İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
22-28 ŞUBAT 2012

EK: İKV’NİN TÜRKİYE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ NEZDİNDEKİ DAİMİ TEMSİLCİSİ BÜYÜKELÇİ SELİM YENEL İLE RÖPORTAJI

AVRUPA BİRLİĞİ NEZDİNDEKİ DAİMİ TEMSİLCİMİZ SELİM YENEL:  “KAPALI KAPILAR ARDINDA DESTEK DEĞİL; AÇIKTAN DESTEK İSTİYORUZ.”

İKV Brüksel Temsilcisi Haluk Nuray ve İKV Kıdemli Uzmanı Zeynep Özler, bu görevi geçtiğimiz sonbahar devralan yeni Avrupa Birliği Nezdindeki Daimi Temsilcimiz Büyükelçi Sayın Selim Yenel ile Brüksel’de, Daimi Temsilciliğin yeni binasında bir görüşme gerçekleştirdiler. Görüşmenin ana konusunu ekonomik krizin gölgesinde Birliğin durumu ve gidişatı ile son dönemde sıkça tartışılan “Pozitif Gündem” oluşturdu. Sayın Büyükelçi Selim Yenel, Pozitif Gündem ile Türkiye-AB müzakere sürecinin nasıl bir ivme kazanacağına ışık tutarken, İKV’nin de proje ve yayınlarıyla önemli katkı sağladığı vize konusundaki tıkanıklığın nasıl aşılabileceğine dair AB diplomatik kulislerinde konuşulanları aktardı.  

İKV: Uzun bir soru ile başlayalım. Biz sivil toplum temsilcileri olarak bir değişiklik hissediyoruz. Burada (Brüksel’de) -tabiri caizse- "alanımız daraldı" gibi hissediyoruz.

Müzakerelerin ilerlediği dönemde, açılan fasıllarla ilgili genel müdürlüklerdeki sorumlu kişiler nezdinde faaliyet içindeydik; ayrıca Türkiye’ye yönelik olumlu bir sivil toplum ilgisi vardı. Böylece Türkiye konusunda çok daha geniş bir kesimle çalışabiliyorduk. Oysa son bir senede, süreçteki duraksamaya bağlı olarak, genel müdürlüklerdeki Türkiye ilgisi söndü. Sivil toplum cephesinde gösterilen ilgi ise daha çok sorunlu alanlar üzerine… Özellikle ifade özgürlüğü ve mesela tutuklu gazetecilerle ilgili. Sürekli bir şeyleri izah etmek zorunda kalıyoruz. Buna mukabil uluslararası alanda Türkiye’nin parlayan bir görüntüsü var. Kendimize daha güvenliyiz. Bu bir çelişki oluyor; yani böyle bir durumda alanımızda daha da genişleme olması gerekirken bir daralma söz konusu.

Bu daralma nerede durdurulacak; nasıl eski duruma döndürülecek? Yani önümüzde bizi bekleyen neler, hangi imkânlar var bu süreci ilerletecek? Bu konuda bir değerlendirme alabilir miyiz sizden?

S.Y.: Tabii..Sanırım en önemli gelişme, Adalet Bakanlığı’nın Başbakanlık’a iletmiş olduğu bu yeni reformlar. İfade özgürlüğü, tutukluluk gibi alanlardaki yeni yasa teklifi. Parlamentoya iletildi. Şimdi parlamento bunu ele alacak; 2 ay içinde bir yasa çıkarılması öngörülüyor. Böylece 2 milyon dava etkilenecek ve büyük bir alanda bir rahatlama sağlanacak. İşte ifade özgürlüğü, tutukluluk halleri ve daha birçok alandaki şikâyetlerin önemli ölçüde giderilmesi bekleniyor. Onu o şekilde sağlamış olacağız.

Öte yandan Pozitif Gündem var biliyorsunuz. Pozitif gündemle ilgili olarak, Avrupa Komisyonu’nun Genişleme Genel Müdürü Stefano Sannino ile bir görüşme gerçekleştirdik. Üzerinde çalışabileceğimiz alanları tespit ettik. Bizim için ve sizin için en önemli alanlardan bir tanesi bu fasıllar. Şimdi fasıllar kapalı olmasına rağmen biz çalışmak istediğimizi 2 yıl önce de söylemiştik ve nihayet onlar buna tamam dediler. Gayri resmi olarak çalışma grupları kurulacak. Belirlenecek 8 ya da 9 tane fasıl üzerinde neler yapılabileceğini konuşacağız. Sayın Bağış buraya gelecek ve  Komiser Füle ile görüşecek. Ayrıca, Sayın Sannino Türkiye’ye gidecek ve AB Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Haluk Ilıcak ile görüşecek. Bu alanlar belirlendikten sonra çalışma grupları oluşturulacak ve hangi fasıllar belirlendiyse oradaki müktesebat çalışmaları üzerinde tekrar durulacak. Neleri uyumlaştırmamız, neleri değiştirmemiz gerektiği vs. Tahminen açılış kriterleri ve kapanış kriterleri ne olabilir bunlar üzerinde çalışılacak. Zira, son sözü tabii üye ülkeler söylüyor ancak Komisyon büyük ölçüde bunları daha iyi bildiği için, yol gösterici olacak. Eğer pozitif gündemdeki bu alanlarda çalışmaları devam ettirebilirsek, yapabilirsek süreç tekrar işlemeye başlayacak. Hem Türkiye’de hem de burada Brüksel’de faaliyetler yeniden başlayacak. Bu, sivil toplum örgütleri açısından da ciddi bir açılım anlamına geliyor. Bence en umut vadeden alan burası.

Diğer alan ise vize konusu. İstanbul’da da konuşmuştuk. Orada bir durağanlık vardı. İşte geri kabul anlaşmasında mesafe kaydettik, fakat Komisyon bir yetki alana kadar ne paraflıyoruz ne başka bir adım atıyoruz. Bu noktada süreç tıkanmıştı. Şimdi tekrar diyaloğu başlatıyoruz. Bu konudaki sorumlu genel müdür Stefano Manservisi. Kendisi Türkiye’ye gelerek, yetkililerle görüşecek. Böylece vize ve sınır kontrolü gibi alanlarda neler yapılabileceğini ele alacaklar. Burada önemli olan vize muafiyeti tabii. Şu ana kadar Avrupa Birliği bir takım açılımlar yapacağını ve vize uygulamalarını daha standart bir hale getireceğini belirtmişti. Genel olarak herkese ne uygulanıyor, bir de özel olarak bize ne gibi bir uygulama getirecek  onu bilmemiz lazım.

Biz sonuçta diğerlerinden farklı bir konumda olduğumuza göre bize ekstra bir şeyler yapılması lazım. Aksi takdirde pozitif gündemin pozitifliği kalmayacak. İşte Türkiye’de ele alınacak konular bunlar.  Bir güven tesisi lazım çünkü bir güvensizlik ortamı hâkim. Bunu atlatmamız lazım. Çünkü biz Komisyon’a güveniyoruz. Komisyon gerçekten iyi çalışıyor, fakat Komisyon eğer Konsey’den bir yetki alacaksa orada bir tıkanıklık oluyor. Bir veya iki ülke tıkayabiliyor bu işi. Ve biz çok açık söyledik, biz size güveniyoruz dedik ama siz o yetkilendirmeyi alamıyorsunuz. Bunu sağlamak istiyoruz; bu güveni tekrar tesis etmemiz lazım. İşte bu noktadayız.

İKV: Sektörler açısından en önemli husus bu zaten. Son tahlilde biz iş dünyasına bağlı bir kuruluşuz. Vize konusu başta olmak üzere, bu kesimi ilgilendiren diğer öncelikli konu da fasıllara bağlı mevzuat değişikliği veya mevzuat değişikliği ihtimalleri. Dolayısıyla eğer böyle bir diyalog başlarsa, sivil sektörün de bu diyaloğa baştan itibaren dâhil edilmesi hakikaten olumlu bir hava yaratabilir.

Diğer taraftan, müzakereler başlayalı oldukça uzun bir zaman geçti. Dolayısıyla belki açılıp geçici olarak kapatılmış fasılların da yeniden açılması ihtiyacı doğabilir…

S .Y.: Gayet tabii…

İKV: Orada da bayağı bir çalışma yapılması lazım.

S .Y.: Orası öyle. Gümrük Birliği alanında maalesef bir şey beklemiyoruz çünkü tıkanıklık fazla katılaşmış, hatta kemikleşmiş durumda. Siyasi diyalog en iyi giden alan; çünkü bizim dış politikadaki işbirliğimiz, karşılıklı toplantılar yapmamız, Catherine Ashton ile Sayın Bakanımızın görüşmesi..Bu en kuvvetli alanlarımızdan biri..

İKV: Aslında o bölüm (Catherine Ashton'a bağlı Avrupa Dış Eylem Servisi - EEAS) gayet iyi çalışmaya başladı. Yeni bir Türkiye bölümü oluşturuldu. Bize bile gelip şunu sordular: Avrupa Birliği’nin Suriye ve İran ile ilgili önlemlerine ilişkin bölgedeki iş adamları ne düşünüyor?

Bir de siyasi alan var. Burada teknik çalışmaların tamamen dışında, işte Sarkozy’nin artık bu çağda olmaması gereken, bir ülkeye karşı düşmanlık sergileyişi var. Ayrıca, başka ülkelerdeki farklı direniş noktaları da var Türkiye’ye karşı. Bu konuda önümüzdeki dönemde ne bekliyoruz ? Yani Merkel – Sarkozy eksenindeki değişikliklerle ilgili öngörüleriniz nelerdir?

S.Y.: Seçimlere bağlı… Fransa’daki seçimlerde eğer Sarkozy kaybederse o zaman bir açılım olabilir, çünkü Merkel fasılları tıkamıyor. Zaten başkası tıkıyor onun yerine. Onun için fazla bir sorunu yok. Esas kilit sorun Kıbrıs. Sarkozy veya başkası değil, Kıbrıs’ı bizim aşmamız lazım. Tıkanıklık orada. Kıbrıs ile ilgili görüşmeler devam ediyor ama açıkçası olumlu gelişmeler beklemiyoruz.

İKV: Çözüm büyük ölçüde bizden de geçiyor.

S.Y.: Bizim vurgulamamız gereken uluslararası bir konferans toplanması gerektiğidir.

İKV: İkili görüşmelerle çözümün mümkün olmadığını neden görmüyorlar?

S.Y.: Görüyorlar, ama Rumlar konuyu hep bu alanda tutmak istiyor. Uluslararası konferanstan kaçıyorlar.

İKV: Kaçmak demek çözüm olmasın demek yani!

S.Y.: Gayet tabii…

İKV: Fransa'da durum öyle. Almanya’da da bir sene sonra seçimler var. Peki Fransa’da Sarkozy giderse yerine gelen önünü açacak mıdır Türkiye’nin?

S.Y.: Önünü açacak diye değil ama mevcut tıkanıklık aşılabilir. Beş fasıl hâlihazırda kapalı. İşte onlar herhalde açılabilir, o da bir nefes aldırır. Köklü bir çözüm değil o.

İKV: İşin sonunu getirecek bir çözüm değil yani?

S.Y.: Hayır. Yani bu hususu çözecek olan şudur: Fransa ve Almanya’daki iktidarın Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu bilmesi. Türkiyesiz bir Avrupa Birliği’nin olamayacağını anlaması ve bu yönde bastırması gerekir çünkü genişleme kararları hep siyasi olmuştur. Ve Türkiye’nin girişi de eğer olacaksa siyasi bir kararla olacaktır çünkü görecekler ki Türkiye’ye ihtiyaç var. Türkiye ile Avrupa Birliği daha da güçlenecek ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin AB'yi çok fazla sarsmayacağını da göreceklerdir. Bu da bizim görevimiz; bizim onları ikna etmemiz lazım ki eğer gireceksek Avrupa Birliği’ni güçlendirmek için gireceğiz; zayıflatmak için değil. Birçoğunun endişesi Türkiye yeni bir İngiltere olur mu ... Bizim öyle olmadığımızı ikna etmemiz lazım..

İKV: Eskiden AB'nin ekonomik korkuları vardı. Bu korkuyu yenmek için "Türkiye genç ve dinamik nüfusuyla Avrupa’nın ekonomisine katkıda bulunacaktır" diyorduk. Oysa şimdi bakıyoruz Avrupa’da bir değerler sorunu var. Avrupa sadece bir ekonomik kriz yaşamıyor; değerler üzerinden bir siyasi kriz de yaşıyor ve -batı'yı "Batı" yapan- değerlerde bir çözülme görüyoruz. Ayrıca, İslam korkusu, yabancı korkusu, içe kapanma da artıyor.

S.Y.: İşte bunların hepsi ekonomik sıkıntıdan kaynaklanıyor.

İKV: Evet, birbiriyle bağlantılı ama Türkiye’nin üyeliği, sadece ekonomik sorunlara değil, bu değerler sorununa da bir çözüm öneriyor ve işin ilginç tarafı en çok korkulan alanlarda en fazla katkı yapabiliriz gibi bir durum oluştu…

S.Y.: Onlar hala korkuyorlar. Küçük ülkelerde var hala bu korku.

İKV: Bizce, büyük şirketler ve ekonominin büyük aktörleri bu korkuyu attılar. Gerçek olmadığını biliyorlar. Ancak bireyler düzeyinde bu korku devam ediyor.

S.Y.: Yani genel olarak halkta bu var.

İKV: Evet ama şu da var: En korkulan alanlarda Türkiye tam aksine katkıda bulunacak. Hani, ekonomimize yük olacaksınız diyorlardı. Biz de, yük olmak bir yana, yük almaya geliyoruz diyoruz şimdi.

S.Y.: Konuştuğunuz işadamları biraz da çıkıp ortaya konuşsalar çok iyi olur. Sizlere değil, başkalarına da (kendi halklarına da) konuşmaları lazım.

İKV: Anlamak güç. Bizimle konuşurlarken, sanki yarın Birliğe üye olsak, hazırlar gibi bir söylem içinde olanlar var. Ama siyasi isteksizliği gördükleri zaman buna da açıkça karşı durmak, bu negatif iradeyle karşı karşıya gelmek istemiyorlar.

S.Y: Evet. Ama kapalı kapılar ardındaki desteği istemiyoruz biz; açıktan destek istiyoruz.

İKV: Evet, bunu da slogan gibi kullanmamız lazım; yani, kapalı kapılar ardında çok güçlü bir destek dile getiriyorlar ama sonra, o kapıdan çıkınca başka türlü oluyor.

S.Y.: Buna benzer olaylar deneyimledik. Mesela bir sürü komiser veya politikacı, o görevi bıraktıktan sonra adeta Türk dostu oldular.

IKV:Verheugen örneği mesela. G.Kıbrıs’ın Birliğe alınmasının hata olduğunu söylemesi.

S.Y.:Evet, kendisi ihanet olarak gördü çünkü onu.

İKV: Üzerinde çalışmamız gereken ilginç bir konu bu.

S.Y.: Evet.

İKV: Bir diğer dikkat çekici husus şu. Gittiğimiz bir toplantıda, önde gelen iki gazeteci kalabalık bir dinleyici topluluğuna Türkiye’nin iç ve dış politikasını değerlendirdi. Epey uzun ve güzel bir analizdi. Ancak bir kere bile AB lafı geçmedi.  Kapanış cümlesinde, AB’den bahsetmediklerini zira gündemde yer almadığını belirttiler. Fark etmişsinizdir; ekonomi alanında “Sizi kurtarmaya geliyoruz” söylemi, dış politikada ise sıkça Avrupa Birliği yerine Avrupa Konseyi vurgusu öne çıkmaya başladı. AB değerlerinden fazla Avrupa Konseyi içtihadı konuşuluyor.

S.Y.: Evet, doğru.

İKV: Avrupa Konseyi’nin bize bazı yükümlülükleri hatırlatması, insan hakları sözleşmesi vs. Yani biz hem siyasi hem de ekonomik anlamda bir çıpa olarak AB’den bahsederken, bugün farklı bir durumla karşı karşıyayız.

S.Y:Tabii..bir de Avrupa’yı biz kurtaracak değiliz. Unutmayın yüzde 8-9 büyüme, Almanya’nın yüzde 1’ine ancak eşdeğer.

İKV: Öyle..ki Almanya da bu sene büyüme yüzde üç. AB zorda ama Almanya iyi gidiyor.

S.Y.: Almanya iyi gidiyor tabii..

İKV: Avrupa’nın geleceği ile ilgili şöyle bir şey de var: Şimdi Yunanistan’a çok kötü davranıyorlar yani neredeyse I.Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere Almanya’ya ne yaptıysa, ne yapmaya çalıştıysa onun gibi davranıyorlar. Neredeyse hükümet komiseri atayalım diyecek kadar ileri gittiler. Acaba Yunan halkı bu krizi atlattıktan sonra, AB’ye karşı nasıl bir ortak toplumsal duygu içerisinde olacak bu önemli. Diğer güney ülkeleri de benzer durumda tabii ama özellikle Yunanistan’a yönelik tutum çok farklı.

S.Y.: Ama hak ettiler. Hak ettiler derken AB de hak etti bunu, çünkü çok göz yumdular.

İKV: Evet çok göz yumdular. Bundan sonra ne olacak tabii, travmatik bir durum bu bir toplum için.

S.Y.: 19. yüzyılda da bize çok ağır koşullar getirilmişti. Düyun-u Umumiye hala hatırlardadır.

İKV: Bu kriz Avro için önemli bir test niteliğinde. Avro çocukluk dönemini çok rahat bir ortamda geçirdi. Sonra birden bire küresel krizle bu sınava girince… Birlik ve dayanışma gibi kadim değerler nasıl uygulanıyor (ya da uygulanmıyor) görüyoruz. AB yıllarca dışarıya karşı savunduğu ve yaydığı ilkelere kendisi sahip çıkamadı. Demokrasi diyorsun; dışarı çıktığın anda demokratik olmayan rejimlerle işbirliği yapıyorsun. Şimdi bu çelişki görünmüyor mu dünyadan? Ama bu değerlendirmede de aşırıya gitmemek gerek. Hala daha, çok iyi bir çıpa olacak noktaları var elbette AB sisteminin. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü gibi alanlarda…

S.Y.: Evet. Kendi kurallarına kendileri uymadılar. Maastricht kriterlerine Fransa bile istisna getirip durdu. İşte maalesef bu hale geldiler. Yunanistan’ın Avro’ya o tarihte giremeyeceği daha en başta, çoktan biliniyordu.

İKV: Muhtemelen Doğu Bloğu ülkelerinin üye olacak seviyeye gelmedikleri de biliniyordu. Dolayısıyla böyle çelişkiler var.

S.Y.: İşte hepsi siyasi kararlar.

İKV: Bu son alınan kararlarla, Avrupa bir anlamda ikiye hatta üçe bölünecek belki de. Yani 27’ler, 25 Ekonomik anlaşmayı imzalayanlar, bir de Avro’da olan 17ülke. Öyle değil mi?

S.Y.: İşte çeşitli çeşitli gruplarda hepsi farklı farklı ülkeler. Schengen’e dâhil olanlar da farklı. Kat kat Avrupa..

İKV: Schengen ile bağlantılı vize davamız hakkında da konuşmak isteriz. Vize Şikâyet Hattı’nı yeniden canlandırmamız söz konusu. Farklı neler yapılabilir? Bu konuda da her zaman görüşlerinize, yönlendirmelerinize açığız. Geçtiğimiz günlerde, önemli bir konsolosluğun vize bölümü yetkilisiyle ilginç bir görüşme gerçekleştirdik. Orada algıların ne kadar değişebileceğini gördük. Kendi açılarından bazı sorunlar yaşadıklarını kabul etmekle birlikte, sistemin genel anlamda iyi işlediğini düşünüyorlar.

Dolayısıyla, kısa vadede Schengen vize alma prosedüründe belirgin bir şey değişmeyeceğini gördük. Yani “vize yönetmeliği bizi çok etkilemedi, zaten uyumluyduk diyorlar”.  Türk vatandaşlarına yönelik vize reddetme oranı % 3 diyorlar. Üye ülke konsoloslukları gözünde farklı bir gerçeklik var. Gerçeği ortaya koymak üzere biz sivil toplum olarak neyi, nasıl farklı yapabiliriz acaba, nasıl bir yöntem izlemeliyiz?

S.Y.: Evet, bir kere şu var: Onlar yüzde 3-5 gibi düşük reddetme oranları olduğunu söylüyorlar ama bizim için önemli olan şu: Bir vatandaşımız başvurduğu zaman ertesi gün vize alabiliyor mu? Ne kadar zamanda alıyor? Sürat önemli..

İKV: Sorunca üç günde veriyoruz diyorlar mesela… Ama biz bunun böyle olmadığını binlerce örnek üzerinden gördük.

S.Y.: Peki ne kadar süre için veriyor? 1 hafta – 10 gün için veriyor. Biz daha uzun süreler için daha kısa zamanda vize verilmesini istiyoruz. Halbuki bizim vatandaşlarımız, sizin de söylediğiniz gibi korkunç miktarda evrak koşulu getiriyorlar; istemedikleri şey yok, ondan sonra geç kalınıyor ve işte 3-5 gün için veriyorlar. Bunlar çözülecek mi bakalım?

İKV: İKV olarak yetkililerle görüşmeye ve mevcut durumun böyle olmadığını anlatmaya ve konunun siyasi ve bürokratik yanından çok insani boyutunu ortaya koymaya hazırız. Diyalog kanallarını açık tutmaktan yanayız. Bu konuda uygun görüşmenin gerçekleştirilmesi için sizin desteğinizi bekliyoruz.

S.Y.: Tabii. Her türlü desteği vermeye hazırım.

İKV: Çok teşekkürler ilginize ve çabalarınıza.