İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
9-15 ŞUBAT 2009

GLOBAL EKONOMİK KRİZ KORUMACI POLİTİKALARA GERİ DÖNÜŞ ENDİŞELERİNİ ARTTIRIYOR

Dünyada yaşanmakta olan küresel ekonomik kriz acaba dünya ticaretinde korumacılığa geri dönüş mü başlıyor sorusunu ve endişesini de beraberinde getiriyor. Bu endişe AB’nin de gündeminin üst sıralarındaki yerini korumaya devam ediyor.

Bilindiği üzere bugün ticaretin serbestleştirilmesi, ürün ve konu bakımından kapsamının belirlenmesi ve getirilebilecek sınırlamaların ölçütleri dünya çapında Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) tarafından yürütülmektedir. Uluslararası ekonomik ve finansal krizin sonucunda küresel ticaretin daralması ile birlikte, birçok ülkenin kendi ekonomilerini korumak için önlemler almalarıyla sonuçlanacak bir korumacılık dalgası tehlikesine karşı ilk uyarılar da DTÖ’den geldi. DTÖ Genel Direktörü Pascal Lamy geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, uluslararası ticaretin %90’ının kısa vadeli kredilere dayalı olduğunu ve kriz başladığından bu yana ticarette 25 milyar Dolar civarında likidite eksilmesi hesaplandığını belirterek, ülkeleri piyasalarını serbest ticarete açık tutmaları ve Doha görüşmelerini bir an önce tamamlamaları için uyardı. Hazırladığı bir raporda bu konudaki gelişmeleri değerlendiren Lamy, DTÖ’nün birçok üyesinin korumacı baskılara direnmekte olduğunu ve halen gümrük vergilerinde ve tarife dışı engellerde artışa gidildiğine dair ellerinde yeterince kanıt bulunmadığını belirtti. Ancak üye devletlerden gelen bilgilerde bazı eksiklikler olabileceği ve ticaret politikası değişikliklerinin DTÖ’ye bildirilmesinde birtakım gecikmelerin yaşanabileceği de vurgulandı.

“Tüm Avrupa’da ekonomik krizin rekabeti zedelemesi ve korumacı politikalara dönüş eğilimi yaratması tartışmaları gündemde.”

Aynı Raporda, aralarında rekabeti bozacak şekilde finans kuruluşlarına verilen veya Almanya, Avustralya, Kanada, Çin, Güney Kore, ABD ve Fransa gibi bazı ülkelerin ekonomik tehdit altında gördükleri bazı sektörlere vereceklerini duyurdukları devlet yardımlarının DTÖ nezdinde ciddi endişelere yol açtığı belirtilmiştir. Raporda ayrıca örneğin Rusya’nın otomotiv üreticilerini korumak için bu sektörde gümrük vergilerini yükseltmesi, Hindistan’ın bazı ürünlerde gümrük vergilerini arttırması ve çelik sektöründe ithalat sınırlamaları getirmesi, Arjantin’in bazı hassas kabul ettiği ürünlerde ithalat lisansı talep etmeye başlaması ve Güney Kore’nin petrol ürünlerine uyguladığı ithalat vergilerini arttırması dünyadaki potansiyel korumacılık dalgasının örnekleri olarak sıralandı. Bazı ülkelerin uçak sanayi, inşaat, çelik ve elektronik sektörlerinde de yakın gelecekte devlet yardımı vermeyi planladıkları belirtilmiştir.  Bu gelişmeler karşısında DTÖ, G20 Zirvesinden önce Mart ayı ortalarında üye ülkelerin ticaret politikalarını değerlendirmek üzere bir toplantı yapılmasını gündemine aldı.

Global ekonomik kriz yansımalarını AB içinde de göstermiş 2008 yılının son aylarından itibaren bazı üye ülkeler başta finans kuruluşları olmak üzere, çeşitli sektörlere devlet yardımları vererek krizin etkilerini azaltma girişimlerinde bulunmuşlardır. Ancak kuruluş felsefesinin temellerinden birisini serbest piyasa ekonomisinin oluşturduğu AB’nin Kurucu Antlaşmalarına açık aykırılıklar oluşturacak korumacı önlemlerin alınmasını engellemek ve bunların ancak rekabet ve iç pazar entegrasyonuna uygun olduğu ölçüde alınabilmesini sağlamak üzere başta Komisyon olmak üzere AB kurumları devreye girdi. Komisyon Aralık 2008’de hazırladığı yardım planında mevcut AB devlet yardımları kurallarını geçici bir süre için bir miktar esneterek, ancak temelde serbest piyasa anlayışını koruyarak üye ülkelerin verebilecekleri devlet yardımlarının ilkelerini belirlemiş ve bunları denetimi altında tutmaya devam etmişti.

Her ne kadar bazı üye ülkeler, belirli yerli sanayilerinin desteklenmesiyle sonuçlanacak şekilde şartlı devlet yardımları verme girişimlerinde bulunsalar da (örneğin Fransa’nın otomotiv sektörüne yardım planı) AB’nin kendi içinde gerçekleştirdiği malların, hizmetlerin, kişilerin ve sermayenin serbest dolaşımına dayalı gelişmiş bir iç pazar entegrasyonunun bu tür korumacılık girişimleriyle bağdaşmasının olanaksız olduğu ifade edilmekte ve bu girişimler AB kurumlarında her kademede eleştirilmekte. 10 Şubat 2009 tarihinde yapılan AB Maliye Bakanları toplantısında, üye ülkelerin yaşanmakta olan ekonomik krize karşı tedbir alırken AB’deki dört temel özgürlüğü sınırlayacak ve rekabete zarar verecek önlemlerden kaçınmaları tavsiye edildi ve ekonomik kriz ve yavaşlama dönemlerinde tek pazarın üye ülkeler için çok değerli bir avantaj olduğu vurgulandı. Dönem başkanı Çek Cumhuriyeti de Mart ayı başında özellikle korumacılıkla mücadele konusuna odaklı bir Avrupa Birliği Zirvesi yapılması çağrısında bulundu.

Dünyada ekonomik krize karşı genel olarak korumacı eğilimler artmaktaysa da AB’nin üçüncü ülkelerle ilişkilerinde korumacılığa yönelmesi de,  gerek ekonomik ve politik felsefesi açısından, gerek pratik olarak fazlaca olanaklı görülmemektedir. Zira AB Avrupa’da tüm ülkelerle (üye olmasalar da Norveç, İzlanda, İsviçre AB iç pazarına dâhildir, Türkiye ile gümrük birliği bulunmaktadır) ileri düzeyde ekonomik entegrasyona sahiptir. Akdeniz ülkelerinin büyük bir bölümüyle, Batı Balkan ülkeleriyle ve Kuzey Afrika ülkeleriyle serbest ticaret anlaşmaları yürürlüktedir, bazı geçiş dönemi uygulamaları dışında Japonya, Kanada ve Avustralya ile ticarette herhangi bir sorun yaşamamaktadır. AB ile ABD arasındaki ticaret ise dünya ticaretinin ana arterini oluşturmaktadır. Taraflar arasında zaman zaman ticari ihtilaflar olmakla birlikte bunlar AB-ABD ticaretinde hacim olarak ihmal edilebilir oranlarda kalmaktadır. Bu tür karşılıklı korunma tedbirleri nedeniyle AB ile ABD, DTÖ panellerinde karşı karşıya gelmekte ve iki blok arasındaki ticarette önemli bir daralma ortaya çıkmadan, çoğu kez Panelde (veya öncesinde görüşmelerle) çözülmesi mümkün olmaktadır. Dolayısıyla AB-ABD ticaretinin, her ne kadar önümüzdeki dönemde dış ticaret açığını azaltacak önlemler alınması beklenmekte ise de, ciddi bir korumacılık tehdidi ile karşı karşıya olmadığı söylenebilir.

Buna karşılık, başta AB ve ABD olmak üzere bazı ülkelerce, örneğin fikri ve sınaî mülkiyet hakkı ihlallerine karşı çok daha sert önlemler alınacağı ve mal ticaretinde kamu güvenliği, kamu sağlığı veya çevre faktörlerinin daha sık ve titiz değerlendirmelere konu olacağı belirtilmektedir. Ancak aslında adil ticaretin gereği olan ve DTÖ kuralları uyarınca da korunan bu tür değerlendirme ve tedbirlerin “korumacılık” politikalarına dönüşmemesi için de önlem alınması gereği ortaya çıkabilecektir.

Dünya ticaretinin ve piyasa ekonomilerinin önemli bir darboğazdan geçmekte olduğu bu dönemde, ülkelerin almakta oldukları korumacı tedbirler ile bu tedbirlerin geçici ve dünya ticareti ve ekonomisinin temellerini esastan değiştirmeyecek ölçülerde olması için uluslararası alanda yapılan girişimler arasında kurulacak denge, global ekonomik kriz sonrası dünya ekonomisinin rotasını da belirleyecektir.