İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
28 EYLÜL-4 EKİM 2009

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

Sonunda AB’deki kriz aşıldı ve İrlanda halkı Lizbon Reform Antlaşması’nı onayladı. Seçmenin yüzde 59’unun katıldığı oylamada Lizbon Antlaşması ve İrlanda Anayasası’nda Antlaşma’nın yürürlüğe girmesi için yapılması gereken değişiklik yüzde 67,1 evet oyuyla kabul edildi. Artık tek engel olarak Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus’un onayı kaldı. Onun da Çek Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararını takiben bu adımı atması bekleniyor.

Lizbon Antlaşması her ne kadar adında Anayasa belgesi olduğuna dair bir emare olmasa da AB’nin işleyişine önemli yenilikler getiriyor. İki buçuk yıl için Konsey’in ve Parlamento’nun seçimi ile işbaşına gelecek AB Konseyi Başkanlığı, ikili çoğunluk sistemi, ortak karar alma prosedürünün yaygınlaşması, Dışişleri Yüksek Temsilcisinin dış politika, güvenlik ve dış ilişkiler portfolyalarını birleştiren bir konuma getirilmesi, Temel Haklar Şartının Antlaşmalara entegre edilmesi gibi ileriye dönük adımlar Lizbon ile yürürlüğe giriyor.

Türkiye’nin AB katılım sürecinin istenen hızda gitmemesinin sebeplerinden biri de AB’nin kurumsal reform sürecinde yaşadığı bu krizdi. AB kendi evini düzene sokmadıkça yeni üye alamaz deniyordu. Lizbon’un yürürlüğe girmesi ile bu engel ortadan kalkacak. Kuşkusuz bu çıkmazın aşılması AB’ye yeni bir dinamizm kazandıracak. Ancak özellikle genişleme ve Türkiye’nin üyeliği konularında kesin bir iradenin ortaya konulmasında etkili olacak mı? Bunu bekleyip göreceğiz. AB’de yeni bir dönem başlayacak. Gerek Lizbon Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi gerekse yeni bir Parlamento ve Komisyon’un göreve başlaması Türkiye’nin de çabalarına hız vermesini gerektiriyor. Belli başlı gerekçelerinden biri ortadan kalkacak olan AB için Türkiye konusunu derin dondurucuda bekletmek ve yıldırma politikası izlemek daha da zor olacak. Türkiye konusundaki tavrın netleşmesi gerekiyor. Öte yandan Türkiye açısından da bu fırsatın değerlendirilmesi ve yeni bir Başmüzakereci ve yeniden yapılanmış bir AB Genel Sekreterliği ile siyasal ve toplumsal çabaların üyelik hedefine göre birleştirilmesi ve kanalize edilmesi gerekiyor.

2-3 Ekim tarihlerinde İKV bir seminer gerçekleştirdi. “Türkiye’nin AB’ye Katılım Süreci: Bilimsel Yaklaşımlar” başlıklı bu seminer Avrupa Çalışmaları Türk Üniversiteler Birliği (TUNAECS), Arbeitskreis Europaische Integration (AEI) ve Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi işbirliğinde düzenlendi. Üye Devletlerde olduğu kadar dünyanın diğer birçok ülkesinde de örgütlenmiş bulunan Avrupa Çalışmaları Derneklerinin (ECSA) Türkiye ve Almanya’daki temsilcileri olan bu kuruluşlar ile birlikte Türkiye’nin AB’ye katılım süreci siyasi, iktisadi, hukuki, sosyal ve kültürel boyutları ile ele alındı. Türkiye ve Almanya’dan akademisyenler, araştırmacılar ve gazetecilerin katıldığı seminer ile ilgili ayrıntılı bilgiyi bültenimizde okuyabilirsiniz. Ancak burada seminer sonrası vurgulanması gereken birkaç noktayı belirtmekte yarar var: Türkiye’nin AB sürecindeki sorunları, yani gümrük birliğinin işleyişinden kaynaklanan sorunlar, vize konusu, kota konusu gibi konuları bıkmadan tekrar etmekte yarar var. Kendi içimizde bunları sık sık telaffuz etsek de, AB’deki yetkililere, uzmanlara, sivil toplum temsilcilerine yeterince sesimizi duyuramıyoruz. Bu konuların çoğu bilinmiyor. Türkiye’nin 1963’e giden bir ortaklık anlaşması olduğunu, bu anlaşmanın AB’nin birincil hukuk kaynaklarının bir parçasını oluşturduğunu ve bu anlaşmadan doğan haklarımızın savunulması ve korunması gerektiğini hatırlatmalıyız. AB’de bazı çevrelerde gündeme getirilen imtiyazlı ortaklık, kısmi üyelik gibi kavramların ve uygulamaların Türkiye tarafından hiçbir koşulda kabul edilemez olduğunu yine bıkmadan iletebilmeliyiz. Macar Dışişleri Bakanı’nın deyimiyle AB çok başlı bir ejderhaya benziyor. Aynı anda tüm başlar konuşup farklı şeyler söyleyebiliyorlar. O yüzden sadece Komisyon’u ya da belli başlı bir iki devleti muhatap almak yetmiyor. AB kamuoylarını, karar merkezlerini, düşünce üreten çevreleri hedef alacak çok boyutlu bir iletişim stratejisine ihtiyaç var. Bu bağlamda AB’deki yeni dönemin getireceği fırsatları da iyi değerlendirmek gerekiyor.