İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
4-10 MAYIS 2009

HAFTAYA BAKIŞ

9 Mayıs Avrupa gününün kutlandığı bir haftayı geride bıraktık. AB marşı, AB motto’su,
AB parası gibi AB’nin sembollerini oluşturan unsurlardan biri olan Avrupa günü her yıl üye devletlerde ve Türkiye gibi üyeliği hedefleyen ülkelerde kutlanıyor. 59 yıl önce bir 9 Mayıs’ta Fransa Dış işleri Bakanı Robert Schuman Avrupa bütünleşmesinin ilk adımını oluşturacak olan bir bildirge yayınlamıştı. Bu bildirgede Avrupa devletlerine kömür ve çelik sektörlerini bir uluslarüstü idare altında birleştirme çarpısında bulunuluyordu. Aslına bu önerinin öncelikli hedefi Batı Almanya idi ve ezeli düşmanlar Fransa ve Almanya’yı bir barış projesinde bir araya getirmeyi amaçlıyordu.

Elli dokuz yıl sonra bugün AB’ye bakacak olursak ilk adımdan bu yana çok yol aldığını söyleyebiliriz: Tek Pazar, Avro alanı, Schengen, “Özgürlük, Güvenlik ve Adalet Alanı”, Avrupa vatandaşlığı, Ortak Dış ve Güvenlik Politikası, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası bu kazanımların en önemlileri. Öte yandan AB’nin kimlik krizi devam ediyor.
AB “tanımlanamayan nesne” olmanın ötesine geçmek istedikçe engeller çıkıyor. Bu engeller ilk bakışta kamuoyunun destek vermemesinden kaynaklanıyor gibi görünse de,  özellikle önde gelen üye devletlerin tutumlarının birbirinden farklı olmasına dayanıyor.

Fransa’nın, Almanya’nın, İngiltere’nin, İsveç’in ya da Polonya’nın vizyonları temel noktalarda birbiriyle çelişen unsurlar içeriyor. Bu bağlamda Federal Almanya Eski Dış işleri Bakanı Joschka Fischer’in 2000 yılında Berlin Humboldt Üniversitesi’nde yaptığı konuşma ve buna diğer liderlerin verdiği yanıtlar önemli bir referans oluşturuyor. Fischer o dönemde Bir Avrupa Birleşik Devletlerinin temelini atacak yeni bir kurucu antlaşma önermişti ve diğer liderler buna farklı tepkiler vermişti. Avrupa’nın geleceğine ilişkin bu tartışmalar doğrultusunda şekillenen “Avrupa için bir Anayasa Oluşturan Antlaşma” 2005 yılında Fransa ve Hollanda’da referandumlarda reddedilmişti ve bu da bir federal Avrupa hayallerine en azından bir süre için nokta koymuştu.

AB’nin krizi olarak nitelendirilebilecek bu gelişmelerin yanında AB’nin giderek yakınlaşan bir süreç içinde olduğunu unutmamak gerek. Türkiye’de özellikle medyada yansıtılan yaygın bir kanı AB’nin eski önemini kaybettiği ve bütünleşmenin tıkandığı yönünde. Bu kanıyı çeşitli unsurlara bağlamak mümkün. İlk olarak AB’deki krizin Türkiye’ye yansıması ve gözleme dayalı bir yorum olarak değerlendirilebilir. İkinci olarak ise son yılarda Türkiye’de azalma eğilimi gösteren AB desteğinin bir sonucu olarak da ele alınabilir. Yani AB sürecinin yakın gelecekte üyelikle sonuçlanma olasılığı belirsizliğini korudukça AB hedefi de cazibesini kaybetme ve bu doğrultuda AB içindeki olumsuz gelişmeler giderek kötüleşen bir tablonun parçaları olarak algılanmaktadır. Oysa AB sürecinin bugünü geçmişteki evrimi ve güncel gelişmelerin etkileri ile birlikte değerlendirilmelidir. AB bu tür darboğazları geçmişte de yaşamıştır. Bugün yaşananlar geçmişe göre çok daha ileri bir aşamayı gerçekleştirmiş olan, dünyada önemli bir iktisadi ve siyasi gücü temsil eden ve yaşanan tüm sorunlara rağmen AB’nin üye devletler için vazgeçilmez olduğunun da ayırdında olan bir birliğin ilerleme sancılarıdır. Bu doğrultuda dünyanın da geçirmekte olduğu dönüşümleri hesaba katarak derin bir analiz yapmanın önemi çok büyük.

Yaklaşan Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde Türkiye konusunun yeniden bir siyasi kampanya malzemesine dönüşmesi ise son konumuz. Son olarak 10 Mayıs günü Berlin’de Alman ve Fransız genç muhafazakarları bir araya getiren etkinlikte konuşan Alman Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık önerisini yineleyen açıklaması üzüntü verici. Bu tutum Avrupa’nın geleceği tartışmaları ile yakından ilgili ve AB’de gelecekten, kültürel çeşitlilikten, açıklıktan endişe eden muhafazakar seçmenlere yönelik bir mesaj niteliği taşıyor.

Bu tür mesajlar ve manipülasyonlar endişe verici. Her ne kadar demokratik sistemlerde genellikle liderlerin ömrü bir sonraki seçimlere kadar sürse bile, gelecekteki Fransa ve Almanya liderlerinin Türkiye politikasını 180 derece tersine döndürmesi daha zor olabilir. Sarkozy ve Merkel bu şekilde kamuoylarını da şekillendiriyor. Bunu yaparken Türkiye’ye karşı çok büyük bir haksızlık da yapıyor ve yükümlülüklerinin hilafına hareket ediyorlar. Ayrıca AB tarihinde ilk defa katılım müzakerelerine başlamış bir ülkeyi AB’den kaynaklanan nedenlerle dışlamak gibi bir olasılığın AB’nin geniş anlamda genişleme stratejisi ve global politikalarını nasıl etkileyeceği konusunu göz ardı ederek AB’ye en büyük zararı da veriyorlar. Gelecek hafta bu konuya özellikle Türkiye’nin yapabilecekleri boyutu ile tekrar döneceğiz.