İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni

İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

Geçen hafta hükümetin AB sürecinde yeterince kararlı davranmadığından ve ağırlığını koymadığından yakınmıştık. Reform süreci ilerledikçe ve gerek siyasi kriterler gerekse müktesebat uyumunda yeni ve daha zor alanlara girildikçe reformları aynı hız ve kararlılıkla devam ettirmenin siyasi maliyetleri olduğu söylenebilir. Yalnız bu hükümet için değil her hükümet için ileri sürülebilecek bu gözlem, reform sürecindeki duraklamaları bir ölçüde açıklayabilir
İKV’DEN HAFTAYA BAKIŞ

Geçen hafta hükümetin AB sürecinde yeterince kararlı davranmadığından ve ağırlığını koymadığından yakınmıştık. Reform süreci ilerledikçe ve gerek siyasi kriterler gerekse müktesebat uyumunda yeni ve daha zor alanlara girildikçe reformları aynı hız ve kararlılıkla devam ettirmenin siyasi maliyetleri olduğu söylenebilir. Yalnız bu hükümet için değil her hükümet için ileri sürülebilecek bu gözlem, reform sürecindeki duraklamaları bir ölçüde açıklayabilir. Reform süreci ilerledikçe bazı önemli karar alma, politika oluşturma ve uygulama mekanizmalarının yeniden düzenlenmesi gerekecek ve bazı yerleşmiş çıkar gruplarının pozisyonları zedelenecektir. Bunların da hükümete olumsuz yansımaları olabilecektir. Ancak tabi ki, en az bunun kadar önemli olan unsurlar arasında, öncelikle AB’nin Türkiye’nin üyeliğine yaklaşımı ve ikircikli tutumu ile Türkiye’de AB üyeliği hedefinin yalnız hükümet tarafından değil ama diğer siyasi partiler ve toplumsal gruplar tarafından ne ölçüde toplumsal bir proje ve ortak bir hedef olarak benimsendiği de yer almaktadır.

Türkiye’de AB üyeliğine olan kamuoyu desteği azalırken (Eurobarometre verilerine göre AB üyeliğinin iyi bir şey olduğuna inananların oranı 2004’te % 71 iken 2008’de %49’a inmiştir) hükümetin de AB üyeliği sürecini hızlandırmak için cesur adımlar atmasını beklemek yanlış olur. Aynı şekilde muhalefet partilerine bakıldığında da, hükümeti, AB sürecinde yavaş davranmakla değil bilakis reformlarda fazla aceleci davranmakla eleştirdikleri de söylenebilir. Böyle bakınca hükümetin gerekli adımları atması halinde içerde eleştiri alacağı ya da gerekli adımları atmaması halinde çok da fazla eleştiri almayacağı ortaya çıkmaktadır. Siyasal partiler, toplumsal gruplar veya sivil toplum kuruluşlarından önemli bir baskı görmeyen hükümeti tek harekete geçirebilecek faktör AB’nin süreci canlı tutmak için atacağı adımlar ve üyelik perspektifinin inandırıcı bir hedef olarak algılanmasıdır. Bu koşul da gerçekleşmediğinden olsa gerek, hükümeti reform sürecini hızlandırmak ve üyelik müzakerelerinin bir an önce sonuçlanması için çaba harcamak konusunda yüreklendirecek bir toplumsal ve siyasal gündemin oluşamadığını görmekteyiz. Kıbrıs sorunu ve 8 müzakere başlığının açılmama kararı da eklenince müzakere sürecinin hızlanması dileğinin gerçekleşmesi daha da çetrefil bir sorun haline gelmektedir.

Bu süreçte kamuoyu desteğinin artırılması, AB projesinin halka daha iyi anlatılması, Türkiye için öneminin analiz edilmesi ve bu sürecin yalnız AB’nin tavrına değil ama Türkiye’nin tutumu ve AB’ye yükümlülüklerini hatırlatarak süreçte kararlı ve ısrarcı olmasına da bağlı olduğunun anlaşılması ile mümkün olabilir. Katılım sürecinin bu kritik aşamasında gerekli adımların atılması ya da ertelenmesi uzun vadeli sonuçlara yol açacaktır. Hükümetin, yukarıda ileri sürülen hafifletici gerekçelere rağmen, tarihi rolünün farkında olarak bu misyonu devam ettirmesi, Türkiye’nin AB üyeliği hedefine ulaşması açısından büyük önem taşımaktadır.

Diğer Yazılar