İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
16-28 ŞUBAT 2019

KÜRESEL GÜNDEM: Münih Güvenlik Konferansı: Parçaları Kim Toplayacak?

Münih Güvenlik Konferansı: Parçaları Kim Toplayacak?

Eşi benzeri görülmemiş sayıda üst düzey uluslararası karar alıcıları, 35’ten fazla devlet ya da hükümet başkanı ve 100’den fazla bakanın katıldığı Münih Güvenlik Konferansı, 15-17 Şubat tarihlerinde Bayresicher Hof’ta gerçekleştirildi. İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinin etkilerinin halen devam ettiği Soğuk Savaş’ın zirvesinde, askeri zorlukları ele almak için 1963 yılında ilk defa gerçekleştirilen Münih Güvenlik Konferansı, aynı değerler altında birleşmiş Batılı ülkelerin on yıllar boyunca serbest piyasa ve NATO benzeri güçlü güvenlik kurumlarına odaklanmış bir dünya görüşüne sahip tartışmalarına tanık olmaktaydı. Alman liderleri NATO üyeleri ile bir araya getiren bu konferans başlarda, karşılıklı savunma taahhütlerini artırmak ve Batılı politikalar çerçevesinde birlik olmayı amaçlıyordu. Bu nedenle de kurucuları tarafından konferans, Transatlantik aile toplantısı olarak adlandırılmaya başlanmıştı.

Ancak 2007 yılında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna’yı ilhak etmesiyle başlayan küresel istikrarsızlaştırma, Donald Trump’ın ABD başkanlığı koltuğunu devralmasıyla ve bazı ülkelerin temel Batılı değerlerden uzaklaşması ve küresel siyasete otokratik düzenin hâkim olmaya başlamasıyla tüm liberal düzenin parçalanmasına neden oldu. Çin’in kurduğu otoriter devlet kapitalizmiyle nüfusunun önemli bir bölümünü kalkındırmayı başarması, 1990’ların aksine liberal demokrasinin ve serbest piyasanın artık tek seçenek olarak görülmediğine dikkat çekti. Rusya’nın da liberal ve demokratik anayasal devlet olmaya giden yolu, daha otoriter bir devlet olmak üzere terk etmesi, bazı AB ülkelerinin bile bu liberal olmayan politikaları benimsemesi ayrıca liberal sistemin devamının sağlanmasında soru işaretleri yarattı. 15-17 Şubat tarihli son Münih Konferansı işte bu parçalanmanın izlerini gösterdi.

Üç günlük konferans boyunca çok önemli isimler konuşmalar gerçekleştirdi. Öncelikle açış konuşmasını gerçekleştirmek için sahneye çıkan Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Wolfgang Ischinger, 27 yıldızdan oluşan AB bayrağı desenli kazağıyla Brexit’in gerçekleşme tarihinin yaklaştığını akıllara getirdi. Konuşmasında liberal düzenin ve böylece kurumların da yıpranmaya başladığını, yeni bir büyük rekabet çağının eşiğinde olduğumuzu belirten Ischinger, tüm bunlara neden olan çatışmaların insan kaynaklı olduğunu söyleyerek, tüm bunların yine insanlar tarafından çözülebileceğini ve çözülmesi gerektiğinin altını çizdi.

Oschinger konferansın asıl sorusunu ortaya koydu: Uluslararası düzenin temel parçaları teker teker parçalanırken, bu parçaları kim toplayacak? Ya da toplamaya gönüllü kimse var mı?

Transatlantik İlişkilerin Sonu mu Geldi?

Transatlantik ilişkilerin uzun zamandır bazı çatlaklara rağmen devam ettirilmeye çalışıldığını görebiliyoruz. Özellikle Donald Trump’ın başkanlık koltuğuna geçmesi ve Batılı devletleri bir araya getiren değerlerden korumacı tedbirleriyle hızlıca kopmaya başlamasıyla, Transatlantik ilişkiler ve bu bağlamda NATO’nun geleceği sorgulanmaya başlandı. Bu konferans, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ile Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in restleşmesine sahne olarak, ABD ve AB arasındaki çatırdamaların iyice derinleşmeye başladığını gözler önüne serdi. 

Büyük miktarda ABD delegesinin de bulunduğu konferansta Başkan Yardımcısı Pence, konuşmasına 45’inci ABD Başkanı Donald Trump’tan selam getirildiğini söyleyerek başladı. Ancak alkış beklentilerinin aksine bu sözlerinin üzerine Pence utanç verici bir sessizlikle karşılandı. Konuşması boyunca Pence, AB’ye ABD’nin politikasını izleyerek İran nükleer anlaşmasından çekilme ve yaptırım uygulama çağrısı yaparken, AB’yi Rusya’ya daha da bağımlı hale getireceği gerekçesiyle Kuzey Akım-2 projesini de eleştirdi. Pence müttefiklerin Doğu’ya bağlı büyümeleri durumunda, Batı’nın savunmasını yapamayacaklarını söyleyerek aslında Batılı müttefiklerini el altından tehdit etti.

Etkinliğin ikinci gününde sözü devralan Merkel konuşmasında, NATO’nun halen çok önemli olduğunun altını çizerken, NATO’nun temelde sadece askeri bir pakt olarak değil, aynı zamanda aynı değerleri paylaşan bir pakt olduğunu vurguladı. Merkel ayrıca ABD’nin Suriye ve Afganistan’dan çekilme politikasını, meydanı Rusya ve İran’a bırakmak anlamına geldiğini söyleyerek eleştirdi. ABD’nin Alman otomobillerine uyguladığı gümrük vergilerini de eleştirirken, ABD’nin Alman arabalarının bir tehdit unsuru olduğu suçlamalarını reddederek,  ABD’ye ihraç edilen Alman arabalarının birçoğunun ABD’de üretildiğinin de altını çizdi. Kuzey Akım-2 hattının AB’yi Rusya’ya mahkûm etmeyeceğinin özellikle altını çizen Merkel, Rusya ile bağlar kesildiği takdirde Rusya’nın Çin’e bağımlı hale geleceğini söyleyerek, asıl bu durumun Avrupa’nın çıkarına olmayacağını belirtti. ABD Başkanı Trump’ı hedef alan ve çok taraflılığın savunuculuğunu yapan bu enerjik konuşmasıyla Merkel, Ivana Trump hariç, herkes tarafından ayakta alkışlandı.

Konferansa katılan Alman Savunma Bakanı Ursula von der Leyen, Fransız Dışişleri Bakanı Jean Yves Le Drian ve Almanya Şansölyesi Merkel’in AB Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması’na (PESCO) sık sık atıfta bulunması, AB yetkililerinin NATO’nun geleceğini sorguladığını düşündürdü. Fakat her seferinde kurulacak bu askeri girişimin NATO’ya bir alternatif olmadığını, aksine tamamlayıcı bir rol üstleneceğinin de altını çizmeden geçmediler.

Tüm bu restleşmelerin yanı sıra, eski ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden da etkinliğe katılarak Pence’den çok daha farklı bir perspektif ortaya koydu. Donald Trump’ın temsil ettiğinden çok farklı bir ABD olduğunu söyleyen Biden, Amerika’nın müttefiklerine sırtlarını dönmek gibi bir niyetini olmadığını söyledi ve hiç şüphesiz geri döneceklerini duyurdu. Biden’in bu konuşması 2020 seçimlerinde başkanlığa aday mı olacak sorusunu akıllara getirdi.

Konferansın “Ötekileri”

Rusya, Çin ve İran -konferansın bir nevi ötekileri- sırasıyla Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Çin'in eski Dışişleri Bakanı ve Komünist Parti Merkez Komitesi Siyasi Bürosu Üyesi Yang Jiechi ve İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif tarafından temsil edildi.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov konuşmasında AB’nin Rusya ile birlikte çalışmayarak çok büyük bir hata yapıyor olduğunu belirtti. Lavrov, Batının NATO-merkezli modeli sürdürmesiyle efendi-hizmetli düzenini kabullendiğini ima ederek, Avrupalıların Rusya ile anlamsız bir çatışma içerisine sürüklendiğini söyledi. Konuşmasında isim vermeden, AB’yi ABD’yi bir çocuk gibi takip ederek Avrasya bölgesinin kalkınmasının önüne geçtiği yönünde suçlayıcı cümleler kullandı ve ABD yönetimi bir kez daha odanın kötü adamı ilan edildi. Ancak bu algı sadece bu salonla sınırlı değil. Pew Araştırma Merkezi’nin 2018 yılında ABD, Japonya, Birleşik Krallık, Kanada, Rusya, Almanya ve Fransa’da gerçekleştirdiği kamuoyu anketine göre, bu ülkelerin birçoğunda yaşayan vatandaşlar ABD’yi kendi ülkelerine, Rusya’ya ve Çin’ nazaran, çok daha büyük bir tehdit olarak gördüğünü ortaya koydu. Bunun yanı sıra, özellikle Almanya ve Fransa gibi AB ülkesi ülkelerin vatandaşlarının ABD Başkanı Donald Trump’tan ziyade Rusya Devlet Başkanı Putin’in küresel meselelerde doğru olanı yapacağına inandığını gözler önüne serdi. Bu durum da, küresel politikaya yönelik bir algı değişiminin gerçekleştiğini gösteriyor. Artık NATO üyesi, Batılı bir ülke olan ABD’nin tahmin edilemez liderindense “Doğulu” fakat ne yaptığını bilen bir ülkeyi takip etmek daha akıllıca geliyor insanlara. Bu da, içinde doğduğumuz ve yaşadığımız küresel sistemin çok daha farklı bir şeye dönüşmeye başladığını gösteriyor.

Orta Doğu meselelerine odaklı konferansın üçüncü günü konuşma yapan İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, öncelikle bir önceki gün konferansta Tahran’ı “ikinci bir Holocaust planları” yapmakla suçlayan ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’i hedef aldı. Zarif, bu suçlamalara cevaben ABD’nin patolojik olarak İran’la kafayı bozduğunu söyleyerek, dünya için en büyük tehlikenin ABD olduğunu ilan etti. İran nükleer anlaşmasına ilişkin olarak da, bu anlaşmaya sadık kalmanın Avrupa’nın çıkarlarına da hizmet ettiğini söyledi.

Zarif konuşmasında ayrıca, Almanya, Fransa ve İngiltere’nin, ABD'nin yaptırımlarını bertaraf ederek İran ile ticaret yapmak amacıyla ortaklaşa kurduğu ""Instrument in Support of Trade Exchanges" (INSTEX) adlı bir ödeme mekanizmasına da değindi. AB’nin bir süredir hazırlığını yaptığı bu mekanizma, AB’nin İran ile dolar kullanmadan ticaret yaparak, Avrupalı şirketlerin ABD yaptırımlarından kaçınmasına olanak sağlıyor. Henüz operasyonel hale gelmesinin birkaç ay alması beklenen mekanizmaya diğer AB üyesi ülkelerin de dâhil olması olanaklı gözüküyor. Ancak Zarif konuşmasında, bu mekanizmanın yetersiz olduğunun da altını çizdi ve Avrupalıların ABD’den bağımsızlaşmaları ve Atlantik’in tek kutuplu dünyasına karşı gelmeleri gerektiğinin altını çizdi.

Çin'in eski Dışişleri Bakanı ve Komünist Parti Merkez Komitesi Siyasi Bürosu Üyesi Yang Jiechi ise konuşmasında çok taraflılığın, diyaloğun önemine dikkat çekerken hukukun üstünlüğüne, özellikle de Çin’in kurucularından olduğu BM’nin kurallarına saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi. Özellikle de ülkelerin baskı altında kalmadan kendi yollarını çizebilmesi gerektiğini söyleyen Jiechi, alttan alta ABD yönetimini eleştiriyor gibi görünüyordu.

Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması (Intermediate-Range Nuclear Forces Treaty, INF Treaty) da konferansın ana gündemindeydi. Rusya’nın anlaşmanın şartlarını ihlal etmesine yönelik henüz bir anlaşmaya varılamadığı gibi, Çin de anlaşmanın bir parçası olmaktan yana olmadığını belirtti.

Sonuç olarak, konferans ABD’nin liderliğindeki uluslararası sistemin parçalanmakta olduğunu gözler önüne serdi. Katılımcılar için ABD, artık çok taraflı bir politika sergileyemediği gibi, müttefikleri tek taraflı bir kutuplaşmaya sürüklüyor. Merkel’in ABD’yi eleştirmesi ve AB’yi savunması üzerine ayakta alkışlanması, ABD Başkan Yardımcısı Pence’in ABD Başkanı Trump’tan getirdiği selamın sessizlikle karşılık bulması, AB’nin İran ve Rusya ile iş birliği yapmaktan vazgeçmemesi, bir şekilde aslında ABD’yi bu konferansın “öteki”si haline getirdi. Rusya Devlet Başkanı Putin’in, Almanya ve Fransa gibi AB ülkesi vatandaşlarının gözünde ABD Başkanı Trump’a göre daha güvenilir görülmesi de bunun en önemli örneği. Üstelik Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da kendi ülkesinin iç işlerine odaklanmak istediği için konferansa katılmaması, Macron ve Merkel’in Kuzey Akım-2 boru hattı nedeniyle anlaşmazlığa girdiği de göz önüne alınırsa, AB’nin de kendi içinde bazı parçalanmalar yaşıyor olabileceğini düşündürdü. Bu durumda akıllardaki tek soru şu: ABD’nin liderliğindeki uluslararası liberal sistem gerçekten parçalanıyor mu? Eğer bu sorunun cevabı evet ise, bu parçaları toparlayacak kimse var mı? Antonio Gramsci’nin de dediği gibi: “eski ölüyor ama yeni de doğamıyor”. Belirsizliklerin hâkim olduğu bu zamanlarda küresel politikanın geleceğini öngörmek neredeyse imkânsız.

Melis Bostanoğlu, İKV Uzman Yardımcısı