İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 EKİM 2019

KÜRESEL GÜNDEM: Barış Pınarı Harekâtı ve Uluslararası Tepkiler

Barış Pınarı Harekâtı ve Uluslararası Tepkiler

Geçtiğimiz hafta Türkiye bir süredir konuşulan ve ABD ve Rusya gibi ülkelerle de görüşülen bir konuda harekete geçti. Güney sınırlarından kaynaklanabilecek güvenlik tehdidi ve Suriye’nin kuzeyindeki PYD/YPG güçlerinin varlığına karşı “Barış Pınarı” operasyonu başlatıldı. Kara ve hava güçleri ile başlatılan operasyonda “Suriye Milli Ordusu” olarak adlandırılan Suriye rejimine muhalif güçler de yer alıyor. Geldiğimiz noktada Telabyad ve Resülayn ilçelerinin kontrolünün Türkiye’ye geçtiği belirtiliyor. Türkiye’nin tezi sınırda bir güvenli bölge oluşturarak terör koridorunu engellemek ve Türkiye’de yaşayan 4 milyona yakın Suriyelinin bir kısmının bu bölgeye geri dönmesini sağlamak. Güneyde Suriye rejimi ve ABD unsurlarının ve daha da  doğuda PYD/YPG’nin varlığına karşı Türkiye sınırının güneyinde kontrolü sağlamak için askeri güç kullanılıyor.

Türkiye ABD Başkanı Barack Obama döneminde de sınırda güvenli bölge oluşturulması için uluslararası müdahaleyi desteklemiş ancak ABD doğrudan müdahale yerine bölgede beliren IŞİD tehlikesine karşı sınırlı bir müdahale ve yerel güçlerle çalışmayı tercih etmişti. Türkiye daha sonra Rusya ve İran ile birlikte Astana sürecinin bir parçası ve savaşın sona ermesine yönelik düzen verme çabasının önde gelen paydaşlarından olmuştu. Ancak bölgedeki gelişmelerin istediği yönde gitmemesi sonucunda ve ilgili hemen hemen tüm aktörlerinin tehdit olarak kabul ettiği IŞİD tehlikesinin bertaraf edilmesi ve IŞİD unsurlarının kontrol altına alınması sonrasında Türkiye sürece doğrudan müdahil olma kararlılığını ortaya koydu. Gerek Rusya gerekse ABD ile görüşmeler gerçekleştirildi. Son olarak geçtiğimiz Pazar günü ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılan telefon görüşmesi sonrasında operasyonun fitili çekildi. ABD Kongresi ve Pentagon’da Türkiye’nin operasyonuna karşı görüşler hâkim olmasına rağmen, Başkan Trump’ın kerhen de olsa onay vermesi ile belirli bir bölgedeki ABD askerleri geri çekilerek operasyonun önü açıldı.

Türk makamları operasyonu BM Şartı'nın ülkelere kendilerini savunmak için güç kullanma hakkı veren 51’inci Maddesi’ne dayandırarak gerekli bilgilendirmelerde bulundu. BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin Ankara'daki diplomatik misyon temsilcileri, Dışişleri Bakanlığı'na çağrılarak harekatla ilgili bilgi verildi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu BM Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerinin yanı sıra BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, BM Güvenlik Konseyi'nin dönem başkanlığını yürüten Güney Afrika, BM Genel Sekreteri'nin Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen ve Suriye rejiminin İstanbul Başkonsolosluğuna konuyla ilgili bilgi verildiğini açıkladı. Milli Savunma Bakanlığı tarafından da ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Almanya, Fransa ve İtalya ile NATO ve BM Genel Sekreterliklerinin Barış Pınarı Harekâtı’na ilişkin bilgilendirildiği ifade edildi.

Harekâtın başlamasının ardından ABD, AB ülkeleri, Arap Ligi ve Astana sürecinde Türkiye’nin birlikte hareket ettiği Rusya ve İran’dan kınama ve uyarı açıklamaları geldi. AB Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Mogherini yaptığı açıklamada, Türkiye’ye Kuzeydoğu Suriye’deki askeri harekâtını durdurma ve askeri güçlerini geri çekme çağrısında bulundu. Bazı AB ülkeleri Türkiye’ye silah satışlarını askıya alırken, 14 Ekim günü toplanan AB Dış İlişkiler Konseyi uyarı niteliğinde bir açıklama yayımladı. Konsey, Türkiye’nin harekâtını bölgede güvenlik ve istikrarı zedelediği ve daha fazla sayıda sivilin yerinden edilmesine ve acı çekmesine neden olacağı gerekçesi ile kınadı. Türkiye’nin Barış Pınarı Harekatı’nın BM liderliğindeki siyasi süreç doğrultusunda barışa ulaşma çabalarını zorlaştırdığını ve DAEŞ’i yenilgiye uğratmak için bugüne kadar kat edilen başarıyı da tehlikeye attığını belirtti. Sonuç belgesinde bu noktalar vurgulandıktan sonra, AB’in Suriye’nin teritoryal bütünlüğünü ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı ve 2012 Cenevre Bildirgesi uyarınca gerçek bir siyasi geçişi desteklediği belirtilerek, Türkiye’nin Kuzeydoğu Suriye’deki güvenlik endişelerinin siyasi ve diplomatik yollarla giderilmesi gerektiği savunuldu. DAEŞ’e karşı uluslararası koalisyona çağrıda bulunularak, konuyla ilgili bakanlar düzeyinde bir toplantı yapılması istendi. Türkiye’ye silah satışına yönelik ortak bir karar çıkmadı ancak bazı Üye Devletlerin Türkiye’ye silah satışlarını hemen durdurma kararına atıfta bulunuldu. 

Son olarak bu yazı kaleme alınırken gelen haberlere göre, Başkan Trump ABD Hazine ve Dışişleri Bakanlıklarına, Türkiye’de bazı kurum ve kişilere yaptırım getirmeleri için yetki veren başkanlık kararnamesini imzaladı. Kararda iki bakanlık ve üç bakan yaptırım listesine alındı. Buna göre, Milli Savunma Bakanlığı ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez yaptırım listesine alınırken, varsa ABD’deki varlıklarının dondurulması ve ABD ile finansal işlem yapmalarının engellenmesi söz konusu.

Türkiye’de operasyonun haklılığına inanmış birçok kişi operasyona dört bir yandan gelen uluslararası tepkiler karşısında hayret ve kızgınlıkla karışık bir hayal kırıklığı yaşadılar. “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” refleksi tekrar ortaya çıktı ve Türkiye’nin yine anlaşılmadığı ve haksızlığa uğradığı anlatıldı. Televizyonlar ve haber kanalları operasyonun haklılığını Türk halkına aktarmak için uğraştılar. Ancak Türkiye sınırları dışında hangi yöne giderseniz gidin genel olarak hava olumsuzdu. AB, Arap Ligi gibi örgütler Türkiye’ye operasyonu durdurması çağrısında bulundular. Hollanda gibi bazı ülkeler silah ihracatını yasaklama kararı aldı. Genel olarak sosyal medya ve internet dünyasını Türkiye’yi işgalci olarak gösteren ve Kürtleri ortadan kaldırmayı hedeflediğini belirten bildirimler ve postlar sardı. Bizzat Başkan Trump “Türkler ve Kürtlerin birbirlerine düşman” olduğunu belirten bir ifade kullandı. Üstün körü kanılar ve önyargılar sel oldu aktı ve doğru ile yanlış, bilgi ile bilgi kirliliği birbirine karıştı.

Tüm bunlardan ortaya çıkan iki önemli sonuç vardı: Birincisi Türkiye’nin operasyonu yaparken uluslararası iletişime önem vermediği ya da gereğince yapmadığı ikincisi de 2000’li yıllarda yükselen bir yıldız olan Türkiye’nin dünyadaki algısının olumsuz olduğuydu.

Harekâtta askeri başarı kazanılırken, bu başarının siyasi ve diplomatik kanallar ile tamamlanması ve devam ettirilmesi gerekir. Bunun için kamu diplomasisi de dâhil olmak üzere harekâtın haklılığı ve uluslararası hukuku gözeterek yapıldığı konusunda iletişim faaliyetlerinin sürekli bir şekilde, sosyal medya dâhil olmak üzere farklı mecralarda ve hükümetler, siyasetçiler, basın, akademi ve sivil topluma yönelik olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Türkiye’nin uluslararası toplumdaki konumunu güçleştirecek adımlardan kaçınılarak, bıkmadan ve usanmadan ve “nasıl olsa Türkiye’ye karşılar, ne yaparsak yapalım bizi dinlemezler” gibi bir kolaycılığa ve kaderciliğe teslim olmadan iletişim faaliyetlerinin sürdürülmesi gerekir. Bunun yanında, iletişimin bütüncül bir kavram olduğu ve Türkiye’nin uluslararası güvenirliğinin ve itibarın güçlenmesinde ülke içindeki ilerlemeci reform adımlarının da büyük etkisi olacağı unutulmamalı. Türkiye’nin uluslararası itibarının güçlendiği 2000’li yılların aynı zamanda Kopenhag kriterlerini karşılamaya yönelik reformlar ile AB sürecinin de hızlandığı dönem olması tesadüf değildi. Türkiye’nin demokratik ülkeler liginde kredibilitesini yükseltecek hukuk, özgürlük, denge ve denetleme, iyi yönetişim gibi alanlarda atılacak reform adımları kuşkusuz ki diğer alanlarda Türkiye’nin inanılırlığını yükseltecektir.

Son olarak, Dışişleri Bakanlığı AB Başkanlığı tarafından yeniden gündeme getirilen AB İletişim Stratejisi’nden de söz edelim. İKV dâhil olmak üzere AB alanında çalışan sivil toplum kuruluşları ve ilgili kamu kuruluşları 14 Ekim 2019 tarihinde Dışişleri Bakan Yardımcısı ve AB Başkanı Büyükelçi Faruk Kaymakçı’nın başkanlığında bir araya geldiler. Amaç AB sürecinin önemli bir ayağı olan iletişim konusunu gündeme taşımak ve çeşitli kuruluşların Türkiye’yi AB’ye, AB’yi de Türkiye’ye anlatmaya yönelik çalışmalarını eşgüdüm içinde gerçekleştirmekti. AB sürecinin unutulmaya yüz tuttuğu, AB’den genellikle yaptırımlar ve suçlamalarla bahsedildiği bir dönemde Türkiye’nin AB üyeliğinin önemine vakıf kişi ve kurumların bir araya gelmesi ve güçlerini birleştirmesi gelecek için ümit veriyor. AB bugün Türkiye’ye karşı çıkıp kınama da yayınlasa,  Türkiye Avrupa’nın bütün önemli meselelerinde rol oynamaya devam edecek. Bu yüzden bugünden Brexit ve Suriye sorununun çözümü sonrası dönem için hazırlıkları yapmakta ve bıkmadan iletişimi devam ettirmekte büyük fayda var.

Doç. Dr. Çiğdem Nas, İKV Genel Sekreteri