Geçtiğimiz hafta yoğun gelişmelere sahne oldu. Dünyayı ilgilendiren uluslararası toplantılar Türkiye açısından da kritik önemdeydi. Özellikle merakla beklenen G20 toplantısı ve hemen arkasından NATO’nun 60. yılının kutlandığı Zirve aynı zamanda yeni ABD Başkanı Obama’nın dünya sahnesine ilk önemli çıkışı olarak da önem taşımaktaydı. Obama döneminde ABD’nin müttefikleriyle ilişkileri, dünyadaki ana sorunlara yaklaşımı ve diğer ülkelere karşı tutumu ne olacak? ‘Obama farkı’ yaşanacak mı? Herkes Obama ve ‘First Lady’ye kilitlenmişken küresel krize çözüm arayışları da aciliyetini devam ettiriyordu.
Her şeyden önce Obama söylemi, duruşu ve imajı ile Bush döneminden çok farklı bir tablo çizdi. ABD’nin önceliklerini ifade ederken ısrarcı ya da hükmedici değil anlayışlı, temkinli ve diyaloğa açık bir görüntü verdi. Her ne kadar temel ABD çıkarları ve politikalarında radikal bir değişim beklenmese de, değişen söylem ve yaklaşım biçimi en azından uluslar arası işbirliği olanakları ve global yönetişimin geliştirilmesi açısından umut vaat ediyor. ABD yıktığı köprüleri ve kırdığı kalpleri onarmaya çalışıyor denilebilir. Dünyanın süper gücü olarak bunu yapma lüksü var, Afganistan ve Irak’taki durum, Rusya ve Çin gibi güçlerin yükselişi ve son olarak küresel kriz de düşünülürse gereksinimi de var.
G20 Zirvesi ABD’nin istediği büyük canlandırma paketi konusunda uzlaşma getirmedi. Alınan tedbirler mali sistemin yönetimi, şeffaflık ve regülasyonun güçlendirilmesi, uluslar arası mali kuruluşların yeniden yapılandırılması ve kaynaklarının artırılması gibi açılımlar getirdi ve en azından bu gidişin kontrol altına alınması gerektiği konusunda bir görüş birliği sağladı. Küresel krizinin önünü alabilmek için mali piyasalarda aşırı risk alma davranışı, reel üretime bağlı olmayan artan para arzı ve düşük değerli dolar, aşırı tüketim gibi yapısal denilebilecek sorunların da ele alınması gerekebilir. Özellikle krize karşı farklı pozisyonlar alan ve farklı reçeteler öneren ABD ve AB ülkelerinin bazı ortak noktalarda uzlaşması bir kazanç olarak görülebilir. Diğer bir önemli nokta da G20 ülkelerinin korumacılık karşısında birleşmeleri ve gelecek 12 ayda mal ve hizmet ticareti veya yatırımında yeni engeller getirmeme konusunda bir ifadeyi sonuç bildirgesine koymaları idi. Bu da buhranın daha ciddi boyutlara ulaşmasını engelleyebilir, tabi ülkeler sözlerini tutarlarsa.
G20 Zirvesi akabinde NATO Zirvesi transatlantik ittifakının değerlerini ve ortaklığını vurguladı. “NATO hala önemli ve vazgeçilmez” mesajının da verildiği bu toplantı ile Fransa’nın askeri kanada geri dönüşü, ittifakın içindeki Fransa-ABD geçimsizliğinin yerini yeni bir işbirliğine bırakacağının göstergesiydi. Zirve’ye damgasını vuran konu yeni Genel Sekreterin seçimi ve neredeyse tek aday olan Danimarka Başbakanı Rasmussen’e karşı çıkan Türkiye’nin ikna edilmesi oldu. Bu olayda Türkiye Rasmussen’in adaylığına karşı çıkma gerekçeleri yoluyla dünyaya önemli bir mesaj gönderdi ve Gazze saldırısında vurguladığı hassasiyetleri ve özellikle Orta Doğu ve İslam ülkeleri ve halkları nezdinde model ülke konumunu pekiştirdi. Bunun yanında Batı Bloku içinde de özel rolü ve konumunu vurgulamış oldu. NATO stratejisi ‘daha geniş, daha esnek ve küresel bir NATO’ perspektifinde geliştiği ve Atlantik ittifakının güvenliği diğer bölgelerin istikrarına bağlı olarak tanımlandığı sürece Türkiye’nin stratejik konumunun önemi artarak devam edecek gibi gözüküyor.
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu toplantısının da gerçekleştirildiği hafta AB genişlemesi konusunda önemli tartışmalara sahne oldu. Daha önce Şansölye Merkel tarafından ifade edilen genişlemenin bir süre de olsa durdurulması görüşü karşısında Komisyon, Parlamento ve Üye Devletlerden birçok yetkili özellikle Batı Balkanlar söz konusu olduğunda genişlemenin durdurulması veya askıya alınmasının büyük risk taşıdığı ve bu ülkeleri istikrarsızlaştırıcı etkide bulunacağını belirtti.
Son olarak haftanın son günü gerçekleştirilen AB-ABD Zirvesi’nde yaşanan bir diyalog Türkiye açısından özellikle önemliydi. ABD Başkanı Obama Türkiye’nin AB üyeliğine verdiği desteği ifade ederken Sarkozy Türkiye’nin üyeliğine karşıt tutumunu değiştirmediğini yineledi. Türkiye’nin bu süreçte reform sürecini canlı tutarak üyelik hedefinden sapmaması gerekiyor. Türkiye AB üyeliğini niye istediğini iyi bilmeli ve bu hedef için de rasyonel ve sürdürülebilir bir strateji oluşturmalı.
Obama ile onarılmaya çalışılan ABD-AB ilişkilerinin yeni dönemde küresel siyasetteki izdüşümlerini yakından takip etmek Türkiye’nin çıkarları ve AB üyeliği hedefi açısından da büyük önem taşımakta. AB ve ABD aralarındaki sorunları aşabilecek mi yoksa bu dostluk havasına rağmen arka plandaki çekişme devam edecek mi? Her koşulda iki tarafın Türkiye yaklaşımları farklı olmaya devam edecek gibi gözüküyor. AB’nin Türkiye’ye yönelik yaklaşımları sadece jeostratejik önemi ile sınırlı olmayıp, olası bir üyelikte AB kurumlarında temsil, karar alma mekanizmasındaki ağırlığı, göç korkusu, kültürel farklılıklar, gelişmişlik düzeyi ve AB’ye uyum kapasitesi gibi farklı mülahazalar ile şekillenmeye devam ediyor. Bu açıdan Fransa ve Almanya başta olmak üzere AB ülkelerinin ikna edilmesi, Kıbrıs sorununun çözülmesi ve GKRY’nin engellemelerinin aşılması zaman alabilir ve nüanslı ve çok boyutlu bir strateji gerektirir.