İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
30 KASIM-6 ARALIK 2009

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

Aralık ayının ilk haftası oldukça hareketli başladı. Gerek Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın temasları, gerekse Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nun dış gezileri yoğun bir şekilde devam ediyor. Başmüzakereci farklı ortamlarda Türkiye’nin müzakere sürecini ve mağduriyet kaynağı olan bazı sorun alanlarını AB ve Üye Devletler nezdinde anlatıyor. Müzakere sürecinin sadece teknik bir süreç olmadığı aynı zamanda bir ikna  süreci de olduğu bu şekilde vurgulanmış oluyor. Müzakere sürecinin siyasi, hukuki    ve    toplumsal    boyutları    gerek    hükümetlerarası düzeyinde, gerek Komisyon ve diğer ilgili organlar düzeyinde, gerekse kamuoyu nezdinde devam etmekte. Yani bir yandan Merkel ve Sarkozy’yi ikna etmek, müzakere heyetleri arasında çetrefil bir süreci yönetmek, öte yandan da bu süreci ve nihai hedefi hem Türkiye’de hem de AB kamuoylarında duyurmak ve tüm bu farklı kesimlerin onayını sağlamak hiç de kolay bir görev olmasa gerek.

Sıklıkla söylendiği gibi Türkiye’nin AB’ye katılımı sadece hükümetin gerçekleştirebileceği bir hedef değil. Hükümetin bu yöndeki kararlılığı ve bıkmadan çaba sarf etmeye devam etmesi çok önemli. Ama AB üyeliği için sadece hükümetin değil, muhalefetin ve toplumsal kesimlerin de itici güç oluşturabilmesi gerek. Aksi takdirde özellikle Türkiye’ninki gibi zor bir süreç söz konusu olduğunda katılım hedefine ulaşmak daha da güç bir hal alır. Bu çerçevede birçok sivil toplum kuruluşu kendi faaliyet alanlarına girdiği kadarıyla AB süreci ile ilgili çalışmalar sürdürüyor. Sivil toplum aktörleri arasında sürecin ve getirdiği yeniliklerin farkında olunsa da genel kamuoyu düzeyinde bu süreç yeterince bilinmiyor. Hatta daha da kötüsü yanlış ve eksik bilgiye sahip olan birçok vatandaşımız var.

Örneğin Başmüzakerecimizin de Brüksel’de cevap verdiği soruda olduğu gibi AB’nin Türkiye’den beklentileri konusunda bilgi kirliliği yaşanıyor. Birçok kişi bu beklentilerin çerçevesini, hangi temellere dayandığını ve gerekçelerini dikkate almadan, AB’nin ‘dayatmaları’ olarak algılıyor. Oysa AB üyeliği, entegrasyon sürecinin gelmiş olduğu aşamayı da dikkate alırsak hukuki ve idari yapının uyumunu, yani Topluluk müktesebatının kabulünü gerektiriyor. Bu üyeliğin kaçınılmaz bir parçası. AB’nin her ne kadar eleştirsek de, demokratik ülkelerden oluşan yakın bir ülkeler birliği olduğunu düşünürsek, Kopenhag kriterleri olarak adlandırılan standartlara uymayan ülkelerin kabulü önemli sıkıntılar yaratabiliyor. Türkiye’nin de demokrasi, insan hakları ve belki de daha temel olarak modern ve kalkınmış bir ülkede var olan sosyo-ekonomik standartlardan çok da uzak olmayan bir genel yaşam düzeyi ve refaha ulaşması gerekiyor.

Burada hemen eklenebilecek olan iki nokta akla geliyor. Birincisi, son dönemde üye olan bazı ülkelerin de Kopenhag kriterlerini karşılamak açısından ciddi sorunları olması. İkincisi ise Türkiye’nin AB üyeliğini zaten bu sayılan standartlara ulaşmak için istediği ve AB’nin bu standartları beklemesi ancak yeterli desteği sağlamamasının bir çelişki oluşturması. Bu iki noktada da doğruluk payı var. AB’nin Türkiye politikası birçok açıdan eleştirilebilir, ayrımcı ve ikircikli olarak addedilebilir. Ancak Türkiye’nin AB üyeliğinin 2000’li yıllarda üye olan birçok ülkeden çok farklı olduğu da bir gerçek. Türkiye hem büyüklüğü, hem barındırdığı çeşitli, dinamik ancak değişken yapıyla üyeliği ile AB’yi etkileyecek bir ülke. AB’ye katacağı önemli nitelikleri olmasına karşın, bazı üye devletler ve AB vatandaşları tarafından endişe ile karşılanan özelliklere de sahip. Bu açıdan üyelik sürecinin zor ve çetrefilli olmasını vazgeçmek için bir neden olarak değil, tam tersine şevkimizi artıracak bir motivasyon unsuru olarak görmeliyiz.