İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 EYLÜL 2019

KÜRESEL GÜNDEM: Türkiye-Rusya-İran Üçlü Zirvesi ve Suriye’de Derinleşen Taht Oyunları

Türkiye-Rusya-İran Üçlü Zirvesi ve Suriye’de Derinleşen Taht Oyunları

Suriye krizinde gidişat kesinlikle her zamankinden daha anlaşılır ve stabil değil. Nitekim aktörler, öncelikleri ve etki güçleri günden güne değişim gösterse de Türkiye her zaman bu karmaşık satranç tahtasında başat oyuncu olmaya devam ediyor ve sular çekildiğinde en az savrulacak şekilde kendisini konumlandırmaya çalışıyor. Nitekim Türkiye-Rusya-İran üçlü zirve toplantılarının beşincisinin Ankara’da düzenlendiği bu günlerde gidişatın fotoğrafını sağduyulu ve soğukkanlı şekilde çekebilmek, fotoğrafın kendisi kadar önemli hale geliyor.

Suriye krizinin geldiği son aşamada; İdlib’in geleceğine ilişkin ihtilaflar, geçiş dönemi için hayati önem taşıyan anayasa yapım süreci, ABD ve Rusya’nın bölgedeki nüfuz alanlarını genişletmek için oynamakta olduğu “taht oyunları”, Türkiye’nin başta rejim güçleri olmak üzere ABD, İran ve Rusya gibi sahadaki aktörlerle resmi ilişkilerinin statüsü ve pek çok diğer değişken, ayrı ayrı Suriye denkleminin nasıl bir sonuçla çözüme kavuşacağının belirleyicisi olacak. Fakat gelinen aşamada göze çarpan bir takım işaret fişekleri, geleceği tasavvur etmekte dikkate değer ipuçları sunuyor.

Öncelikle, bu bültende daha önceleri Suriye meselesine dair yer alan analizlerin pek çoğunda İdlib ve Türkiye-Rusya-İran üçgeninin önemi vurgulanmış ve çatışmaların sonuna yaklaşıldığı hatırlatılmıştı. Bir yandan evet, 15 Eylül 2019 tarihinde rejimin Suriye’de genel af ilan etmesi, Anayasa Komitesi’nin kurulmasında son aşamalara geçilmesi ve BM’nin bu gelişmeleri yakından takip edip yeri geldiğinde anayasa yapım sürecinde devreye girme arzusu, Ankara’da gerçekleşen zirve; Astana ruhu diye nitelendirilen sonuç odaklı girişimlerin sürekliliği ve etki gücü açısından dikkat çekici.

Biraz da Bardağın Boş Tarafı

Fakat bardağın boş tarafı, tahmin edilenden de daha bulanık demek herhâlde spekülasyon olmaz. Öncelikle İdlib’deki gidişat fazlasıyla kaygan bir zeminin üzerinde şekilleniyor. Bir yandan Rusya ve İran destekli rejim güçleri İdlib’de operasyonlarını sertleştirmiş durumda. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Michelle Bachelet, Nisan 2019-Ağustos 2019 dönemlerinde İdlib’de 1.089 sivilin hayatını kaybettiğine işaret ediyor. Uluslararası kamuoyu son dönemde İdlib’in vilayetlerinde hastanelerin bombalandığı ve kurulan yeraltı hastanelerinin dolma noktasına geldiği gibi insani yönden vahim vurgularda bulunurken böylesi bir tablo aslında gelinen aşamada İdlib’de işlerin Astana ruhuna uygun gitmediğine işaret. İdlib, insani çekincelerin ötesinde bölge siyaseti açısından da giderek hassaslaşan ve gerilimin arttığı sorunsalları hem yaratıyor hem de bunlardan etkileniyor. Bir bakıma İdlib’i kendi kuyruğunu ısıran yılana benzetmek belki aşırı ama anlaşılır çağrışımlar sunuyor.

İdlib’in Türkiye açısından önemi, Rusya ile sağlanan mutabakatın ardından bölgede kurulan 12 gözlem noktasının ateş hattının ortasında kalması ihtimaliyle daha perçinlenmiş vaziyette. Rusya ve İran destekli rejim kuvvetlerinin aslında Astana ruhuyla çelişir şekilde Türkiye’nin gözlem noktalarına temas edebilecek yerlerde gerçekleştirdiği hava saldırıları ve özellikle de 8’inci ve 9’uncu gözlem noktalarının yer yer tehdit altına girmesi, gerilimi artıran en öncelikli boyut. Burada Türkiye gözlem noktalarını bırakmaya yanaşmazken ve aylar süren müzakerelerin neticesinde oradaki varlığını meşrulaştırmışken, liderler düzeyinde çok aktörlü görüşmeler, gerilimin daha da tırmanmasını şimdilik engellemiş gibi görünüyor. Özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16 Eylül tarihli Türkiye-Rusya-İran üçlü zirvesinin ardından, siyasi umutları yeşertecek kararlar aldıklarını deklare etmesi, şüphesiz ki olumlu bir sinyal.

İdlib’in durumu, Türkiye açısından bir yandan doğrudan askeri bir konuyu oluşturuyor. Nitekim bölgede gerilimin daha da artması halinde Türkiye yönüne belirginleşmesi muhtemel göç akınları da Türk karar alıcıların ve kamuoyunun en hassas şekilde takip ettiği ve yönlendirmeye çalıştığı mesele. Olası bir göç akınının Türkiye’de süren geniş kapsamlı göç yönetimi, göçmen entegrasyonu ve uyumu sorunlarını daha da belirginleştireceği muhakkak. Dolayısıyla Türkiye, İdlib’deki durumu olabildiğince daha da ileri bir sıcak çatışmaya dönüştürmeyecek çözüm modelini dikkate almalı. Bu model de ancak diplomasinin hünerleri ve stratejik, soğukkanlı karar alma ile mümkün.

Ankara’da Diplomasi Trafiği

Geride bıraktığımız Ankara Zirvesi, soğukkanlılığa ve diplomasiye dair umut vaat eden bir tabloyu gözler önüne sürüyor. Şüphesiz ki zirvede BM ile eşgüdüm vurgusu dâhilinde Anayasa Komitesi’ne ilişkin pürüzlerin ve ihtilafların giderilmesi, Suriye’nin geleceği açısından fazlasıyla kritik bir gelişme.

Türkiye’nin bölgede denge gözetmesi gereken aktörler, İdlib’de aktif varlığını sürdüren Rusya ve İran’ın yanı sıra daha geniş bir habitatta ABD ve Avrupalı güçler. Ankara’daki zirvede de vurgulandığı gibi, İdlib’de çatışmaların derinleşmesi ve doğması muhtemel bir göç akınının AB ülkelerini doğrudan etkileyeceği ortada. Türkiye’nin göçmen akınlarına ve mevcut mülteci krizine ilişkin öne sürdüğü ve Ankara zirvesinin ardından da önceliklendireceği belirginlik kazanan güvenli ve gönüllü geri dönüş formülü, zirvenin en öne çıkan başlıklarından. Cumhurbaşkanı Erdoğan, şimdiye kadar 360.000 Suriyelinin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarıyla arındırılmış bölgelere döndüğüne işaret ediyor.

Bu noktada önem verilmesi gereken konu, Suriyelilerin dönmesi için belirlenen bölgelerin mutlak suretle temel ihtiyaçların yanı sıra ekonomik ve sosyal bir hayatın gereklerini karşılayacak düzeyde, yeniden inşa edilmesi. Savaşın hasarları ve zorlamaları zaten şimdiden bölgede geri alınması çok zor hasarlara sebep olmuşken, mutlak suretle restorasyonun gündemde daha sık yer alması gerekiyor. Diğer yandan özellikle Fransa gibi bazı AB Üyesi Devletler ABD ile daha eş güdümlü şekilde, sahada aktif şekilde ulusal çıkarlarını gözetiyor. Ve AB de bölgede başat aktör olma arayışını sıklıkla gösteriyor.

ABD ise her ne kadar kademeli olarak bölgedeki varlığını azaltma eğilimini sürdürse ve perspektifini daha çok bölgede işbirliğine yanaştığı tarafları eğitip donatmaya odaklasa da halen daha etkili ve dikkate değer bir askeri ve siyasi güç. Türkiye’nin ABD ile en net angajmanı, Suriye’de ortak çabalarla güvenli bölge oluşturulması konusunda devam ediyor. Türkiye’ye ABD’den peşi sıra güvenlik bürokrasisinde üst seviye figürlerin ziyaretleri gerçekleşirken; kameralara yansıyan işbirliği fotoğrafları, ortak kara devriyeleri ve Şanlıurfa’da kurulan müşterek hareket merkezinden daha çarpıcı ve konjonktürü etkileyici bir hamle gelmiş değil. Türk tarafı bu tutumu, oyalama ve güvenli bölge adımlarını geciktirici hareketler olarak görmeye başlarken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan memnuniyetsizliğini açık dille ifade etmeye başladı.

Burada iki kritik boyu var. İlki, Türkiye ile ABD’nin güvenli bölgeden ne anladığı konusunda gözle görülür bir farklılık olması. Bu pilav daha çok su kaldıracak gibi duruyor…  İkinci boyut ise çokça kamuoyunda tartışılan S400-F35 gerginliği. Bu gerginlik Türkiye ve ABD’nin Suriye’deki işbirliğini olumsuz etkilese de kısa vadede S400’lerin kurulumunun zaman alması, bu sistemlerin nereye konuşlandırılacağının kesinlik kazanmaması ve kısa vadede gözle görülür bir etki yaratmayacak olması, krizin derinleşmesinin önünde engel. Nitekim güvenli bölge konusunda tarafların görüş ayrılıklarının daha net şekilde dillendirilmeye başlaması ve Rusya-İran bloğunun da alması muhtemel tutumlar şüphesiz ki Türkiye’yi, bölgede incelikle yönetilmesi gereken bir satranç oyununun ortasında bırakacak.

Neticede, kontrollü yönetiliyor gibi görünen Suriye krizi aslında fazlasıyla hassas ve kıvılcımlanmaya müsait, çok taraflı değişkinlerle doğrudan etkileşim içerisinde. Krizde sona yaklaştıkça bütüncül adımlar yerini ulusal çıkar odaklı güç oyunlarına ve mevcut mutabakatların biraz biraz esnetilmesine bırakıyor.  Öte yandan anayasa yapım süreci, uluslararası toplumun süreç üzerindeki kamuoyu baskısı ve insani felaketlerin önüne geçilmesi için hâlihazırda bölgede güç sahibi aktörler üzerindeki sorumluluk, sürecin kontrolden çıkması önünde sibop oluşturuyor. Türkiye’nin ise bu noktada soğukkanlı, insaniyet odaklı ve yapıcı bir dış politikayı sürdürmesi vahim. Tüm tarafların, zaten kırılgan olan yapıları daha da ateşe atacak hamlelerden kaçınıp, Ankara’da uzlaşılan, hatırlatılan ve bir nebze yüreklere su serpen Astana ruhunu eylem planlarının odağına alması gerekiyor.

Ahmet Ceran, İKV Uzmanı