İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 OCAK 2019

TÜRKİYE-AB:GÜNDEMİ: 2019’da Türkiye-AB İlişkilerini Belirleyecek Temel Parametreler

2019’da Türkiye-AB İlişkilerini Belirleyecek Temel Parametreler

2019 gerek uluslararası sistemde, gerekse Türkiye-AB ilişkilerinde oldukça zorlu bir yıl olmaya aday gözüküyor. İklim değişikliği tehlikesi karşısında kararlı çözümler üretemeyen uluslararası toplum, ABD’nin Suriye’den geri çekilme süreci, bunun bölgesel dengeler üzerindeki olası etkileri,  ABD Başkanı Donald Trump’ın  İrana’a karşı bir Ortadoğu NATO’su oluşturma planları, Çin ile gerginlikler, Başkan Trump’ın iç politikada artan baskılarla karşılaşması, AB’nin Brexit sınavı ve AB kurumlarının seçim yılı olması, İtalya’da Matteo Salvini ve Polonya’da Jaroslaw Kaczynski gibi popülist liderler arasında AB karşıtı ittifaklar, Fransa’dan Sırbistan’a, Birleşik Krallık’tan Macaristan’a kadar sokaklara inen tepkili yurttaş hareketleri … bu ve bunun gibi birçok kritik gelişme 2019’da liderleri, uzmanları ve gözlemcileri sürekli uyanık olmaya ve olayları analiz ederek yorumlamaya çalışmaya itecek.  

2019’a AB açısından baktığımızda, bir yanda AB’nin çökmek üzere olduğunu söyleyen felaket tellalları, öte yanda Brexit sürecinden güçlenerek çıktığını belirten cennet habercileri bulunuyor.  Birleşik Krallık’ta 23 Haziran 2016 referandumu sonrasında AB üyeliğinden ayrılma kararının alınması başta beklenildiği gibi AB içinde bir ‘exit’ler silsilesine yol açmamıştı. Hatta Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma sürecinde bu kadar zorlanması ve AB üyeliğinin yerini alabilecek mantıklı bir formülü bir türlü oluşturamaması AB’den ayrılmanın iyi bir fikir olduğunu düşünenlerin, bu fikirlerini tekrar gözden geçirmelerine neden oldu. Birleşik Krallık gibi nispeten kendi başına hareket etme kapasitesi olan bir ülkenin dahi bu süreci doğru bir şekilde yönetememesi ve “ne yardan, ne serden” ya da “hem karnım doysun, hem pastam dursun” olarak nitelendirilebilecek bir bakış açısıyla olaya yaklaşarak, AB’nin de kabul edebileceği bir çözüm sunamaması tüm AB üyesi devletler için bir ders niteliğinde oldu. Tüm eleştirilere ve tepkilere rağmen, AB’nin hala önemini koruduğu ve Üye Devletler arasında yarattığı karşılıklı bağımlılığın kolay kolay vazgeçilemeyecek bir örüntü oluşturduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Brexit sürecinin Birleşik Krallık’ı oldukça acınacak bir duruma düşürdüğü ve umutsuzca AB ve Avam Kamarası arasında mekik dokuyan ve bir yanda İşçi Partisi’ne hesap verirken öte yandan kendi partisini ikna etmeye çalışan Theresa May’in halinin yanında, AB’nin Brexit başmüzakerecisi Michel Barnier’in gayet serinkanlı, ne yaptığını bilen ve kendinden emin tavrının süreci özetlediği söylenebilir.

Brexit sürecinden AB kazanan olarak çıkıyor gibi gözükse de hemen zafer çığlıkları atarak rahatlamamakta yarar var. Brexit gerçekleşsin veya gerçekleşmesin, 2019 AB için zorlu bir yıl olacak. AB’nin varlık nedenlerinden birini oluşturan liberal demokrasinin gerilemesi, dünyada otoriter ve popülist yönetimlerin iktidara gelmesi, AB içinde de aşırı sağ ve popülist dalganın ilerlemesi ve bir zamanlar sistem dışı olarak görülen bu partilerin varlığının normalleşmesi, merkezdeki partilerdeki kan kaybı, ekonomik ve sosyal sorunlar, refah devleti kazanımlarının aşınması, Avrupa modelinin tehdit altında olması gibi gelişmeler AB’nin üzerinde kurulduğu zemini de sarsıyor. Economist Intelligence Unit (EIU)’nin 2018 sonuçlarına göre, dünya nüfusunun sadece %4,5’i tam demokrasi olarak nitelendirilen ülkelerde yaşıyor. Asya ve Afrika’daki devletler otoriter rejimler ve karma rejimler olarak tanımlanırken, ABD ve AB üyesi Polonya ve Macaristan gibi ülkeler kusurlu demokrasi olarak nitelendiriliyor. EUI verilerine göre, dünyada demokrasideki gerileme durmuş durumda, 2017’de 89 ülke demokraside gerileme yaşarken, bu sayı 2018’de 42’ye inmiş. 48 ülke ise ilerleme kaydetmiş. Ancak bu yine de genel durumun tatmin edici olmaktan uzak olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Türkiye-AB ilişkilerine odaklanırsak, 2019’u AB için zorlu bir yıl yapacak olan parametrelerin Türkiye-AB ilişkilerini de etkileyeceğini söyleyebiliriz. Bu parametrelerin Türkiye’nin bir süredir AB’ye yakınlaşmaktan çok AB’den uzaklaşmasına yol açan koşullar ile ilişkili olduğunu görmekteyiz. AB, bütünleşme sürecindeki kazanımların pekişmesini ve bütünleşmenin ilerlemesini engelleyen iç sorunlar ve AB’ye giderek daha da düşmanca bir tavır sergileyen uluslararası konjonktür ile mücadele ediyor. Türkiye ise Suriye meselesi başta olmak üzere bir süredir gözünü diktiği ve bölgesel aktör olmayı hedeflediği Ortadoğu’nun istikrarsızlaştırıcı rüzgârları ile karşı karşıya. Ekonomik ve sosyal sorunlar, dünyadaki artan korumacılık ve rekabet ortamı ile birlikte daha ciddi boyutlara ulaşıyor. Hızlı değişim ve dönüşüm, gerek dünyada, gerekse Türkiye’de,  yeni fırsatlar ve imkânlar sunarken, aynı zamanda bu fırsat ve imkânları hayata geçirmeyi de o kadar zorlaştırıyor.

Türkiye için AB Değerleri Yeniden Anlam Kazanabilir mi?

Yukarıda kısaca resmetmeye çalıştığımız genel tablonun içinde Türkiye ve AB ilişkileri giderek anlamını kaybeden ve artık tarihin tozlu sayfalarına bırakılan bir olgu mu olacak? Yoksa önümüzdeki yıllarda Türkiye ve AB ilişkilerinin yeniden canlanmasına tanık olacak mıyız? Bu sorunun yanıtı oldukça zor elbette ama yazının başında söz ettiğimiz parametrelere bakarak, bu konuda zihinsel bir egzersiz yapabiliriz.

Öncelikle AB değerleri olarak adlandırdığımız demokrasi, insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi değerlerin aslında evrensel değerler olduğu ve bu değerlerin alternatifinin otoriterlik, hukuksuzluk, keyfilik, baskı ve korku olacağını hatırlamakta yarar var. Yani bugün AB içinde dahi söz konusu değerlerden önemli sapmalar gözlemliyor olsak da, bu değerlerin bizatihi önemli ve yol gösterici olmaya devam ettiği gerçeğini değiştirmiyor. Türkiye AB üyesi olsa da, olmasa da, zaten Avrupa Konseyi üyesi olarak bu değerleri hedef olarak benimsemiş ve vatandaşları için bu değerlerin gerçekleşeceği bir idare sağlamayı taahhüt etmiş durumda. Bu açıdan baktığımızda, Türkiye’nin Parlamenter Asamble tarafından siyasi izleme sürecine alındığı Avrupa Konseyi norm ve uygulamaları çerçevesinde liberal değerlere yönelik yolculuğu devam edecek. Her ne kadar iç ve dış koşullar ‘önce güvenlik’ diyenlerin seslerinin daha gür çıkmasına yol açıyorsa da, sürdürülebilir bir yönetim ve nihai hedef olan vatandaşların refahı için AB değerlerinin rehberliğini kabul etmeye devam etmemiz gerekiyor.

Peki, AB değerlerine ulaşmayı kolaylaştıran ve koşulluluk politikası çerçevesinde üyelik hedefi ile bağlantılandırılan sürecin 2019’daki akıbeti ne olacak? 2019’da hızlı bir canlanma ve ilerleme beklemek ne yazık ki çok mümkün gözükmese de, Mart 2019 seçimlerinden sonra hükümetin ağustos ve aralık aylarında yapılan Reform Eylem Grubu toplantılarında kararlaştırılan reform ajandasını hayata geçirme imkânı doğabilir. Bunun olması ise son yıllarda AB’de eleştiri oklarına hedef olan Türkiye’nin daha olumlu bir söylem ve eylem üzerinden AB kurumlarının ve Üye Devletlerin radarına girmesine yol açabilir.

Buradan yola çıkarak, Türkiye-AB ilişkilerini etkileyecek en önemli parametrenin Türkiye’de hak ve özgürlükler alanını açacak, öze ilişkin ve prosedürel olarak hukuk uygulamalarını düzeltecek, devlet yönetiminde şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakatı geliştirecek bir reform gündemi olduğunu söyleyebiliriz. 

Peki, AB’nin 2019 gündemi Türkiye-AB ilişkilerini etkilemesi muhtemel ne gibi parametreler sunuyor? Burada öncelikle Brexit sürecinin sonucu, AP seçimleri, yeni Konsey ve Komisyon Başkanı seçimi, Fransa başta olmak üzere Sarı Yelekliler gibi hareketler ve AB reform gündemi üzerinde durmak gerekiyor. 29 Mart’ta gerçekleşmesi beklenen Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması ertelenebilir. AB üyeliği ile ilgili ikinci bir referandum gündeme gelebilir. Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma ve yeni bir ilişki oluşturma koşulları netleşebilir. Bu süreç AB’nin geleceğini ilgilendirdiği gibi Türkiye gibi AB adayı olan, ancak üyelik sürecini tamamlayamayan ülkeler için alternatif bir formül ortaya çıkarabilir. Theresa May’in müzakere ettiği ayrılma anlaşmasında İrlanda sınır meselesine çözüm olarak gümrük birliği öne sürülmüştü. Bu kapsamda Türkiye ile AB arasında başlaması düşünülen ancak siyasi nedenlerle veto edilen Gümrük Birliği’nin güncellenme süreci açısından tümüyle olmasa bile belirli yönleri ile örnek alınabilecek bir ilişki, bir ‘dışsal’ farklılaşma modeli şekillenebilir.

23-26 Mayıs 2019 tarihleri arasında 27 AB Üyesi Devlette yapılması öngörülen AP seçimleri, Türkiye-AB ilişkileri açısından önem taşıyor. Öncelikle bu seçimlerde 2015 seçimlerinde olduğu gibi Türkiye’nin AB adaylığı konusu olumsuz bir şekilde gündeme gelebilir. AP’de temsil edilmesi muhtemel aşırı sağ ve Avrupa şüphecisi hareketlerin güçlenmesi ve yeni oluşacak olan AP’de sayıca da artacak bir temsile sahip olmaları AB’nin genişleme politikasının iyice yavaşlamasına ve Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin kesilmesine yol açabilir. Bundan önce birçok defa olduğu gibi Türkiye’nin üye olmaması yalnız aşırı sağın değil, merkez partilerin de üzerinde uzlaştıkları az sayıdaki konunun başında yerini alabilir.

AP seçimlerini takiben sonbahar aylarında gerçekleşmesi öngörülen AB Konsey Başkanı ve Komisyon seçimleri de yine Türkiye konusunun alevlendiği platformlara dönüşebilir. Şimdiden, Avrupa Halklar Partisi’nin Komisyon Başkanlığı için aday gösterdiği Manfred Weber’in başkan olunca Türkiye ile müzakerelerin kesilmesi için çalışacağı yönündeki açıklamalarını izlemek mümkün. Weber’in Türkiye ile ilgili açıklamaları siyasi olarak da kolay yoldan prestij kazanmasını sağlayacak ve farklı kesimlerden destek kazandıracak bir taktik olarak nitelendirilebilir. Bunun yanında, yeni oluşacak olan Komisyonun yapısını da dikkate almak gerekecek. AB’nin özellikle aday ülkeler üzerindeki dönüştürücü gücünün yok olması, Polonya ve Macaristan gibi AB’ye üye olmaktan en fazla kazanç sağlayan ülkelerin dahi, üye olduktan sonra sert birer sistem karşıtına dönüşmeleri ve kurulu düzeni sorgulayarak ortak değerlerden sapmaları AB’nin genişleme politikasında da yavaş yavaş sona gelindiğini gösteriyor.

Türkiye’nin üyeliği kadar olmasa da, oldukça tartışmalı hale gelen Batı Balkanlara yönelik genişleme, büyük ihtimalle bu genişleme hamlesinin son adımları olacak. Bu süreç içinde Komisyon’un içyapısının da dönüşeceğini ve bir zamanlar Komisyon Avrokrasisi içinde önemli yer tutan genişleme gündeminin önemini yitireceğin öngörmek mümkün. AB Antlaşmalarının koruyucusu olarak nitelendirilen Komisyon kendisine verilen yetki çerçevesi içinde aday ülkelerin AB müktesebatını üstlenmesi ve Kopenhag kriterlerini benimsemesi için önemli bir yol gösterici görevi yapmıştı. Bu yetki çerçevesinin değişmesi ile Türkiye artık, diğer AB kurumlarına göre kendisine daha objektif ve sempati ile yaklaşan bir Komisyon da bulamayacak.

Yine 2019’da takip etmemiz gereken iki gelişme de mart ayında oylanması beklenen AP Türkiye raportörü Kati Piri’nin Türkiye raporu ve Avrupa Komisyonu’nun 2019 Türkiye İzleme Raporu olacak. Bu raporlar yine Türkiye’nin AB’den uzaklaşmakta olduğu tespitini yapacaklar. Hatta eğer bir değişiklik olmazsa AP Raporu Türkiye ile üyelik müzakerelerinin askıya alınmasını önerecek. Bunlar Türkiye’de kamuoyunun AB’ye yaklaşımını olumsuz etkileyebileceği gibi AB sürecinin bir sorun olarak sunulmasına da zemin hazırlayabilir.

Kurumsal bazda, Türkiye-AB ilişkilerinde 2018’de başlayan yakınlaşma ve temasların seçimlerin yaratacağı gerilimli ortama rağmen devam edeceğini öngörmekteyiz.  AB ve Türkiye arasında 2018’de yeniden hız kazanan diyalog ortamının yüksek düzeyli ekonomik diyalog gibi ikili temaslar, Ortaklık Konseyi toplantısı ve Türkiye-AB Zirvesi gibi olaylarla ivme kazanacağı görülüyor. Ancak müzakerelerin filli olarak donma noktasında olmaya devam etmesi ve vize serbestliği ve gümrük birliğinin güncellenmesi gibi alanlarda somut ilerlemenin sağlanamaması AB ve Türkiye arasında işleyen tek mekanizmanın göç ve mülteci uzlaşısı ve katılım öncesi fonların kullanımı ile sınırlı olması sonucunu doğuruyor. 2019’da Türkiye’nin önceliği Gümrük Birliği’nin güncellenmesi sürecini başlatabilmek için başta Almanya ve Avusturya olmak üzere Üye Devletlerin vetolarını aşabilmek ve Gümrük Birliği’nin işleyişinden kaynaklanan sorunları çözmek ve kapsamını tarım ve hizmetler gibi yeni sektörlere genişletmek için müzakereleri başlatmak olmalı. Bunun yanında, Suriye’de siyasi bir çözümü takip edecek olan ülkenin yeniden inşası, İran’a yeniden uygulanmaya başlanan yaptırımlar konusu ve çok taraflılığının uluslararası örgütler çerçevesinde ABD tek taraflılığına karşı savunulması Türkiye ve AB’yi ortak bir cephe içinde bir araya getirebilir.  2019’da olumsuzluklara odaklanmak yerine, olumlu bir gündem yaratmak için gerekli adımları atmak Donkişotluk olmayacaktır. Bu karanlık dönemde yeniden umudu yeşertmek ve geleceğin iyi olacağına inanmak için tek çare olabilir.

Doç Dr. Çiğdem Nas, İKV Genel Sekreteri