İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
11-17 MAYIS 2009

HAFTAYA BAKIŞ

Yeni Avrupa Parlamentosu’nun şekillenmesine çok az bir süre kaldı. 4-7 Haziran tarihleri arasında 27 AB üyesinde düzenlenecek olan seçimlerle Avrupa halklarını temsilen kimlerin AP’de görev alacağı belirlenecek. Avrupa Parlamentosu üyeleri doğrudan seçimlerle işbaşına gelen ilk uluslarüstü parlamento olması nedeniyle önemli bir kurum. Bunun yanında AB’nin karar alama sürecinde yetkileri giderek artan, Konsey ile birlikte AB’nin yasama organı haline gelen, bütçe üzerinde önemli yetkileri olan ve AB’nin yürütme organları Konsey ve Komisyon üzerinde denetim işlevini yerine getiren çok yönlü bir yapıya sahip. AB halklarının ne düşündüğü, olaylara nasıl yaklaştığı, hangi ideolojik eğilimlerin güç kazandığı gibi konulara cevap bulmak açısından AP’deki tartışmaları ve görüşmeleri takip etmek aydınlatıcı olabiliyor.

Türkiye’nin AB halkları tarafından nasıl algılandığını gözlemlemek için de Parlamento çok uygun bir düzlem oluşturuyor. AB’nin üye sayısı ile ölçüldüğünde Türkiye’nin AB üyeliğinin 27 farklı ülkede ele alındığını ve bununla da kalmayarak her ülkenin içindeki farklı siyasal ve sosyal kesimler tarafından farklı veçheleri ile değerlendirildiğini dikkate almak gerek.  AB’de Türkiye’nin üyeliğine bakış söz konusu olduğunda genel düzeyde Hıristiyan demokratlar, sosyal demokrat ve sosyalistler, liberaller, yeşiller ve aşırı sağ partilerin bakışları söz konusu edilir. Ancak bu genel spektrum içinde önemli nüanslar da bulunmaktadır. Örneğin benzer siyasi gelenekten gelen Alman siyasi demokratları ile İngiliz muhafazakarlarının Türkiye’ye bakışı birbirinden önemli ölçüde farklıdır. İsveç’in merkez sağdaki ‘Ilımlı Parti’si, Fransa’da yine aynı konumdaki ‘Halk Hareketi Birliği’ partisinin Türkiye’ye bakışları da önemli ölçüde farklılık göstermektedir.

AB Halklarının Türkiye’nin AB üyeliğine bakışı, ülkelerin tarihi bağları, coğrafyaları, çıkarları gibi değişkenlerden etkilenmenin yanında, vatandaşların gelir, eğitim, mesleki durumu gibi unsurlardan da etkilenmektedir. Bu açıdan Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili bir iletişim stratejisi genel AB düzeyini yani Brüksel’deki karar alıcıların yanında, üye devletlerin karar alıcılarını, kamuoyu liderlerini ve farklı siyasi görüşlerin temsilcilerini hedef almalıdır. Halkı yakalayabilecek, dikkatini çekebilecek, faklı sosyoekonomik statüdeki vatandaşlara ulaşabilecek kampanyaların yanında tabi ki kanaat önderlerini etkilemeye yönelik etkinlikler de bu stratejini unsurlarını oluşturmalıdır.

Unutulmamalı ki, AB’nin Türkiye politikası kamuoyundaki algı ve imajları temel alsa da, üye devlet ve AB karar alıcılarının Türkiye’ye yönelik fayda-maliyet analizleri ve Türkiye’yi AB’de görmek isteyip istememelerini belirleyen görüşlerine bağlı olarak oluşmaktadır. Bu çerçevede hükümetin AB liderleri nezdindeki temasları büyük önem taşımaktadır. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Türkiye’nin AB üyeliği hedefine vermeye çalıştığı zararı bertaraf etmek için mutlaka diğer AB liderlerini Türkiye lehine mobilize edebilmek, bunun için de siyasi ve iktisadi bağları araçsallaştırmak etkili olacaktır. Bu bir lobi kampanyası ya da baskı politikası olarak anlaşılmamalıdır. Ama Türkiye’nin AB üyeliğini gündemde tutmak, Türkiye’nin AB’nin bugünkü sorunlarına çözüm üretebilmesi ve AB’nin geleceği için sağlayacağı katkıları vurgulayarak ikna edici argümanlar geliştirmek ve bu anlatıları AB’ye aktarmak olarak anlaşılmalıdır. Bu şekilde Türkiye’nin AB’deki Türkiye tartışmalarını etkileyebilme şansı artabilir.