İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 KASIM 2018

KÜRESEL GÜNDEM: ABD Ara Seçimleri: Mavi Dalga Yükseliyor

ABD Ara Seçimleri: Mavi Dalga Yükseliyor

6 Kasım 2018’de gerçekleşen ara seçimler, tahminleri doğrulayarak Demokratlar’ın Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elde etmesi, fakat Senato’yu Cumhuriyetçiler’in elinden alamamasıyla sonuçlandı. Beklentilerin paralelindeki sonuçların güzel sürprizler yaşattığını da unutmamak gerekiyor: Rekor sayıda kadın adayın yarıştığı ara seçimler bu sayede, kadın politikacıların ön plana çıktığı ve birçok ilke imza attığı tarihi bir gün olma özelliğini de kazanmış oldu (bkz. Tablo).

435 sandalyeli Temsilciler Meclisi’ndeki sandalye sayısını 220’ye çıkaran Demokratlar, 2010’dan yılından bu yana ilk defa meclisteki kontrolü ele geçirdi. 44’üncü ABD Başkanı Barack Obama yaptığı açıklamada, Demokratlar’ın rekabetçi gücünü takdir ederken; sonuçların demokratik sürece “taze kan getirdiğini” ifade etti. Cumhuriyetçi ABD Başkanı Donald Trump’ın yasalaştırmak istediği düzenlemelerin daha güçlü bir denetim ve denge mekanizmasından geçeceği anlamına gelen Demokratlar’ın Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğu, her ne kadar umulan “Mavi Dalga”yı yaratmamış olsa da 2020 seçimleri öncesi umut verici bir başarı olduğu konusunda herkes hemfikir.

Tablo: Yıllara Göre Temsilciler Meclisi ve Senato Kadın Adayları Sayısı


Kaynak: BBC, Center for American Women and Politics

Ufukta Daha Fazla Fikir Ayrılığı Görünürken…

ABD tarihinin popülaritesi en düşük olan (%42) Başkanı Donald Trump’ın en az 2020’ye kadar sürecek başkanlığı döneminde geri bildirim aşaması kabul edilen ara seçimler, Trump’ın özellikle göçmenler, sağlık ve vergiler konusundaki politikalarının yanı sıra dikkat çekici aykırı söylemlerinin etkisini ölçmek için önemli bir araç olarak görülüyordu. Bu anlamda beklenen sonuçların ortaya çıktığı seçimler, ABD Başkanı tarafından “müthiş bir başarı” olarak nitelendirilse de başkanlığının ikinci yarısının çok daha engebeli olacağına dair somut işaretler veriyor. Demokratların kontrolündeki bir meclisle ilk defa karşı karşıya gelecek olan Trump, kalan iki yılını siyasi gücünün zayıflayarak, tekrar seçilme ihtimalini azalttığı bir dönem olarak geçirebilir.

Seleflerinin aksine oy oranını artırma konusunda belirgin bir çaba harcamayan Trump’ın, göç ve dış politika konusundaki “America First!” yaklaşımıyla kendisine sadık bir kitle yaratmayı başardığı bir gerçek. Nitekim Senato’daki Cumhuriyetçi çoğunluğun bu sayede korunduğuna dair analizler yapılıyor. Ne var ki 2016 seçimlerinde Trump’a oy veren eğitimli ve zengin kesimin yürütülen politikalardan hoşnut kalmayarak Demokratlar’a oy vermesi, ara seçimlerde dikkat çekici bir özellik olarak ortaya çıkıyor. Bu bağlamda ilk iki yılda kendisine verilen oyların bir bölümünü kaybeden Trump’ın 2020’ye gelindiğinde Pensilvanya ve Arizona eyaletleri başta olmak üzere başkanlığını borçlu olduğu eyaletlerden umduğu kadar oy alamama ihtimali dile getirilmeye başlandı bile. Yine de ara seçimlerde Temsilciler Meclisi çoğunluğunu kaybeden ilk Başkanın Trump olmadığını unutmamak gerekiyor. 1993-2001 yılları arasında görev yapmış 42’inci ABD Başkanı Bill Clinton ile ABD’nin 44’üncü Başkanı Barack Obama ara seçimlerde Temsilciler Meclisi çoğunluğunu kaybetmiş ve buna rağmen tekrar seçilmeyi başarmıştı.

Başkanlık yarışına kıyasla çok daha az çekişme ve heyecanla takip edilen ara seçimlerde düşük katılım geleneği olsa da 2016 başkanlık yarışındaki hezimetten sonra Demokratlar, taktik yenilemeye odaklanmıştı. Bu anlamda Temsilciler Meclisi’nin tamamını ve Senato’nun üçte birini yenileyen ara seçimler, 2020 öncesi kritik bir adım olarak görülüyordu. Trump’a karşı yükselen eleştirel oyları çekmeye çalışan ve sandıklara gitmeyen seçmenleri hedefleyen Demokratlar, Trump’ın kadınlar hakkındaki açıklamalarının çektiği tepkiyi de kendi lehine kullanmış gibi görünüyor. Doğru taktiklerle kazanılan Temsilciler Meclisi’nin ardından analistler, Demokratlar’ın siyaset arenasındaki kartlarını doğru oynamaya devam etmesinin oldukça önemli olduğuna dikkat çekiyor.

Medyaya karşı “yalan haberle savaştığını” öne sürerek ciddi bir tavır alan Trump, son dönemlerde yürüttüğü politikalar ve yaptığı açıklamalar nedeniyle gelen eleştirileri sert bir şekilde cevaplandırma eğilimi gösteriyor. Göç konusundaki etik ve insancıl yönü eleştirilen politik kararlara ve söylemlere imza atan Trump’ın bir diğer hassas noktası ise 2016 yılı seçimlerine müdahale ettiği iddia edilen Rusya. 16 Temmuz 2018’de Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Helsinki’de görüşen Trump, seçim müdahalesiyle ilgili iddiaların gerçek olmadığını düşündüğünü belirterek, kendi istihbarat servislerini yalanlamıştı. Bu açıklaması nedeniyle çok ciddi bir tepkiyle karşılaşan ABD Başkanı, ertesi gün dilinin sürçtüğünü açıklamış; istihbarat servislerine %100 güvendiğini vurgulamıştı. Devamında ise Özel Yetkili Savcı Mueller'in sorumluluğunda yürütülen Rusya soruşturmasını bir cadı avına benzeten ve yasadışı olmakla suçlayan Trump, aslında özür dilemesinin gerçek fikirlerini yansıtmadığını göstermiş oldu. Bu bağlamda altındaki zeminin kaydığını fark etmeye başladığına dair sinyaller veren Trump’ın “bu ülkeyi ben yönetiyorum” odaklı ofansif tavrı, Demokratlar’ın eline aradığı kozu verebilir.

Ara seçimlerin ertesi günü bir basın toplantısı gerçekleştiren ABD Başkanı’nın, Demokrat adayları Amerikan halkı için bir tehdit olarak lanse etmesi ile Rusya ve göçmenler ile ilgili fikirleri sorulduğunda büründüğü kavgacı tavır yeni bir gündem yarattı. Özellikle CNN Muhabiri Jim Acosta ile yaşadığı tartışmayla basın mensuplarının eleştirilerine tahammülü olmadığını bir kez daha kanıtlayan Donald Trump, medyayla savaşan popülist bir lider olarak da dikkat çekiyor. Medyanın gücünü, çatışmacı retoriğini pekiştirmek amacıyla kullanan ve yöneltilen eleştirileri basın mensuplarının “kötü niyeti” olarak lanse eden Trump, Amerikan halkı için verdiği çok yönlü mücadelelerde her şeye ek olarak bir de “yalan haberlerle” savaştığı algısı yaratmaya çalışıyor. Bu algının ne kadar başarılı olacağı ise Demokratlar’ın ABD Başkanı’nın hassas noktaları üzerinde nasıl stratejiler belirleyeceğine bağlı olarak değişebilir.  

Son olarak söylemek gerekiyor ki; ülke politikasında radikal değişikliklere neden olmayan ara seçim sonuçları, 2016 seçimlerini yönlendiren göç odağındaki fikir ayrılıklarının hâlâ devam ettiğinin açık bir göstergesi. Bu bağlamda Donald Trump’ın “ya bizdensin ya da düşman” noktasındaki çatışmacı retoriğinin, küreselleşmenin getirdiği sosyo-ekonomik eşitsizliklerin paralelinde fikir ayrılıklarının derinleşmesine neden olması şaşırtıcı olmayacaktır.

Selvi Eren, İKV Uzman Yardımcısı