İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
10-16 KASIM 2008

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

Geçtiğimiz hafta tüm dünyada olduğu gibi AB için de mali krizin ve çıkış yollarının ağırlıkla ele alındığı yoğun bir gündemle geçti. 2008’ini ikinci çeyreğindeki trendi takiben Temmuz-Eylül döneminde de %2’lik daralmanın kaydedilmesi ile Avro alanının resesyona girdiği  resmiyet kazanmış oldu. Türk ekonomisi için de 2009’un ilk yarısı ile ilgili tahminler kaygı uyandırdı. Bankalardaki mevduatın güvenceye alınması, kredi akışının devamının sağlanması, faizlerin indirilmesi ve zor durumdaki bankaların yanında sanayi ve hizmet sektöründeki krizden etkilenen kuruluşların desteklenmesine yönelik önlemler alınması gibi çözüm önerileri tekrar gündemde. Ancak özellikle AB devlet yardımı kuralları bu konuda hükümetleri bağlıyor ve özellikle tam rekabet koşullarını bozacağı gerekçesiyle iktisadi sektörlere doğrudan destekleri yasaklıyor. Bu konudaki gelişmeleri takip etmeye devam edeceğiz.

Kriz ve durgunluğun Türkiye-AB ilişkilerine etkisi konusunu daha önceki sayılarımızda ele almıştık. Kriz, kısa dönemli olumsuz etkilerinin ötesinde uzun vadede AB üye devletlerini bir araya getirme ve Türkiye’ye yönelik politikalarını tekrar ele alma sonucunu doğurabilir demiştik. Türkiye ile müzakere sürecinde yaşanmakta olan sorunlar ve çıkış yolları iki tarafta da üzerinde önemle düşünülmesi gereken konular. Bu çerçevede AB kurumları ve karar alıcılar tarafından yakından izlenen bir yayın organı olan Agence Europe’un başyazarı Ferdinando Riccardi’nin 14 Kasım’daki başyazısına dikkat çekmekte yarar var.  Bu yazıyı Türkiye’ye ayıran Riccardi özet olarak Türkiye’nin üyeliğinin doğru seçenek olmadığı ve bunun yerine özel bir ilişkinin oluşturulması gerektiğini ileri sürüyor. Türkiye’nin üyeliğinin, büyüklüğü nedeniyle AB’nin yapısını bozacağını ve Türkiye’nin üyelik ile kendisini sınırlamak yerine bağımsızlığını ve hareket serbestisini korumasının daha akıllıca olacağını ve özel konumu ile de uyumlu olacağını savunuyor. Riccardi Türkiye’yi AB’den dışlama politikasını aslında Türkiye’de birçok çevreye de hoş gelecek bir biçimde ifade ediyor. “AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var ancak üye olarak değil ortak olarak. Zaten Türkiye de üyeliğin getireceği kısıtları niye istesin ki” gibi basitleştirerek ortaya koyabileceğimiz bu görüşe göre bölgesel rolleri de olan Türkiye enerji politikasından dış politikaya kadar her alanda hareket serbestisini korumalı. Bizce bu Türkiye’yi AB üyeliğinin getireceği faydalardan uzak tutmanın ve karar alma sürecine dahil etmememin bir mazereti ve akıllıca bir ikna yöntemi. Günümüz dünyasında herhangi bir devletin hareket özgürlüğü ve bağımsızlığından söz etmek olsa olsa bir ütopya olur. Yaşadığımız küresel kriz bunu en iyi şekilde ortaya koyan güncel bir gelişme. Karşılıklı bağımlılık devletleri giderek daha çok ortak karar alma ve ortak hareket etmeye sevkediyor. Üstelik Türkiye gümrük birliği ve katılım öncesi uyum süreci kapsamında kendi yasal ve idari yapısını büyük ölçüde AB’ye uyumlu hale getirdi ve getirmeye de devam ediyor. Riccardi de zaten müzakerelerin kesilmesini değil, “mevcut bağları derinleştirmek ve ilerletmek” için devam ettirilmesi gerektiğini savunuyor. Riccardi’nin önerisi olası Türkiye üyeliği ile AB içinde nüfuzunun azalacağından endişe eden Fransa gibi ülkelerin bakışını yansıtıyor ve tamamen Türkiye’nin çıkarlarını göz ardı ediyor. Türkiye her alanda AB’ye uyum sağlasın ama üye olmasın çünkü üyelik bağımsızlığını ve hareket serbestisini ortadan kaldırır. Peki üyelik statüsünde olmayan daha derin ve ileri özel bir ilişki Türkiye’nin bağımsızlığını ve hareket serbestisini kısıtlamayacak mı? Bu süreçte Türkiye’nin karşısına bu ve benzeri savlar çıkacaktır. Süreçte Türkiye’nin kazanılmış haklarından vazgeçerek üyelik yerine özel bir statüyü kabul etmesine uygun zemin hazırlayan bu gibi öneri ve görüşlere karşı Türkiye’de ilgili kesimlerin tam tersine süreci hızlandıracak ve darboğazları aşacak çözüm önerileri üretmeleri her zamankinden büyük önem kazanmaktadır.