Geçtiğimiz haftayı da yoğun bir gündemle tamamladık. Bir önceki hafta ABD Başkanı Barack Obama’nın 24 Nisan’da Ermeni olayları ile ilgili olarak yaptığı açıklamanın hemen öncesinde, Türkiye-AB ilişkilerini de ilgilendiren Türkiye ile Ermenistan arasında başlatılan yakınlaşma sürecinin bir parçası olarak sınır kapısının açılması dahil önümüzdeki günlerde bu konuda yeni adımların atılabileceğinin duyurulmasının iç ve dış tepkilerinin dillendirildiği bir hafta yaşadık. Özellikle Ermenistan’ın Dağlık Karabağı işgal etmesinin ardından Türkiye’nin kapattığı Ermenistan ile olan sınır kapısını Birleşmiş Milletler tarafından da kınanmış olan bu işgal sona ermeden açma ihtimali Azerbaycan’da ciddi bir rahatsızlık yaratmıştır. Türkiye’nin son yıllarda geliştirmeye çalıştığı komşularıyla “sıfır sorunlu” ilişkiler politikası çerçevesinde komşumuz Ermenistan ile de ilişkilerin normalleştirilmesi çabaları olumlu karşılanmalıdır. Ancak ilişkilerin normalleştirilmesi, doğaldır ki Ermenistan’ın da Türkiye ile olan sorunlarını uluslararası alanda siyasi baskı aracı olarak kullanmaya son vermesi ve Türkiye için Kafkaslardaki jeostratejik ve politik değerlendirmelerin de ötesinde dost ve kardeş ülke Azerbaycan ile olan sorunlarını çözmesi yolunda adımlar atmasıyla ivme kazanabilecektir.
Geçtiğimiz hafta Başbakan Recep Tayip Erdoğan, 29 Mart yerel seçimleri sonrasından beri gündemde olan ve sonucu merakla beklenen kabine değişikliği söylentilerine son noktayı koydu. 29 Ağustos 2007’den beri görev başında olan 60. hükümette yapılan revizyon ile sekiz bakan kabine dışında kalırken, yedi bakanın kabine içindeki görevleri değiştirildi. Birisi Meclis dışından olmak üzere dokuz yeni bakan ise hükümete katıldı.
Türkiye-AB ilişkileri bağlamında geçtiğimiz haftanın iki önemli gündem maddesi, Türkiye-AB Karma İstişare Komitesi’nin (KİK) toplanması ve Avrupa Adalet Divanı’nın KKTC ile ilgili “Orams Davası”na ilişkin kararını açıklaması oldu.
Bilindiği üzere Türkiye-AB Karma İstişare Komitesi, Türkiye ile AB arasındaki güncel konuları ele almak ve çözüm önerileri üretmek üzere 16 Kasım 1995 tarihinde kurulmuştu. Komite karma bir yapıya sahip ve Türkiye ve AB kanadından işçi-işveren ve diğer çıkar gruplarını temsil eden 18’er üyeden oluşuyor. 27–28 Nisan 2009 tarihlerinde 26 ıncısı düzenlenen KİK toplantısında, özellikle son aylarda yoğun olarak gündeme gelen vize konusu ile AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmaları ve enerji arzı ve güvenliği konuları tüm yönleriyle ele alındı.
Geçtiğimiz hafta Türkiye-AB ilişkileri etkiyebilecek en önemli gelişme ise Kıbrıs konusunda yaşandı. Adalet Divanı 28 Nisan 2009 tarihinde Orams davası olarak da bilinen davaya ilişkin kararını açıkladı. Dava evli iki İngiliz vatandaşına karşı KKTC’de elde ettikleri bir gayrimenkulün 1974’ten önceki sahibi bir Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) vatandaşının Lefkoşa mahkemesinde açtığı dava sonucunda bu mahkemenin söz konusu gayrimenkulün Rum vatandaşına iade edilmesi ve tazminat verilmesine ilişkin kararının İngiltere’de icra edilmesine ilişkindi. İngiliz İstinaf Mahkemesi de kararını vermeden önce, AB mevzuatının yorumuna ilişkin Adalet Divanı’na bazı sorular sormuştu.
Bunlardan en önemlisi, GKRY’nin (kararda “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak anılıyor) AB ile imzaladığı Katılım Anlaşmasına ekli 10 nolu protokol uyarınca Topluluk müktesebatının “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” etkin kontrolünde olmayan bölgelerinde (kuzeyinde) askıya alınmış olmasının, GKRY mahkemeleri tarafından bu bölgelere ilişkin olarak alınmış olan kararların AB üyesi devletlerce tanınmasına ve uygulanmasına engel teşkil edip etmeyeceği idi. Adalet Divanı bu soruya engel oluşturmayacağı yönünde karar verdi. Bundan sonraki hukuki süreçte nihai kararı İngiliz mahkemesi verecektir.
Burada belirtmek gerekir ki, her ne kadar AB üyesi ülkelerin mahkemelerinin AB mevzuatını Adalet Divanının aksine yorumlama yetkileri olmamakla birlikte, üye ülkelerin mahkemelerinin kararlarının tanınmasını ve uygulanmasını düzenleyen AB’nin 44/2001 sayılı Tüzüğünün 34. maddesi üye ülkelere, çeşitli sebeplerle diğer üye ülkelerin mahkeme kararlarını uygulamama imkanını vermektedir. Bu sebepler arasında bir üye ülke mahkemesi tarafından alınan bir kararın uygulanmasının diğer bir ülkedeki “kamu düzeni”ni olumsuz etkilemesi de sayılmaktadır. Bu çerçevede, teorik ve dolaylı da olsa İngiliz mahkemesinin, gerek Kıbrıs’taki kendi konumunu (garantör ülke olması), gerek Kıbrıs’ın uluslararası alanda ve Türkiye-AB ilişkileri bağlamında özel durumunu dikkate alarak böyle bir kararın İngiltere’de uygulanmasının “kamu düzeni”ni olumsuz etkileyebileceği yargısına varabilme olasılığı da bulunmaktadır. Dolayısıyla bu konudaki hukuki süreç henüz tamamlanmamıştır.
Ancak her halükarda Adalet Divanı’nın bu kararı iki açıdan kritik önem taşımaktadır. İlk olarak, KKTC’de mülk sahibi olan başka kişilere karşı da benzer davaların açılması sonucu bu davaların sayısının çok büyük boyutlara ulaşması, halen KKTC ile GKRY arasında Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin olarak süren görüşmelerin akamete uğramasına neden olabilir. İkinci ve ilk sorunla bağlantılı olarak, bu görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması halinde Türkiye-AB ilişkileri de olumsuz etkilenecektir. Zira 2009 yılı sonuna kadar Türkiye’nin AB ile olan gümrük birliği çerçevesinde hava ve deniz limanlarını Güney Kıbrıs Rum bandıralı taşıtlara açması AB tarafından beklenmektedir. Hâlbuki Türkiye’nin böyle bir uygulamayı başlatılabilmesinin, “Kıbrıs”ta iki taraf için de kalıcı ve adil bir çözümün sağlanabilmesine bağlı olduğu söylenebilir.