İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 NİSAN 2018

KÜRESEL GÜNDEM: Suriye’de Kimyasal Saldırı Sonrasında Değişen Dengeler ve Türkiye

Suriye’de Kimyasal Saldırı Sonrasında Değişen Dengeler ve Türkiye

Suriye’de 29 Mart 2018 tarihinde ABD Başkanı Donald Trump, IŞİD tehdidine karşı verilen savaşta büyük oranda başarıya ulaşıldığını bu nedenle de yakın zamanda ABD’nin Suriye’den çekilip “gerisini başkalarının halletmesine izin vereceğini” açıklamasından sonra bu açıklamayı tersine çeviren gelişmeler yaşandı. Bu açıklamasında Trump, Orta Doğu’da geçen 17 yılın ABD için oldukça maliyetli -7 trilyon dolar- olduğunu belirtmiş ve söz konusu müdahalelerin kendilerinden çok başkalarına yaradığını da sözlerine eklemişti. Trump’ın “America First!” yaklaşımına uygun bir açıklama olsa da ABD’nin Suriye’deki güçler çarpışmasından çekilebilme ihtimali uluslararası arenada karmaşık hisler yarattı.

Ne var ki olayların gidişatı Trump’ın sözlerinin “Amerikan halkı benim için her şeyden önemli” imajını iç politikada sürdürme çabasından başka bir şey olmadığını, ABD’nin Suriye’nin geleceğinde rol alma isteğinden vazgeçmeyeceğini gösteriyor. Yine de Trump’ın açıklamaları Suriye dinamiğinde kilit rollere sahip diğer ülkeleri harekete geçirecek itme gücüne sahip. Bu bağlamda 4 Nisan 2018 tarihinde ikinci “Türkiye-Rusya -İran Üçlü Zirvesi” için Ankara’da bir araya gelen Erdoğan, Putin ve Ruhani, Suriye iç savaşının en kısa sürede sona ermesi konusunda kararlı olunduğunu bir kez daha dile getirdi. Uzmanlar, Astana Barış Süreci garantör ülkeleri Türkiye, Rusya ve İran’ı bir araya getiren zirvenin iki ayrı kesişim noktası olduğunu ifade ediyor:  ilki Suriye’de barış sürecinde öncü konumda yer alma isteği; ikincisi tarafların Batı ile ikili ilişkilerinde farklı dinamikler çerçevesinde sorunlar yaşaması.

Üç Ülkenin Jeostratejik İşbirliği

Zirvenin ardından yapılan basın açıklamasında tarafların Suriye odağında terörle mücadele konusunda fikir birliğine sahip olması ve Suriye’de kalıcı bir barışın sağlanması için çalışma konusundaki ortak açıklamaları dikkat çekti. ABD Başkanı Trump’ın ikircikli tutumu Suriye’deki çıkar çatışmalarına yeni bir boyut kazandırırken; barış vurgusu yapan Türkiye, İran ve Rusya liderleri, Suriye’nin geleceğinin “başkaları” tarafından değil, Suriye halkı tarafından tayin edilmesi gerektiğini ifade etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve terör örgütlerine karşı verilen mücadelenin altını çizerken, YPG’nin IŞİD gibi bir terör örgütü olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtti. Erdoğan’ın terör örgütü vurgusunun arkasında Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit eden unsurlar bulunuyor. 20 Ocak 2018 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından başlatılan Afrin harekâtının ana çerçevesini de güvenlik endişeleri oluşturdu. Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden örgütlere karşı meşru müdafaa hakkını teslim eden NATO’nun yanı sıra Birleşik Krallık ve Hollanda, Türkiye’nin yanında yer aldı. Ancak Türkiye’nin güney sınırında oluşturulan terör koridoruna karşı yürüttüğü mücadelesinde uluslararası aktörler tarafından sınırlı bir destek gördüğünü belirtmek gerekiyor. Bunun arkasında çok yönlü dinamikler olmakla birlikte, IŞİD’e karşı verilen mücadelede önemli bir aracı olarak görülen PYD/YPG oluşumunun ABD örneğinde olduğu gibi uzun yıllardır silah yardımıyla desteklenmesi gerçeği ön plana çıkıyor. 

Aynı şekilde 2015 yılından bu yana Esad rejimini destekleyen müdahalelerde bulunan Rusya da PYD/YPG’yi ülkede kendi otoritesini sağlama almak için kullanan bir diğer başat aktördü. Ancak Afrin harekâtında bölgedeki askerlerini çekmesiyle açıkça Türkiye’nin yanında yer aldığını göstermesi; Rusya’nın, Suriye politikasında taktik değişikliğine gittiğini bir kez daha kanıtladı. Diğer yandan Suriye meselesinde oldukça stratejik davranan Putin’in Türkiye ile arasını sıcak tutmaya özen göstermesi Türkiye’nin Suriye’deki kritik rolünü bir kez daha hatırlatıyor. Zirve sonrasında Putin’in insani yardım konularına odaklanarak “üç ülke dışında kimsenin Suriye’ye yardım etmediği” açıklamasında bulunması da aynı görüşü destekler nitelikte. BM yardımlarının etki alanının kısıtlı olduğunu dile getiren Putin’in söz konusu açıklamalarıyla Türkiye, İran ve Rusya’yı, Suriye’deki etkin güç olarak nitelendirmesi Rusya’nın üçlü stratejik ortaklığa verdiği önemi ortaya koyuyor.

Uçak krizinden sonra ilk defa 2016 yılının Ağustos ayında St. Petersburg’da bir araya gelen Erdoğan ve Putin Ankara’daki üçlü zirvede dokuzuncu kez yüz yüze görüştü. Bu anlamda pragmatik çerçevede ilişkileri geliştiren Türkiye ve Rusya için enerji ve ticaret konuları ön sıralarda yer alsa da diyaloğun ağırlık merkezini Suriye oluşturuyor. 18 Mart’ta gerçekleşen seçimlerde rekor bir oy oranıyla dördüncü kez Devlet Başkanı seçilen Putin’in Rusya’nın uluslararası politikadaki rolünü konsolide etmeyi planladığı analistlerin hemfikir olduğu bir konu. Bu bağlamda 3 milyon Suriyeli mülteciyi ağırlayan Suriye’nin sınır komşusu Türkiye ile iş birliği yapılması Putin için önemli. Aynı şekilde PYD/YPG’ye olan desteğinden vazgeçmeyen Trump yönetimine karşı çıkarlarının örtüştüğü Rusya ile “mantık evliliği” gerçekleştirmesi Türkiye’nin küresel konjonktürde elini güçlendiren bir etmen.

Doğu Guta Saldırısı ve Batının Değişen Tavrı

Var olan politik konjonktürde iç savaşın artık sona yaklaştığı düşüncesi, tarafları Suriye’nin geleceği konusunda harekete geçmeye zorluyor. Türkiye’nin Esad rejimini destekleyen Rusya ve İran ile birlikte 23-24 Ocak 2017 tarihli Astana görüşmelerinde garantör olarak konumlanması barış sürecinde Batı etkisini minimuma indirme hamlesi olarak görülmüştü. Nitekim Suriye’nin toprak bütünlüğünde ve barış sonrası yeniden yapılanmasında farklı aktörlerin söz sahibi olmak istediği genel kabul gören bir değerlendirme.

8 Nisan’da Suriye hükümet güçleri tarafından Doğu Guta’da muhaliflerin kontrolü altındaki son yer olan Duma ilçesine düzenlenen saldırıda kimyasal silah kullanıldığı iddiaları, Suriye’de ABD ve AB’yi dışarda bırakan gidişatı durdurmaya yönelik yeni bir hareketlenme ortaya çıkardı. Saldırıda ölen sivillerin sayısının 78’e yükselmesi sonrasında; ABD, Fransa ve Birleşik Krallık konuya ilişkin açıklamalarda bulundu. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü “Eğer bu dehşet verici haberler doğrulanırsa, acil bir şekilde uluslararası toplumun cevabını gerektirir” derken, Rusya kimyasal silah kullanıldığı iddialarının temelsiz olduğunu belirtti.

12 Nisan’da  yaptığı açıklamada Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Esad rejiminin Duma bölgesinde kimyasal silah kullandığına dair kanıtları olduğunu ve “kırmızı çizginin aşıldığını” belirtti. Suriye’de günden güne değişen dinamiklere katılma sinyalleri veren Macron’un yanı sıra Trump da çekilme kararından sonra söylem değiştirerek, kimyasal silah saldırısına cevap vereceğini söyledi. Nitekim ABD, Birleşik Krallık ve Fransa’nın yer aldığı saldırı 14 Nisan’da gerçekleşti. ABD Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre saldırıda “Kimyasal ve biyolojik silahların üretilmesiyle ilgili olduğu söylenen Şam'da bir bilimsel araştırma merkezi, Humus'un batısında kimyasal silah depo tesisi ve Humus yakınlarında kimyasal silah ekipmanı deposu ve önemli bir emir komuta merkezi” hedef alındı. ABD, Birleşik Krallık ve Fransa’nın saldırısı Esad rejimi, Rusya ve İran tarafından kınanırken, Türk Dışişleri Bakanlığı operasyonun memnuniyetle karşılandığını açıkladı.

Bu son gelişmeler Türkiye, Rusya ve İran arasındaki işbirliğinin geleceği hakkında soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Batının Suriye’de yeni bir pozisyon alması ile birlikte Türkiye’nin bugüne kadar yürüttüğü denge politikası da yeni bir dönemece girdi. Aynı anda hem NATO ülkesi ve AB adayı olan, hem de Suriye’de Rusya ve İran ile yakın işbirliği yapan Türkiye’nin bundan sonra da kendi çıkarları ve Suriye halkının güvenliği doğrultusunda tavır alacağı öngörülüyor.

Uzun zaman önce mezhep çatışması olmaktan çıkıp uluslararası güç mücadelesinin odak noktası haline gelen Suriye’deki iç savaş yedinci yılına girdi. Ülkenin güneyindeki Dera şehrinde 15 Mart 2011 günü gerçekleşen muhalif gösterilere güvenlik güçlerinin sert müdahalesi bir türlü söndürülemeyen bir yangının ilk kıvılcımını başlatmıştı. Aradan geçen yedi yıl yüz binlerce insanın ölmesine ve milyonlarcasının göç etmesine sahne olurken, 2017 yılının ortasından itibaren savaşın sona yaklaştığı dile getirilmeye başlandı. Ancak çok aktörlü Suriye iç savaşı tahmin edildiğinden de zor sönecek bir yangın. Bu bağlamda savaş sürecinde olduğu gibi barış sürecinde de başat aktörlerin güç mücadelesinin devam edeceği görülüyor.

Selvi Eren, İKV Uzman Yardımcısı