İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 OCAK 2019

KÜRESEL GÜNDEM: Trump’ın Çekilme Kararının Ardından Suriye’yi Kaos Teorisi mi Akılcı Siyaset mi Şekillendiriyor?

Trump’ın Çekilme Kararının Ardından Suriye’yi Kaos Teorisi mi Akılcı Siyaset mi Şekillendiriyor?

12 Aralık 2018 tarihinde düzenlenen Türk Savunma Sanayii Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı konuşma, Suriye’deki stratejik denklemleri doğrudan etkileyecek bir takım ipuçları taşımıştı. Yaptığı açıklamada Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fırat’ın doğusuna genişleyecek şekilde Suriye’ye yönelik askeri operasyonlara ivme kazandıracağı mesajını vermişti. Bu sefer namlunun ucunda IŞİD terörünün yanı sıra, Türk yetkili makamlar tarafından PKK’nın Suriye uzantısı kabul edilen YPG/PYD bulunuyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işaret ettiği, Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon ilk etapta Menbiç’in hedeflenmesini ve kontrol altına alınmasını içeriyordu ki zaten kriz de tam olarak bu noktada düğümleniyor. Geçtiğimiz dönemde hayata geçirilen Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları, Türkiye’nin Suriye sınırının ötesinde bir güvenlik koridoru oluşturulması, muhtemel IŞİD ve PKK, YPG/PYD kümelenmelerinin önüne geçilmesi, herhangi bir meşru olmayan devlet kurma girişiminin bertaraf edilmesini amaçlıyordu. En temelde Türkiye’nin ulusal güvenliğinin garanti altına alınması, bölgede oynanan ve hemen hemen tüm küresel/bölgesel güçlerin sahnede olduğu bu satrançta elini güçlendirmeyi, etki gücünü artırmayı öngörüyordu. Nitekim beklendiği gibi de oldu. Başarılı operasyonlar neticesinde, Rusya, ABD, İran ve AB ülkeleri gibi tüm aktörlerin attıkları adımlarda kilit faktörlerden biri Türkiye’nin bölgedeki varlığı haline geldi. Diğer yandan, operasyonun Menbiç ve devamında Fırat’ın doğusuna genişletilmesi kararı, ilk defa Türk Silahlı Kuvvetleri ile ABD silahlı güçleri ve onların bölgede desteklediği Kürt unsurların karşı karşıya geleceği bir tablonun doğmasına sebep olacaktı. Uzmanların, doğrudan sürecin parçası aktörlerin ve senaryo çalışmalarının tam olarak kestiremediği de böylesi bir karşılaşmanın nasıl sonuçlar doğuracağıydı. NATO müttefikleri Türkiye ve ABD’nin ortaklaşa düzenlemedikleri bir askeri hamlede karşı karşıya gelmesi, bir felaketle dahi sonuçlanabilirdi.

Tekrar 12 Aralık gününe dönecek olursak, o tarihte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mesajı netti; açık bir dille, Fırat’ın doğusuna yapılacak askeri operasyona yeşil ışık yakılmıştı. Bu mesaj aslında Türk yetkili makamlar tarafından pek çok kere, açık bir dille vurgulanmıştı. Nitekim bu sefer, karar mekanizmasının en tepesinden, doğrudan ve etkili bir ifade geldi. Bu mesaj özellikle de Türkiye’nin gücünü konsolide etmekte olduğu, rahip krizinin çözüme ulaştığı ve Türkiye-ABD silahlı unsurlarının Suriye’de ortaklaşa devriye turları attığı, Afrin denkleminde Türkiye’nin kritik rol üstlendiği bir döneme denk geldi. Tüm bu hareketlilik sürerken, 2018’in son günlerinde ABD Başkanı Trump tarafından yapılan bir açıklama, tüm taşların çarpıcı şekilde yerinden oynamasına, güç dengelerinin beklenmedik ölçüde etkilenmesine sebebiyet verdi.

Ve ABD Başkanı Trump Kartları Yeniden Karıştırdı

ABD Başkanı Trump, sonrasında attığı tweetlerle de hararetlendirdiği açıklamasında, özellikle de Türkiye’nin operasyon planladığı bölgede konuçlu 2.000 kadar ABD askerini, IŞİD terörüne karşı verdikleri mücadelede başarıya ulaşıldığı gerekçesini ortaya koyarak devamında da iç siyasete yönelik mesajlar paylaşarak, 100 gün içerisinde ABD’ye geri çekme kararı verdiğini belirtti. Böylece ABD Başkanı Trump, başta ABD merkezli güvenlik birimleri olmak üzere Suriye İç Savaşı’nda bir şekilde dâhil olan tüm taraflarda beklenmedik bir şok etkisi yarattı. Trump’ın bu kararını en olumlu karşılayan oyuncu şüphesiz Türkiye oldu. Çünkü Fırat’ın doğusunda konuçlu 2.000 ABD askerinin çekilmesi, iki NATO müttefikinin karşı karşıya gelmesi ihtimalini büyük ölçüde sınırladı ve bölgede PKK’nın uzantısı kabul edilen unsurların ABD desteğinin arkasına saklanması ihtimalini de zayıflattı. Ayrıca Türkiye’ye kısa vadede beklenmedik bir manevra alanının açılması ihtimali doğdu.

ABD Başkanı’nın bu hamlesine karşıt tutum sergileyen taraflar, ABD’nin bölgeden çekilmesiyle IŞİD terörünün bölgede yeniden filizlenebileceği kaygısını taşıyor. İkinci kaygı ise, bölgedeki Kürt unsurların yalnız kalacağı ve radikalleşeceği veya gücünü yitireceği yönünde. Bu noktada, Türk yetkili makamları, çok uzun zamandır Menbiç’te ve Fırat’ın doğusunda yer alan silahlı Kürt unsurların doğrudan PKK’nın Suriye uzantısı olduğunu ve amaçlarının Türkiye sınırında gayrimeşru bir oluşum içerisine girmek olduğunu yineliyor. Yani doğaldır ki, Türkiye’nin başlatması muhtemel operasyon, doğrudan bu unsurları da hedef alacak. Çünkü Menbiç, jeostratejik açıdan da, bölgedeki sözde Kürt kantonlarının önemli bir bağlantı noktası. Bunların Türkiye’ye bölgesel bir tehdide dönüşmesini önlemek ise Türkiye’nin bir ulusal güvenlik meselesi.

Kritik Bolton Ziyareti ve Tırmanan Gerilim

ABD Başkanı Trump’ın çekilme kararının yankıları sürerken, hem ABD içerisinde hem de periferisindeki İsrail, Birleşik Krallık ve Fransa gibi diğer aktörlerde artan itirazlar, Trump’ı söylemlerini gözden geçirmeye itti. Bu söylem değişikliğinin sözcüleri ise Trump’ın yakın ekibindeki en şahin figürler, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton idi. ABD tarafından gelen açıklamalarda, çekilme sonrası süreçte Türkiye’nin operasyona geçmemesi yönünde temenni ve gözdağı öne çıkarken, Türk tarafı kararlılığını sürdürdü.  Temelde Türkiye’nin kararlı tavrı, bölgedeki PYD/YPG varlığı ve çekilme sonrasında Suriye’yi ne gibi senaryoların beklediğine ilişkin belirsizlikler, öyle veya böyle Türkiye ile ABD’yi daha yakın bir diyalog kurmaya itti.

Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton tarafından 8 Ocak tarihinde gerçekleştirilen Ankara ziyareti de böylesi bir diyalog zaruretinin sonucuydu. Ziyaretin kendisi kadar, öncesinde ve sonrasında tarafların yaptığı basın açıklamaları da bir o kadar tansiyonun yüksekliğini gözler önüne serer nitelikteydi. Dolayısıyla ziyareti, öncesi ve sonrasıyla bir bütün halinde ele almak gerekir. Bolton, ziyaret öncesinde Washington’da yaptığı açıklamalarda, Türkiye’nin pozisyonuna ters düşen net ifadeler kullanmıştı. Diplomasinin tonunu sertleştiren bu yaklaşım, Ankara temasları boyunca ve sonrası Türk yetkili makamlar tarafından bekleneceği üzere sert karşılık buldu.  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Bolton’a randevu vermemesi, İbrahim Kalın ve beraberindeki heyetle gerçekleşen temasların beklenenden kısa sürmesi ve tarafların somut kazanımlarla masadan kalkmaması, aslında mevcut gerginliği gözler önüne seriyor. Teknik düzeyde görüşmelerin önümüzdeki günlerde de devam edeceği yönünde ABD tarafından yapılan açıklamalara rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “tek bir gün gecikmeye bile tahammülümüz yok” demeci, aslında Türk Silahlı Kuvvetleri nezdinde aktif hazırlıkların sürdüğüne de işaret. Yani, Suriye kazanı önümüzdeki günlerde daha çok su kaldıracak gibi duruyor. Diğer tüm oyuncular da ABD’nin gerçekten de bölgeden çekilip çekilmeyeceği ve çekilmenin nasıl bir yol haritası düzleminde hayata geçeceğini yakından takip ediyor, kendi stratejilerini ona göre şekillendirmeye hazırlanıyor.

Trump’ın Çekilme Kararı Bölgedeki Diğer Aktörleri Nasıl Etkileyecek?

ABD Başkanı Trump’ın çekilme kararının ve devamında beklenen politikaların Türkiye’nin yanı sıra, bölgedeki varlığını en aktif şekilde hissettiren iki ülkeyi, Rusya ve İran’ı da doğrudan etkilemesi beklenebilir. Rusya, zaten pozisyon olarak, Suriye krizine dâhil olduğu günden bu yana rejim güçlerine yakın bir tutum izliyor, bu yönüyle merkezi yönetimin de birincil müttefiki konumunu korumaya devam ediyor. ABD’nin bölgedeki varlığını uluslararası hukukun gri alanı olarak gören Rusya, çekilme kararını olumlu karşıladı. Bu bakımdan ilginç bir gelişme, PYD’nin hâkim olduğu bölgelerde, Rusya’nın tavizsiz şekilde desteklemeyi sürdürdüğü rejim güçlerine işbirliği çağrısı içeren, ABD’den boşalan bölgelerde rejim güçleriyle ortak pozisyon alma talebinde olduğu yönünde basına yansıyan haberlerdi. Dolayısıyla ABD, Türkiye, Rusya ve rejim güçleri gibi çok sayıda kritik aktörü içine çeken Suriye denklemi, uluslararası ilişkilerde yıldızı parlayan ve popüler eğilimlerden kaos teorisinin gözle görülür bir tatbikine mi dönüşecek, merak konusu.

Öte yandan hem Rusya hem de İran, Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonundan bu yana bölgedeki varlığını artan bir ivmeyle güçlendirmesini yakından ve temkinli şekilde izliyor. Özellikle İran, Kürt terörist unsurlara yönelik Fırat’ın doğusunda Türkiye tarafından gerçekleştirilmesi muhtemel bir operasyonun, kendi sınırlarına göç anlamına gelebileceği endişesini taşıyor. Dolayısıyla bu kaygılarının, 2019’un başında düzenlenmesi muhtemel Türkiye-Rusya-İran Üçlü Zirvesi’ne taşınması şaşırtıcı olmayacak. İran’ın Türkiye’ye ilişkin fazla gün yüzüne çıkmayan kaygılarına rağmen, ABD’nin Suriye özelinde İran’ın varlığını ulusal güvenliğine tehdit gören tutumu, denklemi daha da karmaşıklaştırıyor.

Rusya ise, özellikle 29 Aralık tarihinde Türk heyeti ile Rus heyetinin yüksek düzeyde Moskova’da gerçekleştirdiği Suriye konulu toplantıdan anlaşılacağı üzere soğukkanlı bir strateji izliyor. Astana ruhunun korunması ve Rusya, Türkiye, İran garantörlük mekanizması, Rusya’nın kırmızı çizgileri. Nitekim Türkiye’nin bölgede elinin güçlenmesi ve bu durumun Rusya’nın çıkarlarıyla çelişmesi halinde, Moskova’nın İdlib’de Türkiye’nin işini zorlaştırıcı bazı adımlar atması da şaşırtıcı gelmeyecektir.

Son olarak bölgedeki diğer nüfuzlu aktörlerin pozisyonuna bakmakta fayda var: Avrupalı büyük oyuncular. AB Dışişleri ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Türkiye’yi, atacağı adımlarda,  hâlihazırda IŞİD’le mücadele için kurulu küresel ittifaklara zarar vermeyecek azami dikkati göstermeye çağırmış, Türkiye’nin bölge açısından önemini vurgulamıştı. Trump’ın çekilme kararı ise bu açıklamadan sonra geldi ve aslında açık bir ifadeyle, Yüksek Temsilci Mogherini’nin kaygılarını belli oranda geçersiz kıldı. Çünkü bahsi geçen küresel ittifakın en kritik aktörü ABD idi ve bölgedeki en net çekilme kararına imza atmıştı. Dolayısıyla böyle bir gelişmenin ardından diğer büyük oyuncular Fransa ve Birleşik Krallık’ın nasıl hareket edeceği merak konusu. Fransa kanadından, bölgedeki tarihsel konumu ve ulusal çıkarları gereği varlığını sürdüreceği yönünde açıklamalar geliyor. Fransız karar alıcılar tarafından ortaya koyulan kararlılık beyanları yayın organlarına peşi sıra düşüyor. Fransa’nın bölgedeki hassas terazinin ne tarafına ağırlığını vereceği de fazlasıyla önemli. Çünkü iki tarafın zıt pozisyonlar aldığı muhtemel bir kötü senaryoda Fransa ile Türkiye arasında bir gerilim hattı oluşması, diplomasinin ve dilin sertleşmesi hiç uzak ihtimal değil. Birleşik Krallık’ın nasıl hareket edeceği de ABD ile ikili değerlendirmelerinin ardından şekillenecektir. Avrupa merkezli aktörlerin bu açıdan unutmaması gereken şüphesiz ki Türkiye’nin Avrupa’nın kıta güvenliği açısından en kritik oyunculardan biri olduğu. Üyelik müzakereleri ile ortak çıkarlar da dikkate alındığında, Türkiye ile AB’nin olabildiğince birlikte hareket etmesi, bölge güvenliği ve uluslararası barış/güvenliğin tesisi noktasında şüphesiz ki en akla yatkın hamle gibi duruyor. Suriye krizinin ufak bir röntgeni çekildiği takdirde, akla yatkın adımlardansa kaosa yol açması muhtemel adımların çokça tercih edildiği görülüyor. Böylesi bir adım 14 Ocak günü çok da şaşırtıcı olmayacağı üzere ABD Başkanı Trump’tan geldi. Trump, Türkiye’nin Suriye’de ABD’nin çekildiği bölgelerdeki Kürt unsurları vurması ihtimaline karşı Twitter üzerinden ekonomik yaptırım tehdidinde bulundu, doğrudan Türk ekonomisini hedef aldı. 

Öncelikle, ilgili tweete ilişkin söylenebilecek çok fazla şey olduğunu belirtmek gerekir. Nitekim Türkiye-ABD ilişkilerinin genel seyri veya Suriye krizinin küresel oyunda giderek daha da araçsallaştırılması konusu, bu çalışmanın radarı dışında kalıyor. Fakat konuyla ilgili olarak, yukarıdaki paragrafta bahsi geçen akılcı politikalar ve akılcı ittifaklar meselesinin üzerinde durmakta yarar var. Günümüzde, siyaset, ekonomi ve savaşlar arasındaki ayırt edici kırmızı çizginin her geçen gün daha da bulanıklaştığı görülüyor. Hibrit metotlarla birlikte, siyasetin ve ekonominin de kinetik eylemler kadar savaşın parçası haline gelmeye başladığı muhakkak. Türkiye gibi aynı anda terörle mücadele eden, üç taraftan sınırlarını korumaya çalışan, göç kriziyle yüzleşen ve Suriye’de birden fazla cephede varlığını devam ettiren bir G20 ülkesinin mutlak suretle güçlü askeri varlığı, güçlü/etkili siyaset ve ekonomi yönetişimi ile desteklemesi şart. Güçlü siyaset ve ekonomi kurumları ise ancak ve ancak demokratik, liyakate dayalı yönetim ve en ileri seviye mevzuatla mümkün. Önümüzdeki dönemde Suriye’de veya Türkiye’nin ulusal çıkarlarının söz konusu olduğu herhangi diğer vakada Trump’ın son tweetlerindeki gibi kaosa davet eden faaliyetlerden en az şekilde etkilenmek için, iyi yönetişimin her alanda sağlanması gerekiyor. Bu çerçevede Reform Eylem Grubu’nun düzenli toplantılarına yeniden başlamış olması, aslında AB’ye uyum kadar, ulusal çıkarların/güvenliği tesisi açısından da değerli bir fırsat.

Ahmet Ceran, İKV Uzmanı