İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
16-31 MART 2018

KÜRESEL GÜNDEM: Rusya Devlet Başkanlığı Seçimi ve Putin’in Dördüncü Dönemi

Rusya Devlet Başkanlığı Seçimi ve Putin’in Dördüncü Dönemi

Rus halkı, 18 Mart 2018 tarihinde sonucu önceden de tahmin edilen devlet başkanlığı seçimi için sandıklara gitti. Seçimde herhangi bir sürpriz yaşanmadı ve 2000 yılından bu yana gerek devlet başkanı gerekse başbakan koltuğunda ülkeyi fiili olarak yöneten Vladimir Putin yüzde 77’ye yakın oyla, seçimden galip çıkarak altı yıl daha ülkeyi yönetmeye hak kazandı. Putin, böylece Stalin’den sonra en uzun süre görev yapan Rus lider olarak adını tarihe yazdırdı. Her ne kadar seçimin adil koşullarda gerçekleştiği söylenemese de, geçmiş yıllardaki seçimlere kıyasla daha az sayıda usulsüzlüğün tespit edildiği belirtiliyor.

Sonucu Önceden Bilinen Seçim

Sekiz adayın yarıştığı seçimde sandıktan Putin’in çıkması sürpriz olmadı. 2012 seçimlerinde elde ettiği yüzde 64’lük oy oranını artıran Putin, oyların 76,7’sini alarak kendi rekorunu kırmış oldu. Diğer yedi adaydan hiçbiri sandıkta Putin’le rekabet edebilecek güçte değildi. Nitekim yedi adayın aldıkları toplam oy oranı, Putin’in oyunun üçte birine dahi ulaşamadı. Devlet başkanlığı yarışında Putin’in karşı karşıya geleceği en zorlu isim olarak gösterilen yolsuzlukla mücadele aktivisti Alexei Navalny’nin adaylığının, hakkında bulunan 2013 tarihli tecilli hapis cezası nedeniyle iptal edilmesinin ardından Putin’in gerçek anlamda bir rakibi kalmamıştı. Öyle ki Putin, seçim öncesi süreçte herhangi bir kampanya yürütme ihtiyacı dahi duymadı. Bunun yanında Putin, partisi Birleşik Rusya’nın yaşadığı prestij kaybından etkilenmemek için seçime bağımsız aday olarak girmeyi tercih etti. Putin’in başarısının en büyük sırrı Rus halkı nezdinde sahip olduğu yüksek popülarite düzeyiydi. Kremlin’in özellikle Ukrayna ve Suriye krizleri bağlamındaki dış politikası, Putin’in halk nezdindeki yüksek popülaritesinin kaynağı olarak gösteriliyor.

Putin’in devlet başkanı veya başbakan rolünde iktidarda bulunduğu 18 yıl boyunca yüzde 60’ın altına inmeyen popülarite reytingi, Mart 2014’te Kırım’ın ilhakından sonra tırmanışa geçerek yüzde 80’in üzerine çıktı. Bağımsız bir araştırma kuruluşu olan Levada Center’ın araştırmasına göre Putin, bugün Rus halkının yüzde 72’si için, Rusya’ya düzen getiren ve uluslararası alanda kaybettiği büyük güç statüsünü yeniden kazandıran lider. Rus halkının “Kırım’ın anavatanla birleşmesi” olarak gördüğü Kırım’ın ilhakı, Rus ulusal bilincinde önemli bir yere sahip. Ruslara göre, bu adımla Rusya, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yeniden uluslararası sistemde ciddiye alınan bir aktör ve gerçek anlamda bir süper güç haline geldi. Devlet başkanlığı seçimlerinin, Kırım’ın ilhakının dördüncü yılına denk getirilmesi de bu açıdan seçmene bir mesaj niteliği taşıyordu.

Putin, seçim öncesinde en az yüzde 70 katılım oranıyla gerçekleşecek bir seçimde halkın en az yüzde 70’inin desteğini almayı hedeflemişti. Putin’in seçimde ezici bir zafer kazanacağına dair soru işareti bulunmasa da, asıl sınamayı yüzde 70’lik katılım oranının sağlanması oluşturuyordu. Kısaca “70/70” olarak nitelendirilen hedefin karşılanması, Putin’e 2024’e kadar yürüteceği devlet başkanlığında güçlü bir yetki vereceği ve izleyeceği politikalara meşruiyet kazandıracağı için önem taşımaktaydı. Halkın sonucunu bildiği bir seçimde oy kullanmamayı tercih etmesinin, Putin’in galibiyetine gölge düşürebileceği düşünülüyordu. Levada Center tarafından yapılan Kasım-Aralık 2017 tarihli araştırmaya göre, seçimde oy kullanması muhtemel kesimin yüzde 58 oranında olması öngörülmekteydi. 18 Mart 2018 tarihinde, seçime katılım oranı yüzde 70 barajının birkaç puan altında kalsa da beklenenin üzerinde, yüzde 67,5 oranında gerçekleşti. Seçimin arifesinde, eski Rus ajan Sergey Skripal ve kızının Birleşik Krallık’ta Noviçok isimli sinir gazıyla suikaste uğramasının arkasında Kremlin’in olduğu iddiaları nedeniyle Batı ile Rusya’nın arasında iplerin yeniden gerilmesinin, seçime katılımın beklenenden yüksek düzeyde gerçekleşmesinde etkili olduğu kanısı yaygın.

Putin’in Son Dönemi ve Halef Meselesi

Rusya Anayasası, aynı ismin art arda iki dönemden fazla devlet başkanlığı yapmasına izin vermediği için 2018-2024 döneminin aynı zamanda Putin’in son dönemi olacağı düşünülüyor. Bu nedenle, Putin 2024 yılına kadar sürecek olan dördüncü döneminde kendine bir miras yaratmayı hedefleyecek.

Bu bağlamda, 2024 sonrası dönemde Putin’in yerine kimin geçeceği de şimdiden merak konusu. Putin’in kimi halefi olarak seçeceğine dair herhangi bir ipucu bulunmazken, kamuoyu anketlerinde en yüksek popülariteye sahip ikinci politikacı olan Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun adı, Putin’in potansiyel halefi olarak geçmeye başlamış durumda. Bunun yanında, Putin’in dördüncü döneminde yapacağı kabine değişikliklerinin de halefi olarak kimi seçeceğine ilişkin ipuçları içerebileceği konuşuluyor. Örneğin Putin’in, Başbakan Dmitriy Medvedev’i görevden alması halinde yerine getireceği isim, 2024 sonrası dönemde Kremlin’de görmeyi isteyeceği kişi olabilir.

Bir halef belirlemek, Putin’in 2024 sonrası için tek seçeneği değil. 2024 sonrası dönemde Putin, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in geçtiğimiz günlerde yaptığı gibi anayasadaki görev süresi sınırlamasının kaldırılması yönünde girişimde bulunarak, süresiz olarak görevde kalmanın önünü açabilir. Putin için bir diğer seçenek de 2008’de ikinci döneminin dolmasının ardından Medvedev ile yaptığı gibi kendi seçtiği bir isimle görev değişikliğine gidip ülkeyi perde arkasından yönetmeye devam etmek. Buna karşın o dönemde Putin’in, Arap Baharı olarak anılan geniş çaplı halk hareketlerinin ele alınması konusunda -özellikle de Libya’ya yönelik askeri müdahaleyi önleyemediği için- Medvedev’in performansından memnun kalmadığı göz önünde bulundurulduğunda, bir daha böyle bir risk alıp almayacağı şüphe uyandırıyor.

65 yaşındaki Putin’in seçim sonucunun açıklanmasının ardından yaptığı zafer konuşmasında, yaşına atıfta bulunması ve sonsuza kadar ülkenin başında olmayacağını belirtmesi, son döneminde kendi iktidarından sonraki geçişi planlayacağına işaret ediyor. Görev süresi dolduğunda 71 yaşında olacak olan Putin, 2024 sonrası planlarına dair yöneltilen sorulara cevaben henüz anayasa değişikliği gibi bir düşüncesi olmadığını belirtiyor. Buna karşın iki dönem art arda görev yaptıktan sonra altı yıllık bir aranın ardından 2030’da yeniden devlet başkanlığına aday olması yönündeki önerilere de “100 yaşına kadar mı ülkeye yöneteceğim?” sözleriyle cevap veriyor.

Putin’in Dördüncü Dönemi Ne Vaat Ediyor?

Putin’in dördüncü döneminin dış politika açısından ne vaat ettiği de merak ediliyor. Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna’ya müdahaleleri nedeniyle Batı ile ilişkilerin Soğuk Savaş dönemindeki kadar gerilimli seyretmesi, Suriye’de Esad rejimine verilen destek nedeniyle Batı’yla daha da gerilen ilişkiler, Kremlin’in ABD’deki ve Batı Avrupa ülkelerindeki seçimlere müdahale ettiği iddiaları ile Baltık ülkelerine yönelik gövde gösterileri Putin’in üçüncü dönemine damgasını vuran gelişmeler oldu. Son olarak da Birleşik Krallık’ın Salisbury kentinde eski Rus ajanı Sergey Skripal ve kızının, askeri seviyede kullanılan Noviçok sinir gazı ile zehirlenmesi, Batı ile Rusya’yı bir kez daha karşı karşıya getirdi. Saldırının arkasında Kremlin’in bulunduğu iddiaları, Rusya tarafından reddediliyor.

Her ne kadar Putin, zafer konuşmasında Batı ile yapıcı diyaloğa açık olduğu mesajını verse de, Putin’in dördüncü döneminde Rusya’nın dış politika tercihlerinde herhangi bir değişiklik beklenmiyor. Batı’ya karşı dik bir duruş sergilemek Putin’in popülaritesinin kaynağı olduğu sürece Putin, Rusya’nın Batı ile ilişkilerinde gerginliği kontrollü bir şekilde sürdürmeyi yararına görecektir. Yüzde 76,7 gibi bir oy oranıyla yeniden seçilerek, Rus halkından güçlü bir yetki alan Putin’in dördüncü döneminde, Rusya’nın dış politikadaki iddialı tutumunu sürdürmesi beklenebilir. Nitekim Levada Center tarafından Mayıs 2017’de yapılan kamuoyu araştırmasına göre, Rus halkının yüzde 70’i Batı ile süren gerilimden endişe duymasına karşın Rusya’nın iddialı dış politikasını sürdürmesini istiyor.

Putin’in dördüncü döneminde ele alması gereken en önemli konuyu ise ekonomi oluşturuyor. Petrol fiyatlarındaki düşüş ve Rusya’nın Kırım’ın ilhakı ile Ukrayna’nın doğusuna müdahaleleri nedeniyle maruz kaldığı Batı yaptırımları, ekonomiyi ciddi anlamda zorluyor. Her ne kadar ekonomik daralma 2016 yılının sonunda dursa da, 2017’de kaydedilen yüzde 1,7’lik büyüme, bunun yüzde 7 civarında seyrettiği Putin’in önceki dönemlerine kıyasla oldukça düşük düzeyde. Bazı analistler, Rusya’nın uluslararası arenada eski ihtişamına kavuşması karşısında Rusların ekonomik zorluklara boyun eğmeye razı oldukları yönündeki algıya karşın, Rus halkının Batı yaptırımları ve uluslararası izolasyona uzun süre dayanamayacağı uyarısında bulunuyor.

Putin, 1 Mart 2018 tarihinde yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmasında; 2025’e kadar GSYH’de yüzde 50 oranında artış, ulaşım altyapısı, yol ve sağlık harcamalarını artırma, ekonomide devlet müdahalesini azaltma, yüksek hızda internet erişimini tüm ülkeye yayma ve yoksulluğu azaltma gibi hedefler açıklamıştı. Ancak mevcut koşullarda söz konusu hedeflere ulaşılması pek de olası görünmüyor. Putin’in ekonomik büyümeyi canlandıramayacağı bir ortamda, popülaritesini pekiştirmek için iddialı dış politika tercihlerine yöneleceği düşünülüyor. Rusya’nın, ülkeyi bölmek ve doğal kaynaklarını paylaşmak isteyen Batılı güçler tarafından tehdit altında olduğu izlenimini yaratmak da bu politikanın en önemli bileşenini oluşturuyor.

Putin’in dördüncü kez başkan seçilmesinden kısa bir süre sonra gerçekleşen AB Zirvesi’nde, Rusya Salisbury saldırısı nedeniyle gündemdeydi. Saldırının şiddetle kınandığı zirvede, saldırının arkasında Rusya’nın olduğu ve makul bir alternatif açıklama bulunmadığı konusunda Londra ile hemfikir olunduğu mesajı öne çıktı. 16 Üye Devletin Birleşik Krallık ile dayanışma göstermek amacıyla eşgüdümlü şekilde ülkelerindeki Rus diplomatları sınır dışı etme kararı almaları ile yüzü aşkın diplomatın AB ülkeleri, ABD, Kanada ve Avustralya tarafından sınır dışı edilmesi, Kırım’ı gayrimeşru ilhakı sonrasında Rusya’nın G8 üyeliğinin askıya alınmasının ardından en iddialı adım olarak değerlendiriliyor. Rusya ile Batı arasında saflar yeniden belirginleşirken, gözler henüz sınır dışı kararı almayan 11 Üye Devlete (Avusturya, Belçika, Bulgaristan, GKRY, Yunanistan, İrlanda, Lüksemburg, Malta, Portekiz, Slovakya ve Slovenya) çevrilmiş durumda. Bunlardan bazılarının önümüzdeki günlerde sınır dışı kararı alabileceği konuşulurken, Rusya ile kapsamlı tarihi veya ekonomik ilişkilere sahip olanların nasıl aksiyon alacağı belirsizliğini koruyor. AB Üye Devletlerinin Salisbury saldırısı karşısında birlikte hareket edebilmeleri olumlu bir gelişme olarak değerlendirilse de, Carnegie Europe’dan Judy Dempsey’in belirttiği üzere diplomat sınır dışı etmek bir politika olarak değerlendirilemeyeceği gibi AB’nin Rusya politikasının yetersizliğini de ortaya koyuyor.

Yeliz Şahin,  İKV Kıdemli Uzmanı