İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
9-15 ŞUBAT 2009

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

Geçtiğimiz hafta gerek AB gerekse Türkiye açısından Rusya ile ilişkiler gündemdeydi. Avrupa Komisyonu Başkanı Barroso’nun Rusya gezisini takiben haftanın sonunda Cumhurbaşkanı Gül’ün gezisi Rusya’nın artan öneminin de altını çiziyordu. AB enerji politikası çerçevesinde Rusya AB için büyük önem taşıyor. Rusya ile yeni bir anlaşmanın müzakereleri çerçevesinde karşılıklı bağımlılık ekseninde iyi ilişkiler kurma amacı ile AB’nin enerji tedarik yollarını çeşitlendirme hedefini ve Nabucco’ya verdiği desteği dengelemek isteyen Avrupa Komisyonu Başkanı Barroso Rusya’nın desteklediği Kuzey akım ve güney akım projelerine karşı olmadıklarının da altını çiziyor. Türkiye ve Rusya’nın imzaladıkları güçlü bir ortaklık çerçevesi çizen anlaşma, Güney Osetya krizinde Türkiye’nin oldukça becerikli bir şekilde izlediği denge politikasının da yardımıyla güçlenen bir bölgesel işbirliğini de müjdeliyor. Aynı şekilde Türkiye’nin Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki arabuluculuk çabalarının Rusya’nın desteği olmadan başarıya ulaşmasının zor olduğu düşünülürse, bölgenin güvenliği için Türkiye’nin Rusya ile ortaklığa dayalı ilişkiler geliştirmesinin önemi iyice ortaya çıkıyor.

Haftanın bizim açımızdan en önemli haberlerinden biri kuşkusuz CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Brüksel gezisi oldu. CHP’nin Brüksel AB Temsilciliğinin resmi açılışı için Bürksel’i ziyaret eden Baykal oldukça gecikmiş olsa da ana muhalefetin AB sürecine desteğini ortaya koyan önemli bir adım atmış oldu. Üstelik Başbakan’ın Brüksel gezisinde reform sürecindeki yavaşlamanın muhalefetten kaynaklandığı suçlamasına da verebileceği en güzel cevabı vermiş oldu. Şimdi bu simgesel adımı somut adımlarla devam ettirmesi gerekiyor. Türkiye’de hem tam zamanlı bir Başmüzakerecinin atanmasının hem de 301 ve vakıflar yasası dışında genelde yasama çabalarına destek verse de kamuoyunda AB karşıtı bir imaj yaratan CHP’nin bu açılımı geç gelse de oldukça önemli.

Öte yandan AB’de Türkiye’nin müzakere sürecini ilerletme konusunda yaprak kımıldamıyor. Avrupa Parlamentosunda Komite düzeyinde oylanan Türkiye raporu Komisyon’un Kasımda yayımladığı ilerleme raporunu gözden geçirir nitelikte. AB’nin gündeminde daha çok mali kriz ve Lizbon Antlaşması var. Ekonomik durgunluk, talep azalması, kredi akışındaki yavaşlama, mali sistemin yeniden düzenlenmesi ihtiyacı endişe yaratıyor ve yeni önlemler gündemde. Kurtarma planları kısa vadede mali sistemin çökmesini önlese de orta ve uzun vadede nasıl bir politika izleneceği konusunda üye devletler ve Komisyon arasında yeterince uyum yok. Ekonomik popülizm ve artan korumacılık korkusu her yeri sarmış durumda. Özellikle Sarkozy’nin yaptığı açıklama ve Çek Başbakanının tepkisi durumu oldukça açık bir şekilde ortaya koydu. Sarkozy’nin otomotiv sektörüne yapılacak yardımların üretimin Fransa’ya kaydırılması şartına bağlanması kaydıyla verilmesi önerisi özellikle Peugeot-Citroen gibi Çek Cumhuriyeti’nde fabrikası bulunan şirketleri de ilgilendirdiğinden Çek başbakanınca eleştirildi ve Başbakan konuyu Lizbon Antlaşması’nın onaylanması ile bağlantılandırdı. AB’de yaşananlar 1973 petrol krizi sonrasında AT içinde yaşanan korumacılığı, iç piyasa ve üreticinin gözetilmesine yönelik, tek pazarın ilkelerini zayıflatan politikaları hatırlatıyor. İşsizlik ve durgunluk hükümetleri uzun vadeli yükümlülüklerini bir kenara bırakarak, halkı yatıştırmaya ve ikna etmeye yönelik kısa vadeli tedbirlere zorluyor. AB maliye bakanları yaptıkları açıklamada tek pazarın kazanımlarına vurgu yaparak,  tek pazarın dayandığı dört özgürlük, rekabet ve devlet yardımları ile ilgili kuralların dikkate alınması gereğini hatırlattılar.

Bu ortamda 2009 AB yılı olarak ilan edilse de, gerek Türkiye’deki yerel seçimler, gerekse AB’nin kendi iç sorunları yol alınmasını güçleştiriyor. Müzakerelerin tekrar gözden geçirileceği Aralık ayına kadar, Türkiye tarafının yapabilecekleri, reform sürecini canlı tutarak AB’den gelebilecek eleştirileri bertaraf etmek ve Türkiye gibi dinamik, uluslararası ilişkilerde rol oynayan, üstelik demokrasi, insan hakları, sosyal haklar gibi alanlarda önemli reform hamlelerine devam eden bir ülkeyi AB dışında bırakma sorumluluğunu AB’nin üzerine yüklemek olabilir. Yerel seçimler reform sürecini yavaşlatsa da en azından seçim sonrasında Meclis’te bekleyen ilgili yasalar geçirilmeli. Öte yandan AB’nin özellikle yeni sendika yasasına yönelik beklentilerini yerine getirmek Türkiye açısından bu kriz ortamında çok kolay olmayabilir. Ancak hükümetin özellikle sivil toplum kuruluşları ve sosyal tarafları sürece daha çok katarak yasama sürecini oydaşmaya dayandırması da gerek Türkiye’de gerekse AB’de olumlu bir hava yaratacak ve AB’yi gerçek anlamda tüm toplumun projesi haline getirecektir.