İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
13-19 EKİM 2008

İKV’den Haftaya Bakış

Küresel mali krize karşı uzun soluklu bir iyileştirmeyi hedefleyen uluslar arası girişimlerin yaşandığı bir haftayı daha geride bıraktık. AB Konseyi, 15–16 Ekim Zirvesi’nde aldığı kararlar doğrultusunda küresel finans sisteminin yeniden yapılandırılması konusunu gündeme getirdi. Asya-Avrupa Zirvesi’nde de üzerinde durulan bu konu, yeni bir Bretton Woods sisteminin kurulması olarak adlandırılıyor. Küresel sistemde 1970’lerden bu yana var olan ve ABD merkezli bir sistemden çok kutuplu bir sisteme geçişe yönelik süreç, giderek hızlandı ve özellikle Çin’in yükselişi ile birlikte kaçınılmaz bir gerçeklik olarak ortaya çıktı. Var olan düzenlemeler ve kurumsal yapılar, bu yeni gerçeklere uyarlanmak zorunda. Özellikle 1990’lı yılardan beri belirli aralıklarla dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan ve kimsenin tam olarak kontrol edemediği krizlerin, son olarak Batı’yı ve küresel finansın kalbini hedef alması ile durumun vehameti tam olarak anlaşıldı. Bu çerçevede artık geçici çözümler yerine temelden çözümlere ihtiyaç olduğu gerçeği, bir kez daha aciliyetle gündeme geldi. Şimdi sorun, dünya liderlerinin genişletilmiş G-8 zirvesinde bir uzlaşıya varıp varamayacakları noktasına odaklanıyor. Türkiye, hala krizin etkilerini tam olarak hissetmedi ve belki de önlem almak için geç kalınıyor. Türkiye’nin ilk 8 aylık dönemde 35 milyar dolar olarak açıklanan cari açığı önemli bir risk oluşturmaya devam ediyor. Bankacılık sistemi sağlam gözükse de, ABD’de ve Avrupa’da yaşananlara benzer şekilde kredi geri ödemelerinde doğacak sorunlar, büyümenin yavaşlamasının da etkisiyle önümüzdeki dönemde kapsamlı önlemler alınmasını gerektirebilir.

Tüm bu yaşananların AB-Türkiye ilişkileri kapsamındaki analizine gelince; konuyu AB’nin gelişimi ile ilişkilendirerek başlayalım: AB’nin tarihsel sürecine baktığımızda birleşmenin yavaşladığı dönemleri bütünleşmenin hız kazandığı dönemlerin takip ettiğini gözlemlemek mümkün. Örneğin 1970lerde bütünleşme süreci kan kaybederken 1980lerle birlikte Avrupa Tek Pazarı ve Avrupa Tek Senedi girişimleri ile birlikte tekrar bütünleşmeye hız verildiğini görüyoruz. Merkezcil ve merkezkaç eğilimler arasında bir döngü olarak da betimlenebilecek olan bu olgu, AB’yi oluşturan üye devletlerin ortak sorunlar karşısında önce özerk tutum sergileyerek tek taraflı hareket etmelerine rağmen bir süre sonra ortak tavır ve güç birliğine gitmenin yararları konusunda görüş birliğine vararak tekrar birleşik çözüme dönmelerini doğurmaktadır. “Büyük Patlama” olarak da adlandırılan 2004 genişlemesi AB içindeki dengeleri etkilemiş ve 6 üyeli bir hareket olarak başlayan ve günümüzde 27 üyeli kıtasal bir bütünleşme haline gelen AB’nin yeni bir anayasa temelinde yeniden yapılandırılması ihtiyacını ortaya çıkarmıştı. 2004’te imzalanan Anayasal Antlaşma’nın Fransa ve Hollanda’da reddedildiği 2005 ile Lizbon Antlaşması’nın imzalandığı 2007 arasındaki dönem AB’nin bocaladığı ve beklemede olduğu bir dönem olarak ele alınabilir. Lizbon ile bu durumdan çıkılması yönünde bir irade ortaya koyan AB, 21. yüzyılda da tek çıkar yolun AB çerçevesinde olacağına ikna olmuştu. 2003 yılında Jürgen Habermas ve Jacques Derrida tarafından yapılan, Avrupa birliğini destekleyen ve Avrupa’yı diğerlerinden örneğin ABD’den ayıran ortak değerleri vurgulayan çağrı anımsanırsa, günümüzün AB’si için şöyle bir çıkarsama yapılabilir: AB eğer ortak değerlere uygun davranabilir ve dış dünyaya karşı da inandırıcı bir profil çizebilirse, ancak o zaman ilham veren bir proje ve çekim gücü olmaya devam edebilir. Bu çerçevede küresel platformda da tek ses olarak hareket edebildiği ölçüde etkisini devam ettirecektir. Türkiye, özellikle yaşadığımız küresel kriz gibi durumlarda tek başına etki sahibi olamazken; AB gibi bir bloğun üyesi olarak küresel ekonomiyi yönlendirme şansına çok daha fazla sahip olacaktır. Yani AB üyeliği, bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin göz ardı edemeyeceği bir proje olmaya devam etmektedir. Türkiye’de bazı çevrelerin iddia ettiği gibi AB dağılmamaktadır. Bilakis AB, ortak cepheyi devam ettirmek ve mümkünse sağlamlaştırmak niyetindedir. Bu doğrultuda da, ortak sorunları çözüme ulaştırmakta Türkiye’ye ihtiyaç duyacaktır. Türkiye, AB’nin ortak göç politikasından tutun, ortak dış ve güvenlik politikasına kadar birçok alanda kilit rol oynamaktadır. Bu çerçevede Türkiye’yi dışlayan içine kapalı ve köktenci bir AB, 21. yüzyıl dünyasında oynayacağı rolden ödün vermiş olur. Bu açıdan AB’nin rasyonel bir Türkiye politikasına her zamankinden daha çok ihtiyacı bulunmaktadır. Ama hemen vurgulayalım ki, Türkiye de, var olan politikasını değiştirmeden üyelik yolunda ilerleme kaydedemez. Türkiye’nin de akılcı ve kararlı bir AB politikasına ihtiyacı vardır. Peki, önerilen bu politikanın temel parametreleri ne olmalıdır? Gelecek hafta kaldığımız yerden devam edeceğiz.