takdirde öteki olarak görülen, yabancı, uzak ve aykırı olarak algılanan bir ülkenin halk kitleleri tarafından benimsenmesi çok zor olur.

Türkiye’nin bu iletişim sürecine bir adım geriden başladığını da düşünmek olası. Türkiye’nin Osmanlı’dan gelen yüklü bir bagajı var ve bu tarihsel ve kültürel miras birçok zenginliği ve olumlu unsuru barındırmasının yanında, aynı zamanda bir zamanlar Komisyon Başkanı Prodi’nin vurguladığı “Mama li Turchi” ifadesinde sembolize edilen, kolektif belleğe sinmiş bazı korkuları ve önyargıları tetikliyor. İletişim stratejisinin işte hem bu kalıntıları hem de günümüzde Türkiye’nin AB’ye yansıyan yönleri ile ilgili olumsuz yansımaları ele alması gerekiyor. İletişim stratejisinin bir yönü Türkiye’yi anlatmak ve kamuoylarını Türkiye’nin AB üyeliğine ikna etmekse, bir diğer yönü de AB kamuoylarında var olan önkabuller, imajlar ve yargıların yeniden kavramsallaştırılmasını ve sorgulanmasını sağlamak.

Bu açıdan ele alındığında Türkiye’nin 27 üye devlet için ayrı ayrı stratejiler geliştirmesi gerekliliği de ortaya çıkıyor. Çünkü 27 ülkenin de AB’ye bakışı, AB içinde kendisini konumlandırışı, aynı şekilde Türkiye ile ilişkileri birbirinden çok farklı. Her bir üye devletin kendi içinde de sınıfsal ve bölgesel olarak farklılıklar olabilir. Üniversite mezunu şehirli bir kitleyle kuracağınız iletişimde kullanacağız ifadeler, semboller ve imgeler ile ülkenin periferisinde yaşayan ve tarımla uğraşan bir kesime ulaşmakta kullanılabilecek metot ve araçlar da birbirinden değişik olmalıdır.

Ancak aynı anda 27 ülke ve bu ülkeler içinde farklı ideolojik ve sınıfsal kesimlere ulaşmak belki de imkansız bir iş olacağından bazı öncelikler belirlemek ve bu önceliklere yönelik olarak stratejiyi odaklamak daha makul bir tercih olabilir. Örneğin ilk aşamada siyaset ile ilgili olan ve örgütlenmiş kesimler ve medya stratejinin hedefi olarak seçilebilir. Buradan daha geniş halk kesimlerine ulaşılması planlanabilir. Türkiye’de gerek devlet kurumları gerekse sivil toplum düzeyinde başlatılmış olan iletişim çabalarının hedef ülkelerde var olan yargı ve algıların daha detaylı bir şekilde incelenmesi ve buna uygun stratejiler geliştirilmesi yönünde devam ettirilmesi müzakere sürecinin çok önemli bir boyutunu oluşturuyor.