İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
2-15 KASIM 2009

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

Kasım başı itibarıyla AB’de önemli bir engel aşıldı. Bu engel Çek Cumhuriyeti Başkanı Vaclav Klaus’un Lizbon Antlaşması’nı imzalamaktaki çekimserliğinden kaynaklanıyordu. Geçtiğimiz Mayıs ayında Parlamento’nun onayından sonra Antlaşma’nın Cumhurbaşkanı tarafından onaylanması gerekiyordu. Ancak Klaus bunun için Anayasa Mahkemesi’nin kararını bekleyeceğini bildirmişti. Anayasa Mahkemesi’nin Antlaşma’nın anayasa ile uyumlu olduğu yönündeki kararı ertesinde Vaclav Klaus Antlaşma’ya imzasını koydu ve 27 üye devletin onayından geçen Lizbon Antlaşması’nın 1 Aralık itibarıyla yürürlüğe girmesinin önünde engel kalmadı. 

Klaus Antlaşma’nın ulusal egemenliği tehdit ettiğini ve bir süper devlet yaratmak amacını taşıdığın düşünüyordu. Son aşamada Klaus, Lizbon Antlaşması ile yasal olarak bağlayıcı hale gelen Temel Haklar Şartı’ndan muaf tutulma (opt-out) hakkını Üye Devletler ve Dönem başkanı İsveç ile başarıyla müzakere etti. Klaus’un endişesi İkinci Dünya Savaşı sonrası Naziler ile işbirliği yaptıkları gerekçesi ile mülklerine el koyulan ve Çekoslavakya’dan sınır dışı edilen Almanların bıraktıkları mülklerini geri almak üzere Şart’a dayanarak harekete geçebilecekleri ya da tazminat talep edebilecekleri endişesi idi.

Böylece Çek Cumhuriyeti, İrlanda, Polonya ve İngiltere’den sonra Temel Haklar Şartı’nın uygulanmasından kısmen muaf olan dördüncü üye devlet oldu. Diğer ülkelerde sosyal haklar, çalışma hayatı, aile hukuku ve eşcinsel evlilikleri gibi bazı ahlaki çekinceler sebebiyle Temel Haklar Şartı’nın uygulanmasına kısıtlama getirilmek istenmişti.

Lizbon Antlaşması’nın 1.12.2009 itibarıyla yürürlüğe girmesi ile Laeken AB Konsey’inde temelleri atılan ve 2000 yılında Almanya Dış işleri Bakanı’nın Berlin’de yaptığı AB’nin geleceğine dair konuşma ile gündeme gelen AB’nin Anayasal reform süreci amacına ulaşmış oldu. Kuşkusuz Lizbon, AB’nin kurumsal reformlarının sonuncusu olmayacak. Karar alma mekanizmalarını ve kurumsal yapıyı hem daha etkin hem de daha demokratik hale getirmek amacıyla reformlar  sürecek. Ancak özellikle Maastricht Antlaşması sonrası dönemde giderek derinleşen ve genişleyen AB’nın bu konularda oydaşma sağlaması ve halkın desteğini alması giderek zorlaşmaya başladı. Bu da AB’nin halka inmesi ve halkın kimlik ve aidiyet yönelimlerini de etkileyen sahici temellere kavuşması gereğini ortaya koyuyor.