İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
01 - 07 EYLÜL 2008

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

Her yıl olduğu gibi bu yıl da AB kurumlarının tatilde olduğu Ağustos ayında bültenimize ara verdik. Ancak bu yıl Ağustos ayı her zaman olduğu gibi rehavet ve sükunet içinde geçmedi. 8 Ağustos’ta Gürcistan’ın Güney Osetya’ya müdahalesini takiben Rusya Federasyonu’nun sert tepki vermesi ve Rus ordusunun karşı müdahalesi ile Gürcistan topraklarını işgali dünya siyasetinde yeni bir gerginliği ve uluslararası ilişkilerde tırmanmayı doğurdu. Nisan ayında yapılan NATO Zirvesi’nde NATO üyeliği gündeme gelen, ancak Almanya ve Fransa’nın itirazı ile onaylanmayan, Batı ve ABD yanlısı bir iktidarın başta olduğu bir Kafkas ülkesine karşı Rusya’nın bu şekilde meydan okuması Rusya’nın Batı ile olan ilişkilerinde aslında sinyalleri en az 1 sene önceden verilmiş olan yeni bir sertleşmeyi gündeme getirdi. Rus dışişleri bakanı Sergey Lavrov’un “Artık Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü unutun” sözü ile bu krizin Kosova’nın başta ABD olmak üzere dünyadaki birçok ülke tarafından tanınması olayının rövanşı olarak görülebilecek daha geniş bir sorunun parçası olduğunun da altı çiziliyordu.  Tüm bunlar yaşanırken Rusya ile yeni bir anlaşma için müzakereleri başlatmış bulunan AB, olaya müdahil olmakta gecikmedi. Bir yandan Batı yanlısı bir hükümete destek vermek, öte yandan AB’nin doğal gaz ve petrol tedariki açısından bağımlı olduğu 3. büyük ticaret ortağı Rusya ile köprüleri atmamak öncelikleri arasında kalan AB, ateşkesin sağlanmasında arabuluculuk rolü üstlendi. Kriz sırasında ve sonrasındaki çabaları ile dünya siyasetinde Rusya gibi bir güce kafa tutamasa da iyi bir dengeleyici konumunda olduğunu gösterdi. Uluslararası ilişkilerde güç kullanımı yerine karşılıklı bağımlılık, diploması ve yumuşak güç kullanımını savunan AB, bir kez daha dünyanın genelinde devletlerarası ilişkilerin AB üyesi devletler arasındaki ilişkilere hiç de benzemediğini ve AB’nin gelişmekte olan Ortak Dış ve Güvenlik Politikasının bu ‘cangıl’da etkin bir aktör olmak için yeterli unsurları içermediğini görmüş oldu. İran ile gerçekleştirilen ‘eleştirel diyalog’un da gösterdiği gibi, AB’nin rolü, arabulucu, krizleri yumuşatıcı ve alternatif çözüm önerici gibi tanımlamalarla ortaya konabilir. AB, kuşkusuz ki ortak bir orduya sahip değil; Rus ordusu ile baş edebilecek güce sahip değil ve belki de her şeyden önemlisi dünyada bir refah, güvenlik ve özgürlük adası olarak güç kullanma ve savaşa girme iradesine sahip değil. “İyi ki değil de” denebilir tabi. Öte yandan savaş öncesinde Gürcistan’ın NATO üyeliği konusunda çekimser davranan Almanya ve Başbakanı Angela Merkel’in 17 Ağustos’ta Gürcistan’a yaptığı ziyarette bu tutumunu değiştirerek Gürcistan’ın NATO üyeliğini destekleyeceğini açıklaması AB’nin dengeleyici rolünden daha ileri giden ve ihtilafta taraf tutan bir tutum benimsediğini de ortaya koydu.

 

Tüm bunlar olurken sanırım belirli bir soru birçoğumuzun aklını meşgul etti: Kafkaslarda yaşanan kriz Türkiye’nin AB üyeliği açısından ne gibi sonuçlar doğurabilir? AB açısından bakıldığında önce Türkiye’nin kriz bölgelerine yakınlığının ve olası bir üyelik sonrasında AB’nin bu kriz bölgeleri ile komşu olmasının istenmediği savı akla gelebilir. Öte yandan dünya sahnesine yeniden çıkan ve sesini oldukça yüksek perdeden duyuran bir Rusya’nın varlığı Rusya’ya olan bağımlılık da akılda tutulduğunda Türkiye’nin AB açısından önemini bir kez daha gündeme getirebilir. Kafkasya’daki istikrarsızlık, alternatif enerji tedarik rotalarının güvenliğini şüpheye düşürse de; orta ve uzun vadede tedarik ağlarını genişletmek ve çeşitlendirmeyi enerji stratejisinin en öncelikli hedeflerinden sayan AB için Türkiye’nin önemini tekrar vurgulamakta. Bunun yanında, Türkiye’nin bültende de okuyacağınız ‘Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu’ girişimi, 1999 Kosova krizinde olduğu gibi içinde bulunduğu bölgeler açısından vazgeçilmez bir bölgesel aktör olarak rolünü tekrar ön plana çıkarıyor. Türkiye, bölgesindeki diğer aktörlerle karşılaştırıldığında, dışa açık ekonomi politikalarının ve ticari yükümlülüklerinin de etkisiyle barış ve istikrarı destekleyen ve aslında temelde AB politikalarına da güç katacak bir dış politika yaklaşımı izleyen bir aktör olarak AB için dışarıda bırakılması iyice zor olan bir aday olarak da vazgeçilmezliğini koruyor.

 

Diğer yandan adaylık sürecinde, özellikle son iki yılda reformları ve AB üyeliği hedefini oldukça ağırdan almakla eleştirilen Türkiye ve hükümet, AB’ye uyum için ne yapıyor? 13 Şubat 2008’de AB Resmi Gazetesi’nde yayınlanan Katılım Ortaklığı Belgesi’ne karşılık gelen ve Türkiye’nin hazırlamış olduğu 3. ‘AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Ulusal Program’ hazırlandı ve görüş için kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum kuruluşlarına iletildi. Yavaşlayan sürecin yeniden ciddiyetle ele alınacağını müjdeleyen Ulusal Program, siyasi ve ekonomik kriterler ve müktesebata uyum açısından kamu denetçiliği kurumunun kurulması, Sayıştay Kanunu’nda değişiklik, yargı reformu, iç güvenlik hizmetlerinin sivilleşmesi, siyasi partilerin finansmanı, devlet yardımları kanunu gibi kapsamlı reformlar ve değişimler öngörüyor. Daha geniş bir analizini gelecek haftalarda yapacağımız ulusal program, özellikle sivil toplum örgütlerine görüş bildirmeleri için tanınan sürenin az olması nedeniyle eleştirilse de, hükümetin AB sürecine yeniden önem verdiğinin de bir göstergesi olarak sevindiricidir. Ancak Meclis’in Ekim ayında açılması, yerel seçimler öncesinde iktidar ve muhalefet arasında artan çekişme ve ana muhalefet partisi genel başkanı Deniz Baykal’ın Başmüzakereci Ali Babacan’a ulusal program hakkında görüşme için randevu vermemesi gibi olayların da gösterdiği gibi, Türkiye’de siyaset sahnesinin belirleyici özelliği olan gerginlik ve kutuplaşma, ulusal programda öngörülen takvime uyulmasını zora sokabilir. Umudumuz Türkiye’de uzlaşma kültürünün ve çözüme odaklı politikanın yerleşmesi ve AB üyeliği gibi Türkiye’nin zaman kaybetmeyi göze alamayacağı bir konuda partiler arası çekişmelerin Türkiye’yi geriye çekmemesi. Unutulmamalı ki, CHP’nin öncelikli endişesi olan laikliğin güvence altına alınması, AB ile bütünleşen bir Türkiye’de, AB’den uzaklaşan bir Türkiye’ye kıyasla çok daha büyük bir olasılıkla mümkün olacaktır.