İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 NİSAN 2018

AB GÜNDEMİ: Cambridge Analytica: En Çarpıcı Dijital Skandal ve AB’nin “Ben Demiştim” Anı

Cambridge Analytica: En Çarpıcı Dijital Skandal ve AB’nin “Ben Demiştim” Anı

Bir yandan Suriye ve Ortadoğu coğrafyasının geneli, Tarantino filmlerindeki karşılıklı silah çekme sahnelerini aratmayacak çıkmazlara sahne olurken, diğer yandan Körfez bölgesi ve Pasifiklerde de kesinlikle sular durulmuyor. Bütün bu krizler sürerken, dijital alandaki bir şok dalgası, isim vermek gerekirse Cambridge Analytica ve Facebook skandalı, somut dünyaya dair yukarıda bahsi geçen tüm ateşli sorunları geri plana itti. Gelişmeler karşısında ise Avrupa Komisyonu, göğsünü gere gere “ben demiştim” tavrını takınmaktan geri durmadı.

Tarihin En Büyük Dijital Skandalı

Bu analizin konusunu oluşturan ve tüm dünyayı kasıp kavurmaya devam eden,  uluslararası basın kuruluşları ile siyasi çevrelerin gündeminin merkezindeki meseleyi tek cümleyle özetlemek mümkün: Facebook’ta kayıtlı 80 milyonun üzerinde bireyin kişisel verileri Cambridge Analytica adlı, İngiltere merkezli siyasi veri analizi ve danışmanlık şirketine satılmış. Korkutucu ama basit. Cambridge Analytica eski çalışanı Christopher Wylie’nin ifşasına dayanan Observer ve Times haberleri, skandalı kamuoyuyla derinlemesine paylaştığında Pandora’nın bu korkutucu ama basit kutusu çoktan açılmıştı.

SSCB doğumlu ABD vatandaşı, veri analizi uzmanı Aleksandr Kogan Facebook ile bilimsel amaçlarla yaptığı anlaşma gereği, bir uygulama üzerinden 300 bin kadar Facebook kullanıcısının Facebook’taki kişisel verilerine ulaşmış, bununla da kalmayıp tahmini rakamlara göre 87 milyon kullanıcının verilerini edinmişti. Buraya kadar aslında çok da sansasyonel bir durum yok. Facebook, sadece bilimsel/akademik amaçlarla olmak üzere daha önceleri de veri paylaşım anlaşmaları gerçekleştirdiğini; ama bunların kesinlikle ticari amaçlarla kullanılmadığını deklare etmişti. Nitekim Kogan vakasında, araştırmacı bir adım ileri giderek, edindiği kişisel verileri Cambridge Analytica adlı siyasi veri analizi şirketine satıyor ve o noktadan itibaren de hikâye yavaş yavaş Şeytanın Avukatı filmiyle Mr. No’lu James Bond filmi arası bir kıvama geliyor.

Cambridge Analytica, kurulduğu tarihten itibaren, çeşitli ülkelerdeki siyasilere kampanya desteği ve siyasi analizler sunan bir şirket olarak öne çıksa da portföyünde yıldızının parlamasını sağlayan dosya, ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim kampanyasına verdiği destek. Şimdi, parçaları birleştirince büyük resmi görmek çok da zor değil: Trump, Facebook, Cambridge Analytica.

Trump’ın kampanya stratejisinin en kurt mimarlarının başında gelen Steve Bannon, Cambridge Analytica’nın yönetim kurulunda yer alıyor; şirketin en büyük finansörü ise Trump’ın destekçilerinden, muhafazakâr Mercer ailesi. Dolayısıyla Cambridge Analytica’nın, satın aldığı Facebook kullanıcı verilerini Trump’ın ABD seçim kampanyaları için kullandığı; hatta bu veriler üzerinden kişiye özel ikna stratejileri öne sürdüğü biliniyor. Skandal da tam olarak bu gelişme üzerine patlak veriyor. Hâlihazırda zaten dijitalleşen dünyada gizliliğin, kişisel verilerin korunmasının her geçen gün daha da zorlaştığı, üçüncü taraflar ve çok çeşitli aktörlerin elinde yeni bir “petrole” dönüştüğü, hassasiyetlerin korkuların arttığı bir dönemde, Cambridge Analytica skandalı, tartışmaların köküne kibrit suyu döktü. Üstüne bir de Kogan ve Bannon’ın Rusya bağlantıları üzerine spekülasyonların gün yüzüne çıkmasıyla ortalık daha da karıştı. Çünkü bilindiği üzere ABD seçimlerine sosyal medya ve internet araçlarıyla Rus müdahalesi, geçtiğimiz iki yılda sıkça gündeme gelen meselelerdi.

Tüm bu tartışmalar, namlunun ucuna, Silikon Vadisi’nin en şöhretli yıldızını, Facebook‘un kurucusu Mark Zuckerberg’i yerleştirdi. Zuckerberg, Cambridge Analytica skandalından haberdar olmakla fakat müdahale etmemekle; platformun kullanıcılarının gizliliğini yeterli oranda koruyamamakla ve kişisel verileri ticari amaçlarla kullanmakla suçlanıyor. Suçlamalar, ABD Kongresinin ve Avrupa Komisyonunun üst perdeden tehditkâr tutumlarını artırmalarıyla daha da ciddiyet kazandı. Öyle ki, her iki kurum da Zuckerberg’i açıklamada bulunmak üzere huzurlarına çağırdı. Facebook hisselerinin önlenemez düşüşü de etkili olacak ki, Zuckerberg, ABD Kongresinin çağrısına yanıtsız kalmadı ve belki de ABD’nin yakın tarihindeki en medyatik Kongre Komite oturumları gerçekleşti.

Öncelikle belirtilmelidir ki iki gün süren komiteler kesinlikle bir yargılama niteliği taşımıyor. Kongre üyelerinin Zuckerberg’i makamlarına çağırma sebebi bir yandan kamuoyunu bilgilendirmek diğer yandan ise önümüzdeki dönemde konuya ilişkin gerçekleştirilecek yasama faaliyetlerine altyapı oluşturmak. İki gün süren sorgulama sürecine ilişkin şu satır araları dikkat çekti; Zuckerberg kesinlikle çok gergin. Facebook ve benzeri platformların merkezi şekilde regüle edilmesi, ihtimal dâhilinde ve siyasiler, dijitalleşme ile sosyal medya gibi 21’inci yüzyıl gelişmelerine ve bu alanlara ilişkin retoriğe hakim değil. Uluslararası basın kuruluşlarının sıkça gündeme getirdiği üzere, Zuckerberg’in kaçamak ve politik ifadeleri kadar ABD Kongre Üyelerinin, bahsi geçen konulara ilişkin bilgi ve farkındalık eksikliği dikkat çekti. Bu da, internet okur yazarlığının her toplumda ve her yaş aralığında ciddiyetle ele alınması gerektiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. ABD’de konunun daha çok su kaldıracağını söylemek mümkün. Nitekim, özellikle teknoloji devlerine karşı agresif ve toleranssız yaklaşımıyla meşhur AB kurumlarının meseleyi ele aldığına bakmak gerekir.

AB, Bu Resmin Neresinde?

Komisyonun Adalet, Tüketiciler ve Cinsiyet Eşitliğinden Sorumlu Üyesi Vera Jourova, Zuckerberg, ABD’de olduğu gibi kendilerinin de önüne gelmediği ve yüz yüze açıklamalarda bulunmadığı takdirde, Facebook’a güvenlerinin tazelenmeyeceğini Politico’nun yaptığı canlı söyleşide açıkça belirtti. Nitekim şimdiden ortada olan bir gerçek var ki; ne şimdi, ne böyle bir görüşme sırasında ne de sonrasında Zuckerberg bu krizi Avrupa’da, ABD’de olduğu kadar kolay atlatamayacak. AB, zaten tarihsel olarak da rekabet ve veri güvenliği alanında aldığı önlemlerle görüldüğü gibi teknoloji devlerini kontrol altında tutmakta ve bu alanda korumacı bir tutum sergilemekte kararlı. Son skandal da hem yaklaşımını onaylayan, perçinleyen bir nitelik taşıyor hem de “ben demiştim” deme hakkını Brüksel’e fazlasıyla veriyor. Çünkü AB, hem veri güvenliği düzenlemelerinin güncellenmesi müzakereleri ve çalışmaları sürerken hem de ABD ile veri paylaşımı anlaşmaları gözden geçirilirken transatlantiğin diğer yakasındaki paydaşları tarafından fazlasıyla eleştirilmişti. Güncel konjoktür, AB’nin korumacı ve kişi haklarını öne çıkaran yaklaşımının yanlış olmadığını açıkça ortaya koydu.

Zuckerberg de bunu net bir dille kabul etti ve mayıs ayında yürürlüğe girmesi öngörülen ileri seviye AB veri güvenliği standartlarını, tüm ülkelerdeki operasyonlarında örnek alacaklarını dile getirdi. AB’nin, geleceğinin belirsizlikler taşıdığı, popülizmle mücadele içerisinde olduğu, üyelerinde huzursuzlukların sürdüğü, mülteci kriziyle ve komşu coğrafyalarıyla boğuştuğu bir dönemde norm koyucu, küresel sistemi etkileyici yönünü kaybettiği sıkça dile getiriliyordu. Nitekim Cambridge Analytica skandalında tüm gözlerin AB standartlarına dönmesiyle; AB normlarının tüm paydaşlara sığınılacak liman gibi gelmeye başlamasıyla, Birliğin 21’inci yüzyılda da başat bir küresel aktör olmaya devam edeceği açıkça görüldü.

Ahmet Ceran, İKV Uzmanı