İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
30 MART-5 NİSAN 2009

İKV-DEĞERLENDİRME : AVRUPA PARLAMENTOSU SEÇİMLERİ - TARİHSEL BAKIŞ VE SON GELİŞMELER

İKV olarak, 4–7 Haziran 2009 tarihleri arasında gerçekleştirilecek Avrupa Parlamentosu seçimleri bağlamında yaşanan gelişmeleri Nisan, Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarındaki e-bültenlerimizin birer sayısında değerlendireceğiz. Bu haftaki e-bültenimizde, AP seçimlerine tarihsel bir bakış açısıyla yaklaşılarak, Avrupa Birliği ülkelerinde 2009 seçimlerine yönelik beklentiler ele alınıyor.

AP, vatandaşların Birlik düzeyinde doğrudan temsil edildikleri tek kurum olması bakımından hem demokrasi hem de meşruiyet açısından büyük öneme sahiptir. Bu çerçevede, 1979 yılında ilk kez AP üyeleri doğrudan seçimlerle belirlenmiş ve geride bırakılan 30 yılda 6 seçim yapılmıştır. 2009 yılı içerisinde vatandaşların %66’sı AP’yi en iyi tanımlayan kavramın “demokrasi” olduğunu düşünmektedir.

Ne var ki, “AB vatandaşı” olmak gibi heyecan verici söylemlerin yoğunluğu artarken vatandaşlar ile Birlik arasında beklenen yakınlaşma olmamış, tam aksine AB bütünleşme süreci; karar alıcıların vatandaşlar tarafından elitist ve uzak olarak algılandıkları, dolayısıyla içerisinde “demokrasi açığı” sorununu barındıran bir sürece dönüşmüştür. Karlheinz Reif ve Hermann Schmitt tarafından 1980 yılında yapılan çalışmada (Karlheinz Reif, Hermann Schmitt, “Nine Second-order National Elections: A conceptual Framework for the Analysis of European Election Results”, European Journal of Political Research, C.VIII No:1, Brüksel, 1980, ss.3-44.), ilk doğrudan AP seçimlerine katılımın düşük olmasının yanı sıra, AT üyesi 9 ülkenin her birinde farklı şekillerde gerçekleştirilen seçim kampanyaları ve ortaya çıkan çok farklı sonuçlardan hareketle dokuz ayrı “ikincil ulusal seçim” benzetmesi yapılmıştır. Söz konusu çalışmayı doğrular nitelikte gelişmeler 1 Ocak 2007’de AB üyesi olan Bulgaristan ve Romanya’da yaşanmış, seçimlere katılım oranı sırasıyla %30 ve %23,38 olmuştur. Kasım 2008’den bu yana daha güçlü hissedilen ekonomik kriz bağlamında ortaya çıkan sonuçlardan ilki sosyal kırılganlığın en önemli kaygılardan biri olmasıdır. Bu durum, etkilerini Haziran ayındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde gösterecek ve aşırı partiler yüksek oranda oy alabilecektir.

Genel olarak, AP seçimleri ulusal seçimlere verilen önem ile karşılaştırıldığında ikinci sırada kalmakta, katılım düşük seyretmekte ve istenmeyen partilerin cezalandırıldığı, aşırı partilerin desteklendiği bir ortam yaratılmaktadır. Reif ve Schmitt tarafından kullanılan ikinci sıra ifadesinin, onu takip eden diğer beş seçim için de geçerli olduğu, Hix ve Marsh tarafından ortaya koyulmaktadır (Simon Hix, Michael Marsh, “Punishment or Protest? Understanding European Parliament Elections”, The Journal of Politics, C:69, No:2, New York, 2007, ss.495-519). Bu bağlamda, altı AP seçiminde de katılım düşük gerçekleşmiş ve seçmenlerin oy tercihleri, ulusal seçimdekilerden farklı olmuştur. AP seçimlerinde, Avrupa Birliği karşıtı ve yeşil partilerin –genel olarak küçük partilerin büyük partilere oranla- ulusal seçimlerde olduklarından daha başarılı oldukları ifade edilmektedir. Örneğin İngiltere’de, AB’den çıkmayı savunan Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi 2004 yılındaki AP seçimlerinde 12 koltuk kazanmıştır.

Eurobarometer tarafından 12 Ocak 2009 tarihinde yayımlanan kamuoyu çalışması, gelecek AP seçimlerine yönelik farkındalık ve ilgi düzeyini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Seçimlerin 2009 yılı içerisinde olacağını bilenlerin oranı %26 iken, bilmeyenlerin oranı %67’dir. Haziran ayı içerisinde gerçekleştirileceğinden haberi olanların oranı ise %8’dir. Ayrıca, ankete katılanların %54’ü seçimlerle ilgilenmediğini belirtmiştir. Bu çerçevede, seçimlerde kesinlikle oy kullanmayacağını belirtenlerin oranı %15, oy kullanabileceğini ifade edenlerin oranı %34 olmuştur. Bahsedilen oranlar, Lizbon Antlaşması’nın İrlanda’da reddedilmesinin ardından gerçekleştirilen anket sonuçlarını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, bilgi düzeyinin düşük olması, beraberinde AB konularına yönelik ilgisizliği beraberinde getirmekte ve ortaya çıkan sonuç, AB demokrasisi ve bütünleşmesi açısından olumsuz olmaktadır.

Benzer sorunların Türkiye’nin AB üyeliği konusunda da ortaya çıktığı rahatlıkla söylenebilir. İki taraftaki bilgi eksikliğinden kaynaklanan ve kamuoylarında hızla yerleşen önyargılar, ilişkilerin nesnel bir temelde diğer genişleme deneyimlerinde olduğu gibi yürütülmesini engellemektedir. Bu durum, bilgi düzeyinin ve farkındalığın artırılmasına yönelik faaliyetlerin önemini gözler önüne sermektedir.

Lizbon Antlaşması çerçevesinde AB bütünleşmesi ve genişlemesine ilişkin yaşanan tartışmalar ile özellikle Parlamento’nun değişen rolüne ilişkin değerlendirmeleri İKV tarafından yayımlanan “AB’de Anayasa Süreci ve Lizbon Antlaşması” adlı çalışmada detaylı olarak bulabilirsiniz. Söz konusu yayına ulaşmak için İKV Kütüphanesi ile irtibata geçebilirsiniz.