İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
2-8 MART 2009

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

Geçtiğimiz hafta 1 Martta AB hükümet ve devlet başkanlarının gayri resmi zirvesinde yine mali kriz ve etkileri tartışıldı. Genel olarak korumacılığın reddedildiği toplantıda Macar Başbakanı’nın yapmış olduğu Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri için 190 milyar Avro’yu bulan kurtarma paketi önerisi kabul görmedi. Her ülkenin durumu ve krizin boyutlarına göre ayrı çözüm önerilerinin ortaya konulması fikri hakim oldu. Liberal ekonominin finans piyasalarında baş gösteren bu krizden özellikle sert bir şekilde etkilenen Macaristan ve Baltık ülkeleri başta olmak üzere Doğu Avrupa ülkeleri 1989’da liberalizme geçişten 20 yıl sonra bu sistemin iç çelişkileri ile karşı karşıya kaldılar.

Avrupa’da yeni bir demir perde tehlikesinden söz eden Macar Başbakanı Gyurcsany gerekli yardımı alamamasının yanında, Polonya ve Çek Cumhuriyeti gibi diğer bazı Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin de desteğini sağlayamadı. Global kriz ve sonrasında AB içindeki karar alma sürecine bakınca 27 üyeli AB’nin iktisadi, siyasi ve kültürel olarak daha heterojen yapısı içinde kritik dönemeçlerde tek ses olabilmesi daha zor gözükse de geleceğin Avrupası için bunun büyük bir potansiyel ve zenginlik yaratacağını da ifade etmekte yarar var.

Geçtiğimiz Cuma günü Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Sayın Egemen Bağış başkanlığında 5000’i aşkın sivil toplum kuruluşunun katıldığı bir toplantı düzenlendi. TOBB ve TÜSİAD başkanlarının konuşmaları ile açılan toplantı bazı organizasyon sorunlarına sahne olduysa da verilen mesaj açısından oldukça önemliydi. Türkiye’nin AB’ye katılım süreci sivil toplumun etkin katılımıyla gerçekleştirilebilir. Sivil toplumun desteği ve baskısı olmadan ne siyasi partiler ne de bürokrasi süreci sahiplenerek sonuca ulaştırabilir. Sivil toplumdan söz ettiğimizde aslında çok belirsiz, değişken ve katmanlı bir yapıdan söz ettiğimizi vurgulamakta yarar var. Çok farklı amaçlar için kurulmuş, farklı boyutlarda, farklı kaynaklara sahip olan, yapı olarak da birbirinden farklı örgütlerden söz ediyoruz. Ancak hepsinin ortak noktası şu: ellerinden geldiği kadar çalıştıkları amaca yönelik olarak kaynaklarını mobilize etmeleri ve yine faaliyet alanını oluşturan konuyla ilgili karar alma süreçlerini doğrudan ya da dolaylı şekilde etkilemeye çalışmaları. Bu açıdan AB süreci de yalnız İKV gibi doğrudan bu konu ile ilgili çalışan kurumları değil, aynı zamanda AB’ye uyum ve yakınlaşma çabalarının gerçekleştiği birçok alanda faaliyet gösteren sivil topum örgütlerini de ilgilendirmekte. Bu açıdan müzakereler sürerken bu farklı kesimlerin görüşlerini almak, onları bilgilendirmek ve sürece katılımlarını sağlamak sürecin sağlıklı işlemesi açısından çok önemli. Sivil toplumun sahiplendiği bir uyum sürecinin başarı şansı da oldukça yüksek olur.

Geçtiğimizi hafta yeni ABD Başkanı Barrack Obama’nın Türkiye’ye geleceği haberinin de duyurulduğu Dış işleri bakanı Hillary Clinton’ın ziyareti diğer önemli bir gelişmeydi. Bir kere kadının iyice gerilere itildiği siyaset sahnemizde, kadınların da dış işleri bakanlığı gibi önemli bir görevi yerine getirebileceğini hatırlattığı için ziyareti olumlu değerlendirmekte yarar var! Siyasette kadın kotası fikrinin bile kabul görmediği bir ülkede kadınların her alanda daha fazla temsil edilmeleri ve yer almaları hala en önemli sorunlarımızdan birini oluşturuyor. Bunu bir yana bırakırsak yeni ABD yönetiminin, dünyada son dönemde imajının en kötüleştiği ülkelerden biri olan Türkiye ile yeni bir iletişim içine girmeye kararlı olduğu görülüyor. ABD Türkiye ile kaybettiği zemini yeniden tesis ediyor. Temel çıkarları ve öncelikleri değişmese de yeni ABD dış politikası Bush dönemine göre daha kontrollü, daha insancıl ve daha saygılı olacak gibi gözüküyor. Bu açıdan AB ile de ilişkilerini tazeleyecek olan yeni yönetimin, AB üyeliği için desteğini almak ve Ermeni soykırım tasarısı gibi konuların ilişkileri zedelemesine izin vermeden Türkiye’nin artan uluslar arası etkinliği açısından ABD ile ilişkileri karşılıklı faydaya dayalı ve dengeli bir platforma oturtmak hedeflenmeli. Türkiye’nin bölgesel güç olma çabaları ve Ortadoğu ve Kafkasya’daki barış girişimleri AB üyeliği perspektifinde çok daha etkin sonuçlar verebilir. Ayrıca dünyanın en büyük 17. ekonomisi olarak sınıflandırılan Türkiye G-20 içindeki konumunu ve BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğini de iyi değerlendirerek tüm dünyayı ilgilendiren çevre, globalleşmenin daha adil hale getirilmesi, global mali krizle mücadele gibi konularda da etkin politikalar oluşturarak bölgesel güç konumunu destekleyebilmeli.

Son olarak Türkiye’nin AB sürecinde sorun oluşturan konulardan olan Kıbrıs’ta da olumlu sinyaller var. Cumhurbaşkanı Talat İstanbul’da gazetecilerle yaptığı görüşmede 2009 sonuna kadar adada çözümün imkan dahilinde olduğu mesajını verdi. Yönetim ve güç paylaşımı alanında özellikle yürütmeye ilişkin olarak görüş ayrılıkları devam etse de önemli derece yakınlaşma sağlanmış durumda. Bu açıdan bakıldığında yine Talat’ın da vurguladığı gibi BM’nin yanında ABD ve AB gibi temel aktörlerin de sürece desteklerini hissettirmeleri özellikle AB üyesi Kıbrıs Rum kesiminin rızasını sağlamakta önemli bir fark yaratabilir. KKTC vatandaşlarının izolasyonuna yol açan statükonun düzeltilmesi tüm ilgili taraflar açısından önemli. Bu gelişmeleri de yakından takip etmeye devam edeceğiz.