İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
7-21 ARALIK 2009

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ZİRVESİ GERÇEKLEŞTİRİLDİ

Danimarka’nın Kopenhag kenti 7–18 Aralık 2009 tarihlerinde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 15. Taraflar Konferansı’na (UNFCCC COP15) ev sahipliği yaptı. Kyoto Protokolü’nün geçerlilik döneminin sona erdiği 2012’den sonrası için uluslararası sera gazı emisyonu azaltım yükümlülüklerini belirlemeyi amaçlayan Kopenhag İklim Zirvesi’ne 193 delegasyon ve 120 devlet ve hükümet başkanı katıldı. Zirve’yi ayrıca yaklaşık 50 uluslararası organizasyon ve aralarında İktisadi Kalkınma Vakfı’nın da bulunduğu 750’ye yakın sivil toplum kuruluşu takip etti.

Uluslararası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 4. Değerlendirme Raporu’na göre küresel ısınmanın 2 derecenin altında tutulabilmesi için gelişmiş ülkelerin sera gazı emisyonlarını 2020 yılına kadar en az %40 azaltmaları gerekiyor. Bu durumda bile küresel ısınmanın 2 derecenin altında tutulabilmesi ihtimali sadece %50 olarak veriliyor. Dolayısı ile COP15 toplantısı büyük önem taşıyordu. Ancak, Kopenhag’daki iki haftalık dev buluşmadan sera gazı azaltımını belli bir takvime bağlayan bir anlaşma çıkmadı.

Zirve’nin daha ilk günlerinde Danimarka tarafından hazırlandığı öne sürülen bir anlaşma taslak metninin basına sızması Kopenhag'da skandala yol açtı. Bu taslak metne göre, 2050 yılı itibariyle zengin ülkelerin kişi başı sera gazı emisyonunun 2.67 ton olması öngörülürken, metinde yoksul ülkeler için bu oran kişi başı 1.44 ton olarak veriliyor ve ayrıca, iklim değişikliğine uyum konusunda sağlanacak mali yardımın yönetimi Dünya Bankası'na bırakılıyordu. Basına sızan metin özellikle gelişmekte olan ülkeler arasında büyük tepki uyandırdı ve toplantı salonu içinde gösteriler gerçekleştirildi.

Bu taslak nedeniyle kötü başlayan Zirve, toplam 12.000 nüfusa ve 26km2 alana sahip Tuvalu’nun 2012 sonrası için getirdiği önerilerinin görüşülmesinin reddedilmesi üzerine iyice çıkmaza girdi. Söz konusu öneri 2012 sonrası için Kyoto Protokolü'nden kaynaklanan yükümlülüklerin değiştirilerek 2013 - 2017 dönemine uzatılması ve Kopenhag Protokolü adında ikinci bir bağlayıcı metin imzalanmasına dayanıyordu. Küçük Ada Devletleri İttifakı (AOSIS) tarafından da desteklenen öneri küresel ısınmanın 1,5 derecenin altında tutulması esasına dayanıyordu. Metin gelişmiş ülkelerin emisyonlarını 2017’ye kadar %45 azaltmasını öngörüyordu. AOSIS, AB’nin de desteklediği 2 derece hedefinin ülkelerinin sonu anlamına gelebileceğini savunuyor. Kyoto Protokolü'nün 20. Maddesi uyarınca tüm taraf ülkeler Protokol'e değişiklik önerisi getirebiliyorlar. İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne göre uzlaşma sağlanamaması durumunda getirilen öneriler oylanıyor ve dörtte üç çoğunlukla kabul ediliyor. Tuvalu’nun önerisi için bu sürecin işletilmemesi tepki çekti.

Toplantıda Türkiye'yi ilgilendiren en önemli gelişmelerden biri ise, 9 Aralık tarihinde Türkiye'nin Ulusal İklim Değişikliği Stratejisi'nin açıklanması oldu. Strateji belgesinde ilk bakışta göze çarpan noktalar, kömürün uzun dönemli enerji kaynakları arasında sayılması ve 'emisyon artış hızından referans senaryoya göre %7'lik kesinti' öngörülmesi oldu. Ancak, Kopenhag’dan bağlayıcı bir metin çıkmadığı için Türkiye herhangi bir kesinti öngörmedi. Öte yandan, yetkililer strateji belgesinden çok 2010 yılı içinde açıklanması beklenen ‘İklim Değişikliği Eylem Planı’nın önemli olduğuna dikkat çekiyorlar.

Zirve öncesi iklim değişikliği konusunda küresel liderlik iddiasını artıran AB ise Kopenhag’da iddiaların içini doldurmakta zorlandı. Aralık 2008’de 2020 yılı emisyon azaltım hedefini 1990 rakamlarına göre %20 olarak açıklayan Avrupa Birliği, diğer uluslararası aktörlerin de benzer taahhütlerde bulunması halinde bu hedefi %30’a yükselteceği mesajını vermişti. Ancak, Birlik Kopenhag’da “karbon yakalama ve depolama” olarak bilinen uygulamanın Kyoto Protokolü’nün esneklik mekanizmalarına dâhil edilmesi konusundaki ısrarı dışında ortak bir tavır sergilemekte zorlandı. Bu kapsamda, 27 ve daha fazla üye devleti olan AB’nin eski karar alma mekanizmalarıyla hareket etmesinin güçlüğü bir kez daha belirginleşti ve 1 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması’nın öneminin altı da tekrar çizilmiş oldu. Zira Lizbon Antlaşması’nın getirdiği kurumsal yenilikler arasında isteyen ülkelerin belirli bir politika alanında daha kapsamlı hedefler benimsemesine imkân veren ‘güçlendirilmiş işbirliği’ mekanizması da bulunuyor.

Zirve’de AB her ne kadar silik kalmış olsa da, bağlayıcı bir anlaşma çıkmamasının en büyük sorumlusu olarak ABD ve Çin gösteriliyor. Örneğin, ABD, Kyoto Protokolü’nün süresini uzatmak isteyen ada devletleri ve gelişmekte olan ülkelerin baskısına rağmen Protokolü imzalamaya yanaşmadı. Emisyon azatlım hedefi olarak ise 2005 rakamları üzerinden %17’lik düşüşte ısrar etti; ancak, bu hedefin 1990 yılına göre sadece %3-4’lük bir düşüşe tekabül etmesi tepki uyandırdı. Diğer ülkeler ABD’den emisyonlarını daha fazla düşürmesini talep ederken kulislerde Çin herhangi bir indirime gitmezse ABD’nin taahhütünü artırmayacağı konuşuldu. Çin, Hindistan ve Brezilya’nın başını çektiği BASIC gurubu ise gelişmiş ülkelerin emisyonlarını azaltmaları için hukuki bağlayıcılığı olan taahhüt vermelerini isterken kendileri uluslararası kontrole tabi olan herhangi bir taahhütte bulunmaktan kaçındılar.

Öte yandan, Zirve’nin başlangıcında Kyoto Protokolü’nün devam ettirilmesini ve küresel ısınmayla mücadele için Batı ülkelerinden teknoloji transferi ve finansman talep eden G77 bloğu, ABD başta olmak üzere çeşitli batı ülkelerinden gelen baskı ve teşvikler karşısında kendi içinde bölündü. Bu noktada özellikle ABD Dışişleri Bakanı  Hillary Clinton’un iklim değişikliğine uyum ve mücadele için gelişmekte olan ülkelerin kullanımına yönelik 100 milyar dolarlık bir fon oluşturulması önerisinin etkili olduğu söylenebilir.

Bloklar uzlaşıya varmaya çalışırken bir yandan da Taraflar Konferansı’nda hem salonda, hem de dışarıda hareketli saatler yaşandı. 12 Aralık’ta Kopenhag şehir merkezinde toplanan 100.000 kişilik bir grup toplantının yapıldığı Bella Center’a yürüdü. 16 Aralık’ta ise Bella Center içinde ve dışında bir grup gösterici salonun kontrolünü ele geçirerek bir ‘halklar meclisi’ oluşturma girişiminde bulundular.  Her iki gösteride de polisin sert müdahalesi ve ‘önleyici tutuklama’ gibi tartışmalı yöntemlere başvurulması dikkat çekti.

Devlet ve Hükümet Başkanlarının Zirve’ye katılmaya başladığı 17-18 Aralık tarihlerinde ise toplantıya gözlemci olarak katılan sivil toplum kuruluşlarının büyük kısmının akreditasyonları güvenlik gerekçesiyle iptal edildi. Yoğun görüşmeler sonrasında bağlayıcı bir protokol üzerinde anlaşamayan liderler ‘Kopenhag Mutabakatı’ adı verilen ve hukuki bağlayıcılığı olmayan bir bildiri açıkladılar. Mutabakat tarafların 31 Ocak 2010’a kadar azaltım hedeflerini açıklamalarını öngörüyor ama herhangi bir yaptırım getirmiyor.