İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
16-30 HAZİRAN 2019

TÜRKİYE-AB GÜNDEMİ:İstanbul Seçimlerini Geride Bırakırken: AB Süreci için Çıkarımlar

İstanbul Seçimlerini Geride Bırakırken: AB Süreci için Çıkarımlar

Türkiye bu yılın başından beri seçim atmosferi içindeydi. 31 Mart belediye seçimleri öncesinde yurt genelinde hummalı bir seçim kampanyası yaşadık. Bir yanda Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin yer aldığı Cumhur İttifakı, öte yanda Cumhuriyet Halk Partisi, İyi Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin yer aldığı Millet İttifakı’nın yarıştığı seçimler sonucunda büyükşehir, şehir ve ilçe belediye başkanlıkları, belediye meclisleri ve muhtarlıklar belirlendi. Üç büyük şehrin (İstanbul, Ankara, İzmir) belediye başkanlıklarının Millet İttifakı adayları tarafından kazanıldığı seçimin sonuçlarına itirazlar geldi ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin yenilenmesine karar verildi.

İstanbul seçimleri sadece İstanbul seçimleri değildi. Türkiye’nin kalbi olan böyle bir şehirdeki seçimler tüm yurtta çok yakından takip edildi. İki taraf da tüm enerjisini bu seçimlerde kazanan taraf olabilmek için sarf etti. Millet İttifakı için kazandıkları bir seçimin yenilenmesi bir adaletsizlik olarak nitelendirilse de yenilenen seçimlerde yine kazanmak için tekrar sahaya indiler. Cumhur İttifakı ise bu şansı iyi değerlendirerek, seçim stratejilerini daha iyi kurgulamak ve seçim sonucunu kendi lehlerine döndürmek için yarıştılar. Sonuçta Cumhur İttifakı adayı Binali Yıldırım ile Millet İttifakı adayı Ekrem İmamoğlu arasındaki yaklaşık 13 binlik oy farkı 23 Haziran’da yapılan seçimlerde artarak, 800 bine çıktı. Ekrem İmamoğlu oyların % 54,21’ini alırken, Binali Yıldırım oyların % 44,99’unu aldı. İmamoğlu, 27 Haziran tarihinde ikinci kez belediye başkanlığı mazbatasını almış oldu.

Seçimin CHP adayı Ekrem İmamoğlu tarafından kazanılması, yerel düzeyde de olsa, iktidarın demokratik süreçlerle yani adil ve özgür seçimlerle değişebileceğini gösterdi. Tüm dünya genelinde gözlemlediğimiz demokrasideki geriye gidişin Türkiye’de tersine dönüyor olabileceği yönünde umutları yeşerten bir seçim oldu. Bu durum da elbette Türkiye’de demokrasi, hak ve özgürlükler alanında hala önemli adımlar atılması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Ancak gelecek için demokratik güçlerin iş başında olduğuna dair bir umut veriyor. Bundan sonra demokratik mücadelenin tüm farklı kesimlerin katkıları ile devam etmesi gerekiyor. Burada esas olan, oyunun kurallarının adil olması ve tüm siyasi partilerin eşit bir şekilde ifade ve örgütlenme özgürlüğü içinde demokratik yarışta yerlerini alabilmelerinde yatıyor.

Türkiye’nin AB süreci açısından bu seçimin adil ve özgür bir ortamda yapılabilmesi ve muhalefetin adayının da en az iktidarın adayı kadar kampanya yapma ve görüşlerini halkla paylaşma şansı olması son derece önemliydi. Seçimin sonucunda muhalefet ittifakının adayı Ekrem İmamoğlu’nun kazanması ise Türkiye’de demokratik sürecin en temel taşlarından olan adil ve özgür seçimlerin yapılabildiğini gösterdi. Uzunca bir süredir, Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşmakta olduğu, demokrasinin temel taşı olan denge ve denetleme mekanizmasının bozulduğu, yürütmenin aşırı merkezileştiği, ifade, medya, örgütlenme ve barışçı gösteri yapma özgürlüklerinde aşınma olduğu tespitlerini yapan AB’den olumlu tepkiler geldi. Dünya basını seçim sonuçlarına ilgi gösterdi ve bu sonuçların Türkiye’deki siyaset açısından etkilerini çok boyutlu olarak inceleyen makaleler kaleme alındı. 31 Mart seçimlerinin yenilenmesi sonrasında AB Güvenlik ve Dış Politika Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini adil seçimlerin önemine işaret etmiş ve "Özgür, adil ve şeffaf bir seçim süreci sağlamak herhangi bir demokrasi için hayatidir ve AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerin merkezindedir” demişti. Bu açıdan 23 Haziran seçimlerinin seçim süreci ile ilgili kuşkuları ortadan kaldırma yönünde sonuçlanması olumlu oldu. Ancak 1946’dan beri çok partili hayata geçiş yapan ve uzun yıllara yayılan bir seçim deneyimi olan bir ülkede seçimlerin özgür ve adil bir ortamda yapılabilmesinin güvence altında olması ve bir artı olarak görülmemesi gerekir. Türkiye’de demokrasinin geldiği nokta bunun çok daha ötesinde olmalıdır.

Seçimden 3 gün sonra AB Dış Eylem Servisi Sözcüsü tarafından Türkiye’de insan haklarına ilişkin bir açıklama yapıldı. Bu açıklamada, aralarında Osman Kavala ve Yiğit Aksakoğlu’nun bulunduğu sivil toplum örgütü üyelerinin Gezi Parkı olaylarına ilişkin yargılandığı dava ele alındı. Yiğit Aksakoğlu’nun tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasının olumlu olduğu, ancak dava öncesi uzun tutukluluk sürelerini içeren yargılamanın masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkı açısından olumsuz sonuçları olabileceği vurgulandı. 30 Mayıs tarihinde açıklanan yargı reform stratejisinde AB’nin görüşünü de yansıtır şekilde, tutuksuz yargılanmanın kural olması ve bu şekilde mahkeme sürecini tutuklu olarak geçirenlerin hak mağduriyetinin önlenmesi temel alınmıştı. Uygulamadaki durum ise bize bu reform adımlarının daha fazla zaman kaybedilmeden hayata geçirilmesinin önemine işaret ediyor.

23 Haziran seçimleri öncesinde 18 Haziran’da toplanan AB Genel İşler Konseyi, yine Türkiye’yi yakından ilgilendiren farklı bir konuda görüş bildirdi. Konsey sonuçlarında,  Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’de “yasadışı” olarak nitelendirilen eylemleri eleştirildi. Türkiye’ye Doğu Akdeniz’de sondaj çalışmalarını durdurma çağrısında bulunuldu ve buna uyulmadığı takdirde Komisyon ve Avrupa Dış Eylem Servisi’nden, Türkiye’ye karşı uygun önlemler alınması için alternatif öneriler sunmaları istendi. 

23 Haziran seçimleri Türkiye’nin AB süreci açısından olumlu bir gelişme olsa da, tek başına belirleyici olmayacak. Türkiye’de demokrasi ve haklar alanında yeni reform adımlarının atılması bu süreci canlandırabilir. Bunun yanında, Kıbrıs uyuşmazlığının devam etmesi ve Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmaları ile farklı bir konuya sıçraması ilişkilerde zorlu bir sorun oluşturmaya devam ediyor. Önümüzdeki günlerde bu konuyla ilişkili olarak yeni gerilimler ve yaptırımlar beklenebilir. Bu koşullar altında, Türkiye için siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan son derece kritik olan AB sürecinde ilerlemek ve fayda sağlamak için kapsamlı ve tutarlı bir strateji ortaya koymanın önemi daha da artıyor.

Japonya Dönem Başkanlığı’nda Osaka’da düzenlenen G20 Zirvesi öncesinde Financial Times gazetesine bir demeç veren Rusya Federasyonu Başkanı Vladmir Putin liberal demokrasinin artık hükümsüz hale geldiğini söyledi.  Putin, popülizmin yükselişini övdü ve çok kültürlülük gibi fikirlerin artık "savunulabilir" olmadığını vurguladı. Buna karşı bir açıklama yapan AB Konseyi Başkanı Donald Tusk ise bu fikirlere katılmadığını belirtti ve "Liberal demokrasinin hükümsüz hale geldiğini iddia etmek, özgürlüklerin, hukukun üstünlüğünün ve insan haklarının hükümsüz hale geldiğini söylemektir. Bence gerçekten hükümsüz hale gelen, bazen etkinmiş gibi gözükseler de otoriterlik, lider kültleri, oligarkların yönetimidir" dedi. Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin demokrasi mücadelesi bu iki aks arasında yolunu bulma üzerinden yürüyecek. Dünyada tüm rejimlerin karşı karşıya olduğu bu ikilemde AB süreci liberal demokrasi ilkelerinin benimsenmesini gerektiriyor. Putin’in savunduğu diğer yol ise Türkiye’yi AB’den uzaklaştıracak. Son tahlilde halkın demokrasi bilinci ve haklarına sahip çıkması sonucu belirleyecek.

Doç. Dr. Çiğdem Nas, İKV Genel Sekreteri