İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 OCAK 2019

KÜRESEL GÜNDEM: 2019’da Dünyayı Neler Bekliyor? Yakından Takip Edilmesi Gereken Önemli Gelişmeler

2019’da Dünyayı Neler Bekliyor? Yakından Takip Edilmesi Gereken Önemli Gelişmeler

2018'de yaşanan çok yönlü krizleri miras alan 2019 yılı, küresel konjonktürde yakından takip edilmesi gereken politik ve ekonomik gelişmelerin baş döndürücü hızıyla geçecek gibi görünüyor. Soğuk Savaş döneminin bitişinin 30’uncu yıldönümünün kutlanacağı 2019 yılına, Birleşik Krallık’ın Brexit’le AB’den ayrılmasından ABD’nin Suriye’den çekilmesine, AP seçimlerinden Ukrayna’daki devlet başkanlığı seçimlerine kadar birçok uluslararası olay damgasını vuracak. Genel olarak çıkmaz sokağa giren Brexit müzakerelerinin 29 Mart 2019 tarihinde olması öngörülen çıkışa yaklaşırken bilinmezlikler, Trump'ın küreselleşmeye karşı başlattığı mücadelenin bir adımı olan ticaret savaşları, göçmen karşıtı popülist retoriklerin Amerika ve Avrupa kıtasındaki gündemi şekillendirmesi, AB'nin 2020 sonrası Birleşik Krallık'ın yer almadığı bütçe önerisinin yarattığı tartışmalar, Türkiye-AB ilişkilerindeki gerilemelerin şekillendirdiği bir yıl olan 2018, yılbaşında ortaya atılan olumlu senaryoların üzücü bir şekilde gerçekleşmediği bir talo çizdi. Parametrelerin değişme hızının ivme kazandığı 2018'in bu yönünün 2019 yılında da devam edeceğini öngörmek zor değil. Bu zor dönemde, AB’nin temelini oluşturan ve aslında Avrupa değerleri olmanın ötesinde evrensel değerler olan insan hakları, demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğüne sahip çıkmaya ve bu değerleri korumaya almaya her zamankinden de fazla ihtiyaç var.Türkiye gibi kritik bir coğrafyada yalnız bölgesi için değil, tüm dünya için önemli olan bir ülkenin AB’ye yakınlaşması, kuşkusuz ki hem AB’yi güçlendirecek hem de bölge için bir motivasyon kaynağı olacaktır. Tüm zorluklara rağmen bu idealin bırakılmaması ve AB’ye entegrasyon için çalışılması 2019 yılında da önemini koruyan bir amaç olacak.

Bu yılkı bültenimizin ilk sayısında 2019'da takip edilmesini önemli bulduğumuz  gelişmeleri ele aldık. İKV uzmanları bu gelişmelere dair  gelecek senaryolarını ve küresel konjonktürdeki önemini sizler için yorumladı. 

1) Avronun 20'nci Yılı

2019, AB’nin ortak para birimi avronun kullanılmaya başlanmasının 20’inci yılı oluyor.  1 Ocak 1999 tarihinde 11 AB Üyesi Devlet döviz kurunu sabitlemiş, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankaları sistemi içinde ortak bir para politikası uygulamaya karar vermiş ve ortak para birimi olan avroyu kullanmaya başlamıştı. Avro başlangıçta mali piyasalarda ve bankalarda kullanılan bir elektronik para birimi olarak kullanılıyordu. Ancak 3 yıl içinde banknot ve madeni paraların da dolaşıma girmesiyle avro, somut bir kimliğe büründü. 2019 itibarıyla avro, 19 Üye Devlet’te 340 milyondan fazla Avrupalı tarafından kullanılıyor. Üye Devletlerin yanında Karadağ, Kosova, Andorra, Monako, San Marino ve Vatikan’da da avro kullanılıyor. Üye devletler arasında kur farklılıkları ve rekabetçi devalüasyon uygulamalarını ortadan kaldıran avro, tek bir paranın kullanıldığı ortak bir piyasa düzeni oluşturdu. Aynı zamanda avro, Avrupa bütünleşmesinin en önemli sembolleri ve kazanımlarının başında geliyor. Kamuoyu araştırmaları Avro Alanı’nda vatandaşların 3/4’ünün avroya güven duyduğunu gösteriyor.

Avronun ilk 20 yılı oldukça hareketli geçti. Özellikle 2008 küresel mali krizi Avro Alanı’nın dayanıklılığını sınayan bir krizler silsilesine yol açtı. Özellikle Yunanistan’ın içine girdiği mali kriz, bu ülkenin Avro Alanı’ndan çıkması tartışmalarını da beraberinde getirdi. Sonunda bu alternatif gerçekleşmedi ve Yunanistan, kemer sıkma önlemleri ve kurtarma paketleri ile krizi aşmayı başardı. AB ise Avro Alanı’nın krizlere dayanıklı olmasını sağlamak ve krizleri önlemek için Üye Devletler arasında mali uyum ve koordinasyonu güçlendirecek bir dizi önleme imza attı. Buna rağmen yüksek borçluluk oranları, bankacılık sisteminin kırılganlığı gibi sorunlar, Avro Alanı’nın dayanıklılığını etkilemeye devam ediyor. Avro Alanı’nın daha nice 20 yıllara ulaşması için parasal birliğin yanında Mali Birlik ve Bankacılık Birliği ayaklarını da tamamıyla gerçekleştirmek gerekiyor. 2019 geçtiğimiz yıl Avro Alanı’nın reforme edilmesi ile ilgili planların uygulamaya koyulacağı yıl olacak. AP seçimleri, AB kurumlarında nöbet değişimi ve artan popülizm ve yükselen milliyetçilik ortamında Avro Alanı’nın kapsamlı reformunun gerçekleştirilmesi ise oldukça zor gözüküyor.

Doç. Dr. Çiğdem Nas, İKV Genel Sekreteri

2) AB’nin Geleceğine Açılan Kapı: AP Seçimleri

Birleşik Krallık radikal bir karar değişikliği yapmadığı sürece 29 Mart 2019 itibarıyla yoluna 27 üyeyle devam edecek olan AB’nin bir sonraki sınavı da 23-26 Mayıs günlerinde yapılması planlanan AP seçimleri olacak. AB kurumlarının deri değiştireceği yıl olması sebebiyle büyük bir heyecan aynı zamanda da endişeyle beklenen 2019 aynı zamanda, bir adım ileri iki adım geri Brexit müzakereleri, AP’nin Macaristan’a karşı 7’nci Madde’yi başlatma kararı,  İtalya’daki aşırı sağcı ve göç karşıtı Salvini önderliğindeki popülist koalisyon ve politika alanlarının 2020 sonrasındaki bütçe tartışmaları olarak özetlenebilecek 2018’in ana gündem maddelerini de miras alıyor. Tüm bu gündem maddeleri ve çok daha fazlasıyla yenilenen Parlamento ve dolayısıyla Komisyon ile mücadele edecek olan AB’nin 2017’nin mart ayında ortaya koyulan 5 gelecek senaryosuna yeniden odaklanacağını öngörmek mümkün.  Ancak popülist ve göç karşıtı görüşlerin şekillendirmesi muhtemel seçimlerin sonucunda ortaya çıkan yeni yapının politika alanlarının geleceğine dair kritik eleştirileri olacağı düşünüldüğünde senaryoların yorumlanma tarzı değişebilir.

8 grubun yer aldığı AP’deki 751 koltuğun 217’sini elinde tutan Avrupa Halk Partisi (EPP) Parlamentodaki en büyük ve etkili grup olarak konumlanıyor. İtalya, Macaristan ve Polonya liderlerinin öncülüğünde AB şüpheci ve popülist görüşlerin hâkim olduğu yeni bir Avrupa ideali, Birliğin defacto liderliğinin Fransa-Almanya ekseninden sapmasını hedefliyor. Bu hedefin yansımalarının görülmesi beklenen EPP’nin AP’deki çoğunluğu koruyup korumayacağı hakkında birçok soru işareti olsa da ulusal seçimler çizgisini takip eden Parlamento seçimlerinde de son sözü yine göç politikaları söyleyecek. Giderek güç kazanan göç karşıtlığı ve medyanın başrolüyle pekiştirilen göçmen korkusunun, AP’deki gruplara oy verirken temel yönlendirici olacağına dair analizler paylaşılırken; AB politikalarının yeni bir dönüşüm sürecine gireceği öngörülüyor.

Selvi Eren, İKV Uzman Yardımcısı

3) Yeni AB Liderliği ve Üst Düzey Atamalar

23-26 Mayıs tarihlerinde gerçekleşecek AP seçimleriyle birlikte, AB liderliği de yenilenecek ve AB kurumlarındaki üst düzey görevlere yeni isimler atanacak. AB’de yürütmenin başı olan Avrupa Komisyonu Başkanlığı bu üst düzey atamalardan en önemlisi. Yeni Komisyon Başkanı ve oluşturacağı kabine, Kasım 2019’da Jean-Claude Juncker’den bayrağı teslim alarak, 5 yıl boyunca görevde kalacak. Yeni Komisyon başkanının belirleyeceği siyasi öncelikler, Komisyon üyeleri ve sorumlu olacakları dosyalar, özellikle genişleme dosyasının konumu, Türkiye ve Batı Balkan ülkeleri için önem taşıyor.

2014 yılında ilk kez uygulanan ve en fazla oyu alan Avrupa Halklar Partisi’nin (EPP) adayı Jean-Claude Juncker’i Avrupa Komisyonu Başkanlığı koltuğuna taşıyan Spitzenkandidaten (öncü adaylar) sisteminin de kaderi bu yıl belli olacak. Fransa Cumhurbaşkanı Macron başta olmak üzere Hollanda, Polonya, Çekya, Macaristan, Litvanya, Slovakya ve Portekiz’in liderleri Spitzenkandidaten sistemine karşıtlıklarıyla biliniyor; ayrıca bu sistemin ulusal hükümetlerin üst düzey atamalardaki rolünü kısıtladığı ve en büyük siyasi gruplara muazzam bir etki gücü verdiği sesleri de yükselmeye devam ediyor.

AP seçimlerinde ana akım partilerin güç kaybedeceği tahmin edilse de, anketler AB genelindeki en büyük siyasi grup olan EPP’nin bu yıl da AP seçimlerinden galip çıkacağına işaret ediyor. EPP’nin Komisyon Başkanlığı adayı, grubun AP’deki başkanı Bavyeralı siyasetçi Manfred Weber’in, devlet yönetiminde yeterli tecrübeye sahip olmamasının yanı sıra hukukun üstünlüğü alanındaki tartışmalı siciliyle eleştirilerin hedefi haline gelen Macaristan Başbakanı Orbán’ın partisi Fidesz’in EPP’den atılması konusundaki çelişkili tutumu nedeniyle AB liderlerinin onayını alması zor görünüyor. Weber’in onay alamaması olasılığı ise AB’nin Brexit Müzakerecisi emektar siyasetçi Michel Barnier’yi ön plana çıkarıyor.

AB’nin zirvesindeki bir diğer görev değişikliği de AB Konseyinde aralık ayı başında gerçekleşecek.  Siyasi gruplar, büyük ve küçük üye ülkeler, doğu ile batı ve cinsiyetler arasında dengeyi sağlama arayışının etkili olacağı bir ortamda, Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği, Avrupa Merkez Bankası Başkanlığı gibi diğer üst düzey makamlara getirilecek isimlerin belirlenmesine bağlı olarak AB liderleri arasında gerçekleşecek pazarlıklar neticesinde netleşecek bu isim, iki buçuk yıl süreyle görev süresi bir kez yenilenmek suretiyle Konsey Başkanlığı’na getirilecek. AB Konseyi Başkanlığı’nı Donald Tusk’tan devralacak isim, Avro ve AB Zirvelerine başkanlık ederek kilit önemdeki konularda AB27 arasında uzlaşıyı sağlamaktan ve AB’nin dış temsilinden sorumlu olacak.

Yeliz Şahin, İKV Kıdemli Uzmanı

4) Avrupa Kıtasının Bitmeyen Seçim Ajandası: Sırada Ukrayna ve Polonya

2015 yılından bu yana Hukuk ve Adalet Partisi’nin (PiS) yönettiği Polonya’da sonbahar ayında gerçekleşecek genel seçimlerin AB’nin gözünü kırpmadan izleyeceği diğer bir seçim olacağına kuşku yok. 21 Ekim 2018 tarihinde gerçekleşen yere seçimlerde yine çoğunluğu elde eden PiS, 2019 genel seçimlerinde de kazanması en muhtemel aday olarak AB’nin illiberal demokrasiyle olan mücadelesinin henüz yeni başladığını gösteriyor. Jaroslaw Kaczynski’nin liderliğindeki PiS, ülkedeki hukuk sistemini zayıflatarak kontrol altına alma adına çeşitli düzenlemeler yapması sebebiyle uzun zamandır Avrupa Komisyonu tarafından dikkatle takip ediliyordu. Nitekim devamında 20 Aralık 2017 tarihinde 7’nci Madde’nin Polonya aleyhine başlatılmasını öneren kararı alındı. Birliğin liberal değerlerini alenen ihlal eden üyelerin Konseydeki oy hakkını askıya almayı öneren 7’nci Madde, Kaczynski Polonya’sının muhalefetin bastırıldığı, medyanın sansürlendiği ve hukukun üstünlüğüne aykırı düzenlemelerin yapıldığı bir üye ülke olması sebebiyle bir uyarı niteliği taşımıştı.

AP seçimlerine hazırlanılan bir dönemde Kaczynski,  İtalyan İçişleri Bakanı Salvini ile 9 Ocak günü görüşerek göç ve AB şüpheciliği konularındaki ortak noktaları üzerinden Fransa-Almanya ikilisine alternatif oluşturma konusunda fikir alışverişinde bulundu.  Birliğe “Avrupa baharını” getirme taahhüdünde bulunan liderlerin AB’nin geleceğine dair popülist retoriklerinin Polonya’daki genel seçimleri ne derece yönlendireceği konusunda ise farklı görüşler ortaya koyuluyor. Nitekim kan kaybetmeye başladığı söylenen PiS, AP seçimlerinden sonra gerçekleşecek olan genel seçimlerde çoğunluğu elinde tutmayı başaramayabilir. 25 Ekim 2015 tarihinde gerçekleşen son genel seçimlerde aldığı %37,58’lik oy oranıyla parlamentoda (Sejm) 242 sandalye elde eden PiS, Senato’daki 100 sandalyenin 61’ini kazanmıştı.

Hem AB hem de Polonya için önem taşıyan diğer bir seçim, Doğu Ortaklığı ülkesi Ukrayna’da gerçekleşecek. Polonya’nın oynadığı aktif rolle birlikte AB ile altı Doğu Avrupa ve Güney Kafkasya ülkesi arasında 2009 yılında temelleri atılan ortaklık, ekonomik entegrasyon, kültürel yakınlaşma, enerji alanında işbirliği eksenindeki kurgusuyla söz konusu ülkeleri Rusya etkisinden kurtarma amacı taşıyor. 31 Mart 2019 tarihinde gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri, AB ile Ortaklık Anlaşması bulunan Ukrayna’nın AB’nin komşuluk politikasındaki kritik önemini bir kere daha gün yüzüne çıkarıyor. Yolsuzluk, politik ve ekonomik belirsizliklerin belirlediği güncel konjonktür paralelinde şu anki Cumhurbaşkanı Petro Poroshenko, eski Başbakan Yulia Tymoshenko ve eski Savunma Bakanı Anatoliy Hrytsenko’nun aday olduğu cumhurbaşkanlığı yarışı beklendiği üzere Rusya-AB çatışması ekseninde şekillenecek. Özellikle Mart 2014’te Ukrayna’ya ait olan Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesi ve sonrasında Ukrayna’nın doğusunda yaşanan çatışmalarda 10 binden fazla insanın ölmesinin ardından ülkede Rusya yanlısı ve AB yanlısı iki cephenin daha da görünürlük kazandığını hatırlatmak gerekiyor. Rusya etkisinin politik arenada sürekli olarak var olması sebebiyle hassas dengeler içeren AB-Ukrayna ilişkileri, AB liderlerinin 31 Mart seçimlerini nefeslerini tutarak izleyeceğine dair ipuçları taşıyor.

Selvi Eren, İKV Uzman Yardımcısı

5) 2019’da ABD’yi ve Trump’ı Ne Bekliyor?

ABD, 2019 yılına federal hükümetin kapanmasına sebep olan krizle girdi. Başkan Trump’ın Meksika sınırına inşa etmek istediği duvar için Kongreden 5 milyar dolar ek bütçe istemesi ve bunun Demokratlar tarafından reddedilmesi üzerine hükümet kapandı. Kısaca belirtmek gerekirse federal hükümetin kapanması, acil ve zaruri nitelikte olmayan kamu çalışanlarının zorunlu ücretsiz izne çıkarılması ve birçok devlet programının askıya alınması anlamına geliyor. Daha şimdiden ABD tarihinin en uzun süreli federal hükümet kapanmasını yaşayan Trump yönetimini 2019 yılında zorlu bir gündem bekliyor. Öncelikle 2018 sonunda yapılan ara seçimlerde Kongrenin Temsilciler Meclisi kanadında Demokratların üstünlüğü ele geçirmesi, bir yandan ABD Başkanı Trump’ın siyasi ajandasını hayata geçirmesini zorlaştıracakken; öte yandan hakkında giderek daralan soruşturma çemberinden çıkıp çıkamayacağı, ilk dönemini tamamlayıp tamamlayamayacağı sorularını artırıyor.

Seçimler sonrası Kongrenin yemin töreninden yansıyan ve Cumhuriyetçiler ile Demokratları gösteren o meşhur fotoğraf aslında ABD içerisinde giderek derinleştiğinden dem vurulan kutuplaşmayı gün yüzüne çıkarıyor. 10 Ocak 2019 tarihinde yayımlanan bir kamuoyu araştırması 10 ABD vatandaşından sadece 4’ünün Başkan Trump’ın başkanlık görevini yürütme biçimini beğeniyor. 2020 yılında başkanlık seçimleri olacağı düşünüldüğünde, 2019 Trump’ın azledilmezse ikinci defa aday olup olamayacağının belli olacağı, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında yeni adayların sivrilmeye başlayacağı ve Cumhuriyetçi Parti içerisinde bölünmenin yaşanıp yaşanmayacağının görüleceği bir yıl olacak.

Uluslararası ajandada ise 2019’da ABD-Çin ticaret savaşları, Ortadoğu politikası ve Suriye’den çekilme kararı var. Öncelikle ABD-Çin arasındaki ticari gerilimle ilgili olarak herkes gözünü taraflar arasındaki müzakerelerin sonlanacağı 1 Mart tarihine dikmiş durumda. Uzlaşıya varılamaması durumunda hâlihazırda demir ve çelik ürünlerine uygulanan vergilerin başka ürünlere yaygınlaştırılması gündeme gelecek. Öte yandan Trump tarafından açıklanan Suriye’den ABD askeri gücünün çekilmesi kararının ne hızla uygulanacağı soru işaretleri içeriyor. Son olarak göreve gelmesinin ardından geçen 2 yılda AB ile ilişkilerinde züccaciye dükkânındaki fil gibi davranmaktan çekinmeyen Trump, Komisyon tarafından hazırlanan yeni TTIP önerisine çomak sokmazsa transatlantik ilişkilerde havanın yumuşamasını sağlayabilir.

Çisel İleri, İKV Araştırma Müdürü

6) Birleşik Krallık’ta Brexit Karmaşası Devam Edecek

Birleşik Krallık 23 Haziran 2016'da yapılan referandumda %48'e karşı %52 oy oranıyla AB'den ayrılma kararı almıştı. Yapılan müzakerelerin ardından hazırlanan Anlaşma, 25 Kasım 2018 tarihinde AB liderleri tarafından kabul edildi. Birleşik Krallık'ın AB üyeliğini 29 Mart 2019’da sona erdirecek olan Londra ve Brüksel arasındaki Anlaşma'nın, Birleşik Krallık Parlamentosu ve AP tarafından da onaylanması gerekiyor. May, Anlaşma'yı 15 Ocak 2019 tarihinde Parlamentoya sundu; ancak Anlaşma Avam Kamarası’nda 202 oya karşı 432 oyla reddedildi. Bilindiği üzere hiçbir partinin çoğunlukta olmadığı Parlamentoda, Birleşik Krallık’ın 45 yıllık AB üyeliğini sonlandıracak anlaşmaya dair farklı görüşler var. Birleşik Krallık Başbakanı'nın “en iyi şartlar bu” dediği Anlaşma'ya Brexit yanlıları, ülkeyi AB'ye mahkûm edecek gerekçesiyle karşı çıkıyor. Brexit karşıtları ise “AB'nin kurallarına tabi olacaksak zaten çıkmamızın bir anlamı yok” diyerek Brexit'ten vazgeçilmesini istiyor.

Başbakan Theresa May’in AB ile vardığı Brexit Anlaşması'nın Birleşik Krallık Parlamentosundan "hayır" oyu alması ile beraber bundan sonrasına dair ortaya dört seçenek çıkıyor. Birinci seçenek tekrar müzakerelere başlanması ve AB’nin Anlaşma ile ilgili şartların değiştirilmesi konusunda ikna edilmesi. Ancak Başbakan May ve AB yönetiminin açıklamalarına göre, Anlaşma üzerinde yeniden müzakere yapmak mümkün değil. Gerek AB gerekse Birleşik Krallık yeniden müzakereye kapıyı kapatırken geriye üç seçenek kalıyor: Anlaşmasız bir ayrılık, Brexit’in iptali ve yeni bir referandum gerçekleştirilmesi.

Anlaşmasız ayrılık bunlar arasında en kötü seçenek olarak görülüyor; ancak ihtimal dâhilinde ve hem Londra hem Brüksel bu senaryoya göre önlemler almaya başladı bile. Mart 2019'da bir uzlaşmaya varılmamış olması halinde Birleşik Krallık’ta ciddi bir panik ve ekonomik kriz yaşanabilir. Özellikle Birleşik Krallık’ı olumsuz etkileyecek olan anlaşmasız Brexit, ülkede kâbus senaryosu olarak görülüyor.

Brexit'in ertelenmesi, bu konuda yeniden bir referanduma gidilmesi ve hatta bütünüyle iptali gibi seçenekler de masada bulunuyor. Bilindiği üzere AB’nin en yüksek yargı organı olan ABAD, 10 Aralık 2018 tarihinde Birleşik Krallık’ın AB'den ayrılmayı tek taraflı olarak iptal edebileceğine hükmetmişti. Divan, ayrıca AB'den ayrılmaktan vazgeçme kararının da demokratik bir şekilde alınması gerektiğine dikkat çekmişti. Her ne kadar Theresa May'in hükümeti Brexit'ten vazgeçmeye niyetli değilse de ABAD’ın bu kararı Anlaşma'nın Parlamentoda kabul edilmemesi nin ardından, olası seçeneklerden biri olarak gösterilen ikinci Brexit referandumunun yolunu açabilir. Bilindiği üzere Birleşik Krallık’ta AB üyeliği konusunda yeni bir referandum yapılması için kampanya yürüten gruplar bulunuyor.

Özetle, 2019 yılında Birleşik Krallık’ı yoğun bir siyasi gündem bekliyor. Şüphesiz ki Brexit süreci Birleşik Krallık’ı daha fazla bölünmeye ve belirsizliğe itecektir. Brexit anlaşmasının parlamentoda reddedilmesinin ardından İşçi Partisi’nin May hükümeti hakkında bir gensoru vererek, hükümeti düşürmesi ihtimali bulunuyor. Bilindiği üzere muhalefetteki İşçi Partisi'nin Lideri Jeremy Corbyn, Başbakan Theresa May hükümetine karşı güvensizlik oylaması talep ettiğini hâlihazırda açıklamış durumda. Hükümetin düşüp tekrardan bir hükümetin kurulması için yapılacak olan güven oylamasında tüm muhalefetin yansıra Muhafazakâr Parti içindeki vekillerin de oylamada karşı oy kullanması bekleniyor. Her ne kadar hükümeti dışarıdan destekleyen Kuzey İrlanda partisi Demokratik Birlik Partisi (DUP)  güvensizlik oylamasında May'i destekleyeceğini açıklasa da eğer May hükümeti güvenoyu almakta başarılı olamazsa yeniden seçime gidilmesi gündeme gelebilir.

Emre Ataç, İKV Uzman Yardımcısı

7) AB’nin 2021-2027 Çok Yıllı Mali Çerçevesi AB’nin Geleceğini de Şekillendirecek

Çok Yıllı Mali Çerçeve olarak adlandırılan AB’nin uzun dönemli bütçesi, 7 yıllık dönemler kapsamında ve yıllık planlar dâhilinde Birliğin mali kaynaklarının kullanılması için istikrarlı bir yapı oluştururken; aynı zamanda harcama öncelikleri ve farklı kategoriler için yıllık azami tutarlar belirliyor. Bu sayede kaynakların politik öncelikler doğrultusunda etkili şekilde kullanılması sağlanıyor. 2014-2020 Çok Yıllı Mali Çerçevesi’nin sona ermesini takiben AB’nin uygulamaya başlayacağı 2021-2017 Çok Yıllı Mali Çerçevesi’nin planlaması çalışmaları hâlihazırda devam ediyor.

2021-2027 Çok Yıllı Mali Çerçevesi, AB’nin geleceği açısından da oldukça önem taşıyor. Bilindiği üzere, 2017’de AB’nin gelecek 10 yılda nasıl bir yapı içinde olacağı ve buna ilişkin senaryolar kapsamında hangi politikalara öncelik vermesi gerektiği üzerine çalışmalar yürütülmeye başlanmıştı. Avrupa Komisyonunun 1 Mart 2017 tarihinde yayımladığı Avrupa’nın Geleceğine Dair Beyaz Kitap’ın yayımlanmasını takiben AB’nin temel politika alanlarında AB’nin geleceğine ilişkin düşünce ve tartışmalar başlatıldı. Bu kapsamda bu alanlarda yol haritası oluşturulması amacıyla hazırlanan düşünce belgelerinden AB’nin Finansmanının Geleceğine İlişkin Düşünce Belgesi ile AB’nin gelecekteki finansman imkânları ve bütçesinin şekillendirilmesine dair öneriler ortaya koyuldu.

Söz konusu düşünce belgesi ile gelecek dönemde AB’nin geleceğini etkilemesi öngörülen önemli gelişmeler doğrultusunda AB bütçesinin şekillendirilmesi gerektiği ortaya koyuldu. Bu kapsamda Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasıyla AB bütçesinde ortaya çıkacak mali boşluğun da dikkate alınarak Birliğin daha az kaynakla daha fazla alanı finanse etmesinin gereğine dikkat çekildi. Bu doğrultuda giderek önem kazanan göç yönetimi, iç ve dış güvenlik ve savunma gibi alanlarda AB’nin daha önemli roller üstlenmesinin yanı sıra insani yardım ve kalkınma; dış yatırımlar; iklim değişikliği ile mücadelede öncü rol oynaması; ayrıca küresel arenada rekabet gücünün artırılması; bilim ve araştırmaya öncelik vermesi üzerinde duruldu.  

Bütçe prosedürü kapsamında Avrupa Komisyonu 2 Mayıs 2018 tarihinde 2021-2027 dönemi Çok Yılı Mali Çerçeve tasarısını modern, dengeli ve adil bütçe hedefiyle sundu. Ardından alt başlıkları içeren 37 sektörel bütçe programı detaylı olarak görüşmelere açıldı. Böylece AB Konseyi ve AP’nin bütçe görüşmeleri de başlamış oldu.  AB Konseyinin Bulgaristan ve Avusturya Dönem Başkanlıkları sırasında görüşmeler hızla devam etti. Yeni Çok Yıllı Mali Çerçeve kapsamında AB’nin güncel ve gelecekte yaşayacağı zorluklara somut cevaplar veren, modern ve dengeli bir bütçe olması için inovasyon, dijital ekonomi, iklim değişikliği ile mücadele ve çevrenin korunmasının yanı sıra, göç ve sınır yönetimi ve güvenlik, savunma ve dış eylem dâhil olmak üzere kilit alanlara mali kaynakların artırılarak bütçenin modernize edilmesi planlanıyor. Aynı zamanda Ortak Tarım Politikası ve Uyum Politikası’nın AB’nin geleceği için önemli rol oynamaya devam etmesi isteniyor. Öte yandan AB’nin gelecek dönem uzun vadeli bütçesinin daha basit ve daha şeffaf olmasının yanı sıra dünyadaki hızlı değişimlere cevap verebilmesi amacıyla esnek olması hedefleniyor.

Önümüzdeki dönemde yeni Çok Yıllı Mali Çerçeve’nin tamamlanması çalışmalarına AB Konseyi Romanya Dönem Başkanlığı’nda hız verilecek. Bu kapsamda 2021-2027 Dönemi Çok Yıllı Mali Çerçeve’nin, 9 Mayıs 2019 tarihinde gerçekleşecek AB Konseyi Sibiu Zirvesindeki görüşmelerde ilerleme sağlanarak AP ile yakın iş birliği içinde en geç 2019’un ekim ayına kadar AB Konseyinde varılacak anlaşmadan sonra yıl sonuna kadar kesinleştirilmesi ve nihayetinde AP’nin onayından geçirilmesi öngörülüyor.

Sema Gençay Çapanoğlu, İKV Kıdemli Uzmanı

8) G20’de Japonya Dönemi: Ülkedeki En Geniş Katılımlı Zirve Kapıda

Hayata geçirilişinin 10’uncu yılında ilk defa Güney Amerika kıtası tarafından üstlenilen G20 Dönem Başkanlığı kapsamında 30 Kasım-1 Aralık 2018 tarihlerinde Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te 13’üncü G20 Zirvesi düzenlendi. “Adil ve sürdürülebilir bir kalkınma için fikir birliği sağlamak” temasıyla yürütülen Arjantin Dönem Başkanlığı’nın öncelik alanları; işin geleceği, kalkınma için altyapı ve sürdürülebilir gıda geleceğiydi. G20 Buenos Aires Zirvesi’nin ardından yayımlanan Liderler Bildirgesi’nde söz konusu öncelik alanlarının yanı sıra toplumsal cinsiyet eşitliğinin de G20 Ajandası’nın bir parçası haline getirilmesi dördüncü öncelik olarak yerini aldı. Buenos Aires Zirvesi’nin ardından 1 Aralık 2018 tarihinde dönem başkanlığı Japonya’ya geçti.

Japonya’nın ilk defa üstlendiği bu görev kapsamında 14’üncü G20 Zirvesi, 28-29 Haziran 2019 tarihlerinde Osaka şehrinde gerçekleşecek. Batı Japonya’nın ekonomik, kültürel ve ulaşım merkezi olarak nitelendirilen Osaka, ülkenin aynı zamanda ikinci büyük ekonomik bölgesi olan ve Japonya GSYH’sinin %15’ini üreten Kansai’nin en büyük şehri. Zirve ile eş zamanlı olarak maliye bakanları ve merkez bankası başkanları toplantısı, dışişleri bakanları toplantısı ve bakanlar düzeyinde diğer toplantılar, Osaka dışında ülkenin 8 farklı şehrinde düzenleniyor olacak. Bu sebeple G20 Dönem Başkanlığı, Japonya’yı ve ülkenin farklı bölgelerini dünyaya yakından tanıtmak için bir fırsat olarak görülüyor.

Dönem başkanlığı süresince Japon Hükümeti, uluslararası toplumun karşı karşıya kaldığı birçok zorluğu çözmek için güçlü bir liderlik vasfı sergilemeye kararlı. Bu kararlılık, Japonya’nın G20 Dönem Başkanlığı’nı devralmasının ardından yayımladığı mesajda Başbakan Shinzo Abe’nin de belirttiği üzere, 14’üncü G20 Zirvesi’nin ülkede bugüne kadar düzenlenmiş en geniş katılımlı zirve özelliği taşıyacak olmasından da kaynaklanıyor.

Japonya’nın bir yıl sürecek olan G20 yolculuğunda serbest ticaretin desteklenmesi, sosyal problemlerin çözümü ve insanı merkeze koyan kapsayıcı ve adil bir toplum yaratılması için bilim ve teknolojinin teşvik edilmesi gündemde olacak. Ayrıca küresel sağlık, iklim değişikliği, yaşlanan toplum, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, uluslararası kalkınma ve Arjantin Dönem Başkanlığı’nda da yer alan kalkınma için altyapı konularının Japonya’nın öncelikleri arasında olması bekleniyor. Bu bağlamda ekonomik büyümenin ekolojik sürdürülebilirlik ile el ele yürüdüğü, özel sektörün döngüsel ekonominin hayata geçirilmesi için teşvik edileceği, eşitsizliklerin azaltılmasının amaçlanacağı, okyanuslardaki plastik atıkların daha fazla gündeme geleceği, sürdürülebilir enerji ve enerji verimliliği, dijital ekonomi ve borç sürdürülebilirliği gibi konuların sıklıkla tartışılacağı bir yıl bizleri bekliyor.

Merve Özcan, İKV Uzman Yardımcısı

9) Fransa’da Sarı Yelek Eylemleri

Fransa’da geçtiğimiz yıl kasım ayında başlayan “Sarı Yelekler” eylemleri dinmek bilmiyor. Başta Paris olmak üzere bütün ülkeyi sarsan, yer yer binaların, hatta tarihi eserlerin tahrip edildiği,  dükkânların yağmalandığı şiddet eylemlerine dönüşen protesto gösterileri hükümetin dizel yakıta uyguladığı vergi artışına karşı başlamıştı. Akaryakıt zammından en fazla etkilenen, geçim sıkıntısı içindeki düşük gelirli, kırsal kesimde yaşayan ve araç kullanmak zorunda olan halk kesiminin sarı yelek giyerek başlattığı protesto olayları kısa sürede, yaşam koşullarına ve buna sebep olduğu düşünülen hükümete ve Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a karşı genel eylemlere dönüştü.  Eylemcilerin ana hedefindeki Macron’un vergi ve ekonomi politikalarında zenginleri kayırdığı algısı da protestolardaki öfke ve şiddeti artırdı.

Bardağı taşıran son damla olarak ekonomik sebepler yüzünden başlayan eylemler, giderek çeşitli toplumsal kesimlerin farklı sebeplerle Sarı Yelek hareketi etrafında birleşmesine neden olarak sosyal ve siyasal boyut kazandı. Cumhurbaşkanı Macron’un vergi düzenlemelerini ertelemesi hatta tamamen iptal etmesine ve başka ekonomik tavizler de vermesine rağmen eylemler, ülke genelinde son bulmadı. Kamuoyu desteği son aylarda Sarı Yelek olaylarının da etkisiyle büyük oranda düşen Macron, ülkeyi halktan kopuk bir şekilde yönetmek ve ekonomik sıkıntılar yaşayan kesimlerin sesine kulak vermemekle suçlanıyor. Öte yandan Sarı Yelek hareketi sadece Fransa değil başka Avrupa ülkelerine ve hatta dünyaya da emsal oluşturmaya başladı. Birçok ülkede vatandaşların sorunlarını ortaya koyduğu protesto eylemleri yer yer yaşanıyor.

Fransa’da Sarı Yelekler’in eylemleri 9’uncu haftayı bulurken Cumhurbaşkanı Macron, eylemlere ilişkin Fransız halkına açık mektup yazarak sarı yeleklilerin protestolarının kaynağındaki sorunlara çözüm bulmak için 15 Mart'a kadar vatandaşların katılımıyla ülke çapında müzakerelerin yürütüleceğini açıkladı ve müzakerelerde vergi sistemi, kamu harcamaları, devletin ve devlet kurumlarının işleyişi, iklim değişikliği ve demokrasi konularının ele alınacağını bildirdi.

Sarı Yelek eylemlerinin ateşlediği başkaldırı ve düzen karşıtı hareketin alacağı yön, önümüzdeki dönemde Fransa için oldukça kritik bir öneme sahip olacak. Cumhurbaşkanı Macron’un attığı müzakere adımıyla vatandaşların sesine daha duyarlı olması gerektiğini ifade etmesi, toplumsal bir isyan haline gelen protesto eylemlerinin akılcı ve ılımlı bir şekilde sonlandırılması ve en önemlisi de altında yatan sebeplere çözüm bulunması yönünde umut verici bir gelişme.  Macron’un önümüzdeki dönemde, toplumun öfkesini yatıştırması, bunun için de halka daha yakın olması gerekiyor. Öncelikle hükümete tepki gösteren kesimlerin ortak paydası olan ekonomik sorunların çözümüne yönelik bir paket ortaya koyması ve bunu sosyal adaleti gözeterek gerçekleştirmesi önem taşıyor. 2019’da Sarı Yelekler meselesi Fransa’da ve dünyada epey gündemde olacak gibi görünüyor. 

Sema Gençay Çapanoğlu, İKV Kıdemli Uzmanı

10) İran’a Yönelik Yaptırımların Geleceği

İlk aşaması 7 Ağustos 2018’de, ikinci aşaması da 5 Kasım 2018 tarihinde yürürlüğe giren ABD yönetiminin İran’ın petrol ve doğalgaz ticaretine yönelik uyguladığı ekonomik yaptırımları, 2019 yılında da başta İran olmak üzere bütün dünyada tepkiyle karşılanmaya devem edecek. 

Trump yönetimi anlaşmadan çekilerek aslında sadece İran'ı değil, başta komşusu Türkiye olmak üzere AB, Rusya ve Çin'i de karşısına alıyor. Türkiye yaptırımdan geçici olarak muaf olan 9 ülke arasında; ancak ABD’nin yaptığı bu uygulamayı haksız buluyor. Benzer şekilde hem Rusya ve hem de Çin'den gelen açıklamalara bakıldığında Amerikan yönetiminin yaptırımlar siyaseti ve İran üzerindeki baskıyı artırması kabul edilmiyor. İran’ın tüm enerji ihracatını ambargo altına alan ABD'nin yaptırımları; Almanya, Birleşik Krallık, Fransa ve diğer AB ülkelerinin çıkarlarıyla da çelişiyor.  Sonuçta, nükleer anlaşmanın ardından uluslararası güçlerin ve küresel şirketlerin İran ile kurmuş olduğu ilişkiler, geçici olmayıp çok yönlü çıkarlara dayanıyor. Bu bakımdan Trump’ın İran politikasının, 2019 yılında da başta AB olmak üzere, uluslararası alanda beklenen desteği görmesi oldukça zor. Bu yönelimde küresel sermayenin de sanıldığı gibi bir çıkarı olmaz. Amerika’nın bunu tek taraflı güç gösterisine çevirmesine müttefiklerinden önemli tepkiler gelmeye devam edecektir.

Diğer taraftan İran’a yönelik ABD öncülüğünde yürütülen siyasi ve ekonomik baskı 2019 yılında Tahran yönetimini giderek zor duruma düşürebilir. Hükümete yönelik eleştiriler hâlihazırda yoğunlaşırken; Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ülke içerisinde giderek artan siyasi mücadelede elini zayıflatabilir. Bu minvalde Tahran yönetimi yaptırımlarla başa çıkma konusunda elindeki alternatifleri değerlendirmeye çalışacaktır. Son zamanlarda bölgesel politikalarda özellikle Türkiye ve Rusya ile yakınlaşma çabası içerisine giren İran, yaptırımlar karşısında da bu iki ülkenin desteğini arayacaktır.

20 Aralık 2018 tarihinde Ankara’da gerçekleşen Türkiye-İran Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi Beşinci Toplantısı esnasında gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın gerekse Hasan Ruhani’nin yaptığı açıklamalar bir anlamda bundan sonra izlenecek politikaya dair işaret verir nitelikte.  Toplantıda Erdoğan, “Amerika'nın İran'a yönelik yaptırım kararının bölge güvenliğini ve istikrarını tehlikeye attığını, Türkiye olarak bu kararları desteklemediğimizi bir kez daha vurguluyorum. İran'a yönelik haksız bulduğumuz baskıların yoğunlaştığı bu dönemde, kardeş İran halkının yanında durmaya devam edeceğiz” diye konuşmuştu. Türkiye'nin ABD yaptırımlarına karşı ortaya koyduğu tutuma övgülerde bulunan Ruhani, sözlerini şöyle noktalamıştı: “Türkiye ve diğer komşularımız çok açık bir şekilde, ABD'nin diğer devletlere politika dikte etme döneminin kapandığını ilan ettiler. ABD, binlerce kilometre mesafeden bölgemize, ülkelerin ilişkilerine, bölge halklarına reçete yazmaya kadir değildir.”

Emre Ataç, İKV Uzman Yardımcısı

11) Henüz Başlamadan Karamsarlığa Sebep Olan İklim Zirvesi: COP25

İklim değişikliğinin doğurabileceği olumsuz sonuçlardan en az derecede etkilenmek için küresel ısınmanın 1,5°C ile sınırlandırılması gerekliliği halen aciliyetini koruyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından yayımlanan “1,5°C Özel Raporu” küresel ısınmanın 1,5°C ile sınırlandırılabilmesi için sadece 12 yılımız kaldığını aktarırken; BM Çevre Programı (UNEP) tarafından yayımlanan “Emisyon Açığı Raporu”  küresel ısının 1,5°C veya 2°C ile sınırlanmasının halen mümkün olduğunu; fakat mevcut politikaların ve ulusal katkı beyanlarının (NDC) küresel ısınmanın 3°C’nin üzerine çıkmasının önüne geçmediğini belirtti. Bu nedenle 2019 yılında gerçekleştirilecek olan 25’inci Taraflar Konferansı’nda (COP25) ülkelerin her zamankinden daha fazla çaba ve daha bağlayıcı kurallar ortaya koyması beklentilerinin yerini daha şimdiden karamsarlık aldı.

COP25’e ev sahipliği yapması beklenen Brezilya’nın hükümet değişikliği ve bütçe sıkıntıları nedenleriyle ev sahipliği yapmaktan vazgeçtiğini açıklaması, henüz COP25 başlamadan iklim değişikliği ile mücadeleye vurulan ilk darbe oldu. Popülist söylemleriyle “Tropiklerin Trump’ı” olarak adlandırılan aşırı sağcı Jair Bolsonaro’nun bunda parmağı olduğu aşikâr. Aynı ABD Başkanı Donald Trump gibi iklim değişikliği şüpheci yaklaşımlara sahip olan Bolsonaro, Brezilya’nın daha önceden onaylamış olduğu Paris İklim Anlaşması’ndan çekilebileceğini söyleyerek, dünyanın en büyük ve en fazla biyoçeşitliğe sahip yağmur ormanı olan Amazon ormanlarının madencilik, tarım ve baraj yapımına açılabileceğini açıklamıştı. Aslıdan Brezilya, G20 ülkeleri arasında NDC hedeflerine ulaşma yolundaki üç ülkeden biri olmasını ve 2003 yılından bu yana salınımlarını azaltma eğilimiyle diğer gelişmiş ülkelere de örnek oluşturmasını, Amazon ormanlarındaki ormansızlaştırmanın azaltılmasına yönelik mevcut politikalarına borçluydu. Fakat Brezilya’nın yeni Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun politikalarının Amazon ormanlarının tahrip edilmesi üzerine olması, iklim değişikliği ile mücadelede önemli bir aktörün daha kaybedilebileceğini gösteriyor. Bu durum yalnızca Brezilya’nın değil, tüm dünyanın sorunu, keza Amazon yağmur ormanları dev bir karbon yutağı olarak doğanın küresel ısınmaya karşı en büyük silahı olarak görülüyor.

Brezilya’nın COP25’e ev sahipliği yapmaktan vazgeçmesi üzerine konferansa ev sahipliği yapma yarışında önde gelen iki ülke vardı: Costa Rica ve Şili. Fakat mali sorunlar nedeniyle COP25’e ev sahipliği yapması güç olduğundan Costa Rica, Şili’ye destek vereceğini ve COP25 öncesi yapılacak olan konferansa ev sahipliği yapacağını açıkladı. Böylece, COP25’in 11-22 Kasım 2019 tarihlerinde Şili’nin ev sahipliğinde düzenlenmesi bekleniyor.

Melis Bostanoğlu, İKV Uzman Yardımcısı