İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 HAZİRAN 2018

AB GÜNDEMİ: İtalya’da Sona Eren Koalisyon Çıkmazı

İtalya’da Sona Eren Koalisyon Çıkmazı

Popülizmin şekil verdiği son dönem Avrupa seçimlerinin en ses getirenlerinden biri şüphesiz AB’nin kurucu üyesi İtalya’daki genel seçimler oldu. 4 Mart 2018 tarihinde gerçekleşen genel seçimlerde popülist Beş Yıldız Hareketi (M5S) en çok oyu alan parti olurken, AB şüpheciliğiyle tanınan aşırı sağcı Lig üçüncü sırada yer aldı. AB için hayal kırıklığı, İtalya için ise yeni bir karmaşa anlamına gelen seçim sonuçları, popülist retorikler odağında birleşen iki partinin hükümet kuracağına işaret ediyordu.  Gelgitli geçen iki buçuk ayın sonunda, M5S ve Lig’in koalisyon kuracağını açıklamasıyla 18 Mayıs’ta öngörülerin doğrulandığı düşünüldü; en azından 27 Mayıs’a kadar. Luigi Di Maio ve Matteo Salvini, yaptıkları ortak açıklamada M5S üyesi 53 yaşındaki hukuk profesörü Giuseppe Conte’nin kurulacak koalisyon hükümetinin başbakanı olacağını açıklamıştı. Ancak AB yanlısı Cumhurbaşkanı Sergio Mattarella’nın avro karşıtı ekonomi bakanı adayı Paolo Savona’yı veto etmesi üzerine, Conte istifa etti.

Tahmin edildiği üzere M5S ve Lig koalisyonunun büyük tepkisine neden olan söz konusu durum, siyasi partilerin liderleri tarafından İtalyan demokrasisi üzerindeki Fransız ve Alman etkisi olarak tanımlanırken; İtalyan halkının isteğine karşı çıkıldığı vurgusu yapıldı. AB ve avro şüpheciliği çerçevesinde şekillenecek bir İtalyan hükumetinin ilk olarak İtalyan vatandaşları için bir tehdit olacağı görüşünü savunan Mattarella, Brüksel karşıtı bir koalisyon kurmayı hedefleyen Di Maio ve Salvini’nin hayallerini suya düşürecek gibiydi.

İtalyan Siyasetinde Bir Adım İleri İki Adım Geri

Yeniden içinden çıkılması güç bir koalisyon çıkmazına girildiği düşünülürken, İtalya siyasetinde her an her şeyin olabileceği gerçeği bir kez daha gözler önüne serildi. Nitekim Conte’den vazgeçmek istemeyen Di Maio ve Salvini, istifasını kabul etmedi ve yeni bir hükümet kadrosu oluşturarak listeyi tekrar Cumhurbaşkanı’na sunmasını istedi. Avro karşıtlığı sebebiyle İtalyan ekonomisini belirsizliklere sürükleme riski olan Paolo Savona dışında tüm kabineyi onaylayan Mattarella’ya AB’nin tek para birimini destekleyen bir ekonomi bakanını içeren bir hükümet listesi sunuldu. Sonuç olarak Mattarella, yeni hükümet listesini onayladı.

Şunu belirtebiliriz ki; AB açısından korkulan oldu: Başbakan olma hayalinden vazgeçerek, ortak bir zeminde buluşma kararı alan Di Maio ve Salvini, göç ve vergi konularında Brüksel’in kriterlerini takip etmeyeceklerine dair sinyaller veriyor. Öte yandan 28 Mayıs’ta yaptığı basın açıklamasında AB’nin değerlerinden uzaklaşan bir hükümetin karşısında duracağı mesajını veren Mattarella’nın çabuk pes etmesi, AB yanlıları cephesinde büyük bir hayal kırıklığı yarattı.

Mattarella’nın sınırlı etkisinin arkasında farklı gerekçeler olduğunu vurgulamak gerekiyor. Avro Alanı’nda yer alma kararını “tarihi bir hata” olarak nitelendiren bir ekonomi bakanının İtalyan ekonomisini kötü etkileyeceğini düşünerek verilen veto kararı, Di Maio ve Salvini tarafından abartılı tepkilerle karşılandı. Bu durumu parlamentoya taşıyacağını ve kararın Anayasa’nın 90’ıncı Maddesi’ne dayanarak “vatana ihanet” olarak tanımlanması gerektiğini açıklayan Di Maio’nun yanı sıra Salvini’nin kararın arkasında Fransa ve Almanya’nın olduğunu dile getirmesi İtalya’yı yönetmeye aday politikacıların paranoyasını fazlasıyla ortaya koyuyor. Merkezine AB politikalarını alan çatışmanın bir anda başrolü olan Sergio Mattarella, AB yanlıları tarafından bir kahraman olarak görülürken, AB karşıtlarının gözünde ülkesine ihanet eden biri haline geldi.

Di Maio ve Salvini’nin kararlarına müdahale eden Cumhurbaşkanı Mattarella’ya karşı verdikleri tepkinin ölçüsüzlüğünün ardında İtalyan halkından aldıkları desteğin olduğu şüphesiz. Nitekim mart seçimlerinden bu yana geçen zaman, İtalyan halkının mağduriyeti ve hak ettiğini yaşayamaması üzerine kurdukları suçlayıcı retoriğin desteklenme oranları üzerinde olumlu etkiler yarattığını gösterdi. Seçimlerde oyların yüzde 18’ini alan Salvini’nin desteklenme oranı mayıs ayındaki anketlere göre yüzde 25’e yükseldi. M5S’in lideri Di Maio ise seçimlerdeki yüzde 32 oy oranını korumaya devam etti. Bu haliyle İtalyan halkının çoğunluğunun desteklediği Di Maio ve Salvini ikilisinin, “Trumpvari” söylemleri daha fazla benimseyerek, İtalya’nın içinde bulunduğu krizi, kendi avantajlarına çevirdiğini söylemek mümkün.

Öte yandan AB yanlısı Cumhurbaşkanı ile AB şüpheci koalisyon ortaklarını karşı karşıya getiren avro konusunda kazanan taraf, AB’nin tek para biriminde kalmanın İtalya için önemini vurgulayan Mattarella oldu. İkinci hükümet listesinde AB’nin para politikalarını destekleyen 69 yaşındaki ekonomist Giovanni Tria, ekonomi bakanı adayı olarak gösterildi. Financial Times’ın 10 Haziran’da yayımlanan bir haberinde belirtildiği üzere Tria, yeni hükümetin avro politikalarına sadık kalma konusunda “hemfikir” olduğunu vurguladı. Yeni Ekonomi Bakanı’nın Birliğin tek para birimi konusunda herhangi bir fikir ayrılığı olmadığını dile getirmesi, uzmanlar tarafından koalisyon hükümetindeki çelişkilerden birisi olarak yorumlandı. Nitekim avroyu “insanlığa karşı işlenmiş ekonomik ve sosyal bir suç” olarak nitelendiren Salvini, katı bir avro karşıtı olarak biliniyor ve ekonomi bakanlığı veto edilen Paolo Savona, İtalya’nın yeni AB Bakanı.

İtalya’daki ekonomik sorunları beş ana başlık altında özetlemek mümkün: zayıf ekonomik büyüme ve düşük üretim, yüksek kamu borcu, genç işsizlik, bankaların geri alamadığı krediler ve son olarak düşük seviyedeki doğrudan yabancı yatırım. Her ne kadar Giovanni Tria, söz konusu sorunları çözmek için Birliğin ekonomik kriterlerinin takip edileceğini ifade etse de koalisyon hükümetinin “önce İtalyanlar” retoriği ekseninde şekillendirdiği popülist politikaları güvenilir bir imaj çizmiyor.

Şekil 1: İtalya’daki GSYH Büyüme Oranı (yüzde)

  Kaynak: https://tradingeconomics.com/italy/gdp-growth-annual

Şekil 2: Yıllara Göre İşsizlik Oranı

  Kaynak: https://tradingeconomics.com/italy/youth-unemployment-rate

Politik İstikrar: Bir İtalyan Ütopyası

1 Haziran 2018’de Cumhurbaşkanı tarafından onaylanan İtalya Cumhuriyeti’nin 66’ncı hükümetine bakacak olursak, iki ayrışma noktası olduğunu söyleyebiliriz: İlki politik skalanın sağ ve solunda yer alan politikacıların bir araya getirilmesi, ikinci ise hükümetteki isimlerin AB konusundaki fikir ayrılıkları. Nitekim son gelinen aşamada olaylar, AB karşıtlığı ve AB yanlılığı çatışmasında düğümlendi. AB yanlısı Demokratik Parti (PD) hükümeti döneminde cumhurbaşkanı olan Mattarella ile popülist ve AB şüpheci M5S ve Lig arasındaki fikir ayrılıkları, İtalya’daki krizlerin çözümüne dair iki ayrı uç noktayı temsil ediyor.

4 Mart seçimlerinin İtalya için Üçüncü Cumhuriyet’in başlangıcı olduğunu iddia eden M5S lideri Di Maio Kalkınma Bakanı olurken, katı bir göç karşıtı olan Lig lideri Salvini İçişleri Bakanlığı’na getirildi. Bu anlamda Salvini’nin Kuzey Afrika’dan kaçak olarak İtalya’ya gelen 500 bin göçmeni sınır dışı etmeyi öncelik haline getirdiğini açıklaması hiç şaşırtıcı değil. Yine de avroyu riske atacak bir ekonomi bakanı veto edilirken; AB’nin göç politikalarını kesinlikle uygulamayacağı açık olan, yabancı düşmanı Salvini’nin İçişleri Bakanı olmasına onay verilmesi çelişkili bir durum olarak görülebilir.

Göç karnesi zayıf olan AB’nin belki de İtalya’yı en az eleştirebileceği noktanın yabancı düşmanı bir iç politika olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumun arkasında ise Birliğin güvenliği esas alarak iltica politikalarında değişikliğe gitmesi yer alıyor. Bu bağlamda AB liderlerinin İtalya’daki popülist koalisyona dair endişelerinin ekonomik çerçevede şekillenmesi oldukça düşündürücü. Zira norm belirleyen konumunu kendi içinde kaybetmeye başlayan AB, savunduğu çok kültürlü ve liberal değerleri özellikle son dönemde serbest ticaret üzerinden yaymaya çabalıyor. ABD Başkanı Trump’ın uluslararası ticaret anlaşmalarından arka arkaya çekilmesine karşı atak olarak gelişen serbest ticaret vurgusu, Birliğin maruz kaldığı çok yönlü sorunları çözmede fazlasıyla yetersiz kalıyor. Kontrol edilemeyen göç, küreselleşmenin neden olduğu sosyo-ekonomik sorunlar ve küresel ısınma üçgenindeki günümüz krizleri siyaset sahnesinde radikal değişimlerin önünü açarken AB, hızlı ve etkili politikalar üretmede sıkıntılar yaşıyor. Bunun bedelini ise üye ülkelerde Birlik normlarını ve ortak politikalarını çözümden ziyade bir sorun olarak gören politikacıların yönetime gelmesiyle ödüyor. Bu bağlamda İtalya seçimlerinde sembolik bir darbe alan AB entegrasyonu, Birliği kuran ülke vatandaşlarının bile tepki gösterdiği bir proje olarak algılanma riski taşıyor.

İçinden çıkamadığı bir politik kaosta mahsur kalan İtalya’da kurulan koalisyon, gerçekleşmiş bir politik kurgu. Sistem karşıtı M5S ile milliyetçi Lig’in ülke yönetiminde söz sahibi olabilmek için Brüksel karşıtlığı odağında İtalyan demokrasisinin savunucuları rolüne bürünmesi, söz konusu politik kurgunun en çarpıcı göstergesi. Ancak “modern Zorro” olarak kendilerini konumlandıran Di Maio ve Salvini’nin İtalyan halkının sorunlarını çözmekten ziyade sorunlara yenisini ekleyeceğini öngörmek hiç de zor değil.

Selvi Eren, İKV Uzman Yardımcısı