İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
16-30 KASIM 2019

KÜRESEL GÜNDEM: Berlin Duvarının Yıkılışının 30`uncu Yılında Avrupa, Amerika ve Türkiye

Berlin Duvarının Yıkılışının 30'uncu Yılında Avrupa, Amerika ve Türkiye

9 Kasım tarihi Berlin Duvarı’nın yıkılışının 30'uncu Yıldönümü olarak özel bir anlam taşımaktadır. Bundan 30 yıl önce Avrupa’yı ikiye ayıran, Doğu Avrupa’nın demir perde arkasında kalmasına yol açan Berlin Duvarı yıkılmaya başlanmıştı. Bu sene Berlin’de düzenlenen kutlamalara yüz binden fazla kişi katıldı. Brandenburg Kapısı havai fişek gösterileri ile aydınlandı. Brandenburg’a giden bulvar gökkuşağı renginde şeritlerle donatılmıştı. Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve Başbakan Angela Merkel’in yanısıra, Visegrad ülkelerinin liderleri de kutlamalarda yer aldı. Bir zamanlar ikiye bölünmüş bir kent olan Mödlareuth’ta “Trabi” marka araçları ile 30 yıl önce sınırı geçen Doğu Almanlar anıldı.

Nitekim Duvarın yıkılmasından kısa bir süre sonra 10 Ekim 1990’da İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer devletlerinin de onayı ile iki Almanya birleşmişti. Birleşmeden bunca yıl sonra ise hala Batı ve Doğu Almanya’nın benzer standartlara gelebildiğini söylemek zor olur. Deutsche Welle Berlin muhabiri Peter Craven Almanya’nın doğusunda yaşayanlarını yarısına yakın bir bölümünün kendilerini ikinci sınıf vatandaş olarak gördüklerini ve kızgınlık hissettiklerini söylüyor. Yani duvarın yıkılmasından 30 yıl sonra hala farklılıklar ve ayrımlar aşılabilmiş değil. Almanya’nın doğu ve batısının daha entegre bir hale gelebilmesi için en az 50 yıla ihtiyaç olduğunu söyleyenler çoğunlukta.

Avrupa genelinde bakarsak, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının bir jeopolitik deprem etkisi gösterdiğini söyleyebiliriz.  NATO ve AT gibi kuruluşlarının var olma nedeni olan Doğu Bloku ve SSCB’nin Avrupa’nın ortasına kadar gelen hâkimiyeti artık sona eriyordu. Bu durum 1991’de SSCB’nin de sonunu getirdiği gibi, Orta ve Doğu Avrupa’da yer alan tek parti rejimlerinin liberal düzene geçişini mümkün kılıyordu. SSCB hegemonyasını terk eden bu ülkelerin istikrarı ve liberal düzene katılımları için NATO ve AT’ye üye olmaları zorunlu olarak görülüyordu. 1991-95 arasında devam eden Yugoslavya’nın dağılma süreci ve Yugoslav Savaşı kanlı çatışmalar, etnik temizlik ve soykırımlar ile birlikte tarihin artık kapatıldığı düşünülen sayfalarının tekrar açılması anlamına geliyordu. Yugoslavya’da olan bitenin başka ülkelerde de tekrarlanma olasılığı Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin NATO ve AT’ye girişlerini hızlandırırken, AT’nin Eski Yugoslavya’da yaşanan dehşeti önleyememesi ve tutarlı bir yaklaşım sergileyememesi de ortak bir dış ve güvenlik politikasına olan ihtiyacı gözler önüne seriyordu.

Bu doğrultuda, Maastricht Antlaşması ile ekonomik ve parasal birlik, adalet ve iç işleri politikaları ve ortak dış ve güvenlik politikaları sacayaklarını içeren AB kuruldu. Genişleme politikasına da hız verildi ve 2004 tarihinde 8’i Orta ve Doğu Avrupa ülkesi olan 10 ülke AB üyesi oldu. Bu ülkelerin AB’ye üyelikleri “Avrupa’ya dönüş” olarak nitelendirilmişti ve umutla karşılanmıştı. 1993 yılında yapılan AB Konseyi Zirvesi sonuçlarında yer alan ve Konsey’in yapıldığı yerin adıyla “Kopenhag kriterleri” olarak adlandırılan üye olmak için yerine getirilmesi gereken kıstaslar Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ve AB’ye girmeyi isteyen Türkiye gibi diğer ülkeler için bir rehber görevi görecek ve AB’ye entegre olmalarına yardımcı olacaktı.

Kopenhag kriterleri, katılım öncesi strateji, AB teknik ve mali yardımı ve aday ülkenin kaydettiği ilerlemenin izlenmesi ile birlikte AB üyeliğine giden yolun mihenk taşlarını oluşturuyordu. Bu şekilde birlik içinde, demokratik, güvenli ve müreffeh bir Avrupa yaratma ülküsü Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında uzun süredir ilk defa gerçekleşme ümidi veriyordu. AB Maastricht ile vücut bulurken, genişleme hamlesi de ilerliyor ve 2004 yılında üye olan 10 ülkeyi, 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya ve 2013’te Hırvatistan izliyordu.

28 üyeli AB, Norveç, İsviçre, İzlanda, Lihtenştayn gibi AB üyesi olmayı farklı sebeplerle arzu etmeyen ülkeler ve henüz AB üyeliğinin gerektirdiği koşulları karşılayamayan Sırbistan, Bosna-Hersek, Makedonya gibi Balkan ülkeleri ve Türkiye dışında neredeyse tüm Avrupa kıtasını kapsamıştı.  Tek bir İç Pazar, Schengen Alanı, Ekonomik ve Parasal Birlik, Ortak Dış ve Güvenlik Politikası gibi politikaları ile AB’yi güçlendirmek ve global bir oyuncu haline getirmek hedefleniyordu. Bunun için ise AB’nin iç gerilim ve ayrışmaları aşarak, tutarlı bir tavırla karar alabilmesi ve politikalarını oluşturması gerekiyordu.

AB’nin Avrupa geneline yaydığı liberal düzene yönelik tehdit ve riskler hızla artmaya başladı. En önemli dönemeçlerden biri 11 Eylül saldırıları sonrasında geçekleşti. Yeni küresel düzenin hegemonik gücü ABD, kendi evinde teröristlerce bir saldırıya maruz kalırken, tüm Dünya’da radikal İslam ile ilişkilendirilen terör örgütleri ve onları destekleyen devletlere karşı savaş açıyordu. ABD Başkanı George Bush’un dediği gibi “bu savaşta tarafsızlara yer yok. Ya bizimlesiniz, ya da bize karşısınız”. “Patriot Act” olarak adlandırılan yasa ile ABD devleti güvenlik ve terörle mücadelede kapsamlı güç ve yetkilerle donatılıyor ve güvenlik ve özgürlükler arasındaki denge özgürlükler aleyhine bozuluyordu. 2000’li yıllarda Avrupa’ya da sirayet eden terör saldırıları ile bu eğilim yaygınlaşıyor ve birçok devlet güvenliği sağlamak amacıyla acil müdahale yetkileri ile donanıyordu. Liberalizmin iki sacayağından biri olan özgürlükler bu gelişmelerden önemli ölçüde zarar gördü. AB’ye yeni katılan Polonya ve Macaristan gibi ülkelerde başa gelen iktidarların yürütme erkini güçlendirme, yargıyı kendilerine tabi kılma, sivil toplumun özgürlüklerini kısıtlama gibi bir eğilim içine girdiği görüldü. Liberal düzenin kalesi AB kendi içinde çelişkiler yaşamaya başladı. AB’ye yeni katılan bazı Üye Devletlerin Kopenhag kriterlerini karşıladıklarına karar verilmiş olsa da, bu uyumun aslında oldukça yüzeysel olduğu ve yüzeyin altında aslında Batı’da yerleşmiş bulunan kurum ve düzenlemelerin yeterince içselleştirilmediği ve uygulamaya yansımadığı ortaya çıktı. Batı ve Doğu Avrupa’nın entegrasyonu daha uzun zaman alacak ve gerilim ve çatışmalara yol açacaktı.

Diğer önemli bir sorun 2008 küresel mali krizinin Avrupa bankaları ve hükümetlerini de vurmasıydı. Özellikle Yunanistan, İtalya gibi bazı ülkelerin bu süreçte son derece olumsuz şekilde etkilendiği ve borç batağına sürüklendiği görüldü. Avrupa halkları yaşam standartlarının aşınmakta olduğunu görüyor, gelir grupları arasında uçurum büyürken, hükümetler bütçe açıklarını engellemek ve borçlanma ihtiyacını kontrol altına almak için sıkı para politikalarına başvuruyordu. Bildiğimiz anlamada Avrupa refah devleti saldırı altındaydı. Koruyucu şemsiyenin ortadan kalkması ile gelir kaybı, işsizlik, piyasa düzenine uyum sağlayamama gibi sorunlardan muzdarip olan kitleler onların kızgınlıklarını seslendiren, kolay çözümler vadeden ve “kurulu düzen” olarak adlandırdıkları elitleri günah keçisi haline getiren popülist lider ve akımlara yönelmeye başladı. Popülist ve aşırı sağ siyaset özellikle AB’yi de bu gelişmelerden sorumlu tutuyor ve müdahaleci politikaları ve sınırları kaldırarak göç akınlarına zemin hazırlaması sebebiyle AB karşıtı bir çizgi izliyordu. Popülizm İtalya, Fransa, Hollanda gibi Avrupa Topluluğu’nun kurucu üyesi olan ülkeleri de etkiliyordu. 2015-16 yıllarında Suriye Savaşı’ndan kaçan mültecilerin artan sayılarda AB’ye yönelmeleri göç krizini tetikledi ve AB ortak bir göç ve iltica politikasını ortaya koyamadı. Yunanistan, Macaristan ve İtalya gibi ülkelerin coğrafi konumları nedeniyle göç akınları ile en fazla karşı karşıya kalan AB üyeleri olması ve diğer Üye Devletlerin yeterince dayanışma göstermemeleri sorunun daha da ciddi bir boyut almasına neden oldu.

AB’nin doğusunda Gürcistan ve Ukrayna müdahaleleri ve Kırım’ın ilhakı ile yeniden yayılmacı bir politika izlemeye başlayan Rusya, AB’nin yumuşak gücünün sınırlarını çizerken, Donald Trump’ın Başkan seçilmesi ile birlikte Marshall Yardımı’ndan beri Avrupa birleşmesine destek olan ABD’nin tutumu değişiyordu. Başkan Trump AB’ye oldukça hasmane bir tutum sergilerken, küresel denklemde Çin’i merkeze koyuyor ve ABD’nin küresel rekabetini Çin üzerinden tanımlıyordu. AB ülkelerine yönelttiği en önemli eleştirilerden biri NATO içinde her üyenin bütçesinin %2’sini savunmaya harcama kriterinin yerine getirilmediği ve güvenlikleri için yeterince yükümlülük altına girmedikleri idi. ABD Başkanı Trump “önce Amerika” sloganı ile çoktaraflılığın vasisi olan, birçok uluslararası örgütün çalışmasına öncülük eden hegemonik aktör olarak ABD’nin sona erdiğini ve çok merkezli bir dünya düzenine uyum sağladığını gösteriyordu. Bu olaylar AB’nin de içinde yer aldığı küresel düzenin ve entegrasyonu kolaylaştırıcı unsurların değişmekte olduğunu gösteriyordu.

Tüm bu gelişmeler, AB’nin gidişatına yönelik bir belirsizlik yaratırken, giderek yakınlaşan bir Birlik hayalini de güçleştiriyordu. Ülkesi için çeşitli tavizler talep eden Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron, AB ile bir uzlaşıya vardı. Ancak önceden söz verdiği gibi Birleşik Krallık’ın AB üyeliğini 23 Haziran 2016 tarihinde referanduma sunmaktan da geri durmadı. Sonuç bir faciaydı. Birleşik Krallık halkı oldukça ufak bir farkla AB üyeliğinden ayrılma yönünde oy kullandı. Brexit olarak adlandırılan süreç Birleşik Krallık ve AB’nin bir ayrılma anlaşması müzakere etmesi, bu anlaşmanın Birleşik Krallık Parlamentosu tarafından onaylanmaması sebebiyle 31 Mart 2019 olarak öngörülen üyelikten çıkış tarihinin ertelenmesi ile devam etti. Birleşik Krallık’ın ne zaman tam olarak AB’den ayrılacağı, bu ayrılığın nasıl gerçekleşeceği, ayrılıktan sonra iki taraf arasından nasıl bir ilişkinin kurulacağı, Birleşik Krallık’ın AB üyeliğinden çıktıktan sonra Brexit yanlılarının iddia ettiği gibi kendi ticaret anlaşmalarını hızla tamamlayıp “global Britain” hedefine ulaşıp ulaşmayacağı halen meçhul.

Görülen o ki, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 30 yıl sonra Avrupa küresel düzensizlikten nasibini fazlasıyla almış durumda. Bir başarı hikâyesi olan AB, bu başarısını devam ettirecek stratejik hamleleri yapmakta zorlanıyor. AB’nin en istikrarlı liderlerinden Angela Merkel son başbakanlık dönemini yaşarken, bayrağı ondan devralması öngörülen Annegret Kramp-Karrenbauer’in Merkel’den kalan yeri doldurup dolduramayacağı konusu gizemini koruyor. Fransa’da Sarı Yeleklilerin hareketleri sonucunda popülaritesinde aşınma olan Cumhurbaşkanı Macron ise yükselişte. AB’nin en etkili lideri olan Macron cüretkar girişimlerden kaçınmıyor. AB için savunma birliğini savunan Macron, Arnavutluk ve Kuzey Makedonya ile üyelik müzakerelerinin başlatılması kararını önleyerek, bazı hasımlar kazansa da AB vizyonunu güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Son olarak gerçekleştirdiği Çin gezisi ile dünya sahnesinde bir denge faktörü olarak Avrupa’nın daha aktif bir rol oynamasına yönelik bir adım atmış oldu.

Macron’un Avrupa Vizyonu

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 7 Kasım 2019 tarihinde The Economist Dergisi’ne bir mülakat verdi. Mülakat Macron’un Avrupa’nın geleceğine yönelik çıkışları sebebiyle büyük ölçüde ses getirdi. Macron AB’yi uyanmaya ve harekete geçmeye davet ediyordu. Cumhurbaşkanı Macron, AB’nin bir mucize olduğunu söylerken, 5 yıl önce akla hayale gelmeyecek olayların bugün başımıza geldiğini hatırlatıyordu. Macron’a göre savunmadan, ekonomik ve parasal birliğe kadar Avrupa’nın uyanması ve zor da olsa dünyadaki gelişmelere cevap vermesini sağlayacak adımları atması gerekiyordu. Artık Avrupa’yı koruma rolünü üstlenmek istemeyen bir ABD, yükselen Çin ve bölgesinde etkili Rusya karşısında stratejik özerkliğini güçlendiren bir AB vizyonunu gündeme getiren Macron, Rusya ile stratejik diyaloğun yeniden başlatılması ve AB’nin komşuluk alanına yönelik politikaları yeniden gözden geçirmesini önerdi.

Macron şunları söyledi: “Sadece şunu söylüyorum. Eğer uyanmazsak, bu durumla yüzleşmezsek ve birşeyler yapmaya karar vermezsek, uzun vadede jeopolitik olarak kaybolma riskimiz bulunuyor ya da en azından kaderimizi tayin etme durumunda olmayabiliriz”.

Cumhurbaşkanı Macron’a göre en önemli sorunların başında Avrupa’nın tarihini unutması, kendisini sadece bir pazar olarak düşünerek bir topluluk olduğunu gözden kaçırması geliyor: “bir Pazar topluluk değildir. Bir topluluk daha güçlüdür: dayanışma, yakınsama ve siyasi düşünce kavramlarını barındırır”.

Macron, Amerikan stratejisindeki değişim ve Çin’in küresel bir güç olarak yükselişinin dünyada bir kutuplaşma riskini doğurduğunu ve Avrupa’yı marjinalleştirdiğini söyledi. Bunun yanında, Avrupa’nın çevresinde otoriter rejimlerin ortaya çıkmasının da Avrupa’yı zayıflattığını ekledi.  Macron’a göre Avrupa kendisini küresel bir güç olarak tahayyül edemezse, kırılganlığı daha da artacak. Avrupa ülkelerinin iç krizlerine de değinen Macron, bencil bir milliyetçiliğe yol açan ekonomik, sosyal, ahlaki ve siyasi bir krizden söz ediyor. Bu durumun Avrupa’da ekonomik alanda kuzey ve güney arasında, göç alanında doğu ve batı arasında fay hatlarına yol açtığını söyleyen Macron, Avrupa’da popülizmin yeniden yükselişini de bu gibi gelişmelere bağlıyor. Çevreden gelen tehditlere karşı giderek daha kırılgan hale gelen, Ortak bir stratejik vizyon ortaya koyamayan bir Avrupa’nın “çeşitlilik içinde birlik” sloganındaki konumunu devam ettirme ve küresel bir güç olma şansı olmayacak gibi görünüyor.

Berlin Duvarı’nın Yıkılmasından 30 Yıl Sonra Türkiye Avrupa’nın Neresinde?

Elbette ki Türkiye’nin Avrupa’daki coğrafi konumu değişmedi. Soğuk Savaş döneminde NATO üyesi olarak, Avrupa’nın güvenliğinde çok önemli bir görev üstlenen Türkiye’nin yeni düzendeki rolü ve konumu çok tartışıldı. Geçtiğimiz 30 yıl içinde bu rol farklı vizyonlara ve değişimlere de tabi oldu. “Adriyatikten Çin Seddi’ne Türk Dünyası” vizyonundan, “Doğu ve Batı arasında köprü ülke” “Ortadoğu’nun model ülkesi Türkiye” gibi farklı nosyonlara kadar değişimler ve savruluşlar yaşandı. Arap Ayaklanmaları sonrasında yakın çevrede meydana gelen değişim, ortaya çıkan çatışmalar giderek artan bir bölgesel güvensizlik ortamının Türkiye’yi etkilemesine yol açtı. Bu güvensizlik ortamının yanında AB üyelik sürecinin de siyasi sebepler ve Kıbrıs nedeniyle beklenen şekilde ilerlememesi Türkiye’de reform ve demokratikleşme sürecini olumsuz şekilde etkiledi. Süreç içinde Türkiye AB tarafından özellikle hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve özgürlükler alanlarında eleştirilen ve dışlanan bir ülke haline geldi. Her ne kadar Türkiye’nin AB üyelik hedefine bağlı olmaya devam ettiği Reform Eylem Grubu gibi önemli platformlarda dile getirilmeye devam ediyorsa da, bu sürecin üyelik ile sonuçlanacağına yönelik güvenin giderek zayıfladığı görülüyor. Türkiye Avrupa’nın geleceğinde yapıcı bir rol üstlenme imkânını elinden kaçırırken, AB de Türkiye ile üyelik müzakereleri, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve vize serbestliği gibi ümit vadeden süreçleri işletmeyerek Türkiye’yi yalnızlaştırma ve izole etme sonucuna katkıda bulunuyor. Türkiye-AB ilişkisinin onarılması suretiyle Türkiye’nin entegre edilmesi ve işbirliği esasında Avrupa’nın geleceğine katkıda bulunması için zaman geldi de geçiyor. Macron’un sözünü ettiği stratejik özerkliğine kavuşmuş Avrupa için Türkiye’nin oynayabileceği rolün öneminin bir kez daha dikkate alınması ve Avrupa’nın geleceğine yönelik planlarda hesaba katılması gerekiyor.  

Türkiye-ABD İlişkileri ve Avrupalı Türkiye

S-400 krizi, Türkiye’nin F35 programından çıkarılması, Türkiye’ye yaptırım kararı gibi kimi gelişmeler son dönemde ABD-Türkiye ilişkilerinin karşıtlık ve gerilim üzerinden ilerlemesine ve bir zamanlar “stratejik ortaklık” olarak tanımlanan ilişkinin şekil değiştirmesine yol açmıştı. ABD’nin global stratejisindeki değişim, gücünü daha çok Pasifik havzasına yoğunlaştırma tercihi ve Ortadoğu’da varlığını devam ettirirken büyük ölçüde Türkiye’nin tehdit olarak gördüğü aktörlerle işbirliği yapmayı tercih etmesi iki ülkenin vizyonlarında önemli bir ayrışmayı su yüzüne çıkarmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 12 Kasım’da gerçekleşen ABD ziyareti olumlu bir atmosfer içinde gerçekleşti. Senatör Lindsey Graham Temsilciler Meclisi tarafından kabul edilen ve 1914 olaylarını soykırım olarak tanıyan tasarının Senato’dan geçmesini engellerken, Başkan Trump da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilişkisini oldukça dostane sözlerle dile getiriyordu. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan 14 Kasım tarihinde partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada ABD gezisini şu sözlerle değerlendirdi: "Geçen hafta Trump'ın daveti üzerine ABD'ye çalışma ziyareti gerçekleştirdik. Heyetlerimizin katkılarıyla verimli toplantılar yaptık. Türkiye-ABD ilişkilerinin zor bir süreçten geçtiği sır değil. Yaptığımız görüşmelerde aramızdaki birçok meseleye kökten bir çözüm getiremedik ama bu meselelerin ilişkilerimizi esir almadığımı da tüm dünyaya gösterdik. Amacımız bu süreci geride bırakmaktır. Bölgemiz ve dünyadaki gelişmeler ABD ile Türkiye'nin yakın olmasını gerektiriyor. Aramızdaki sorunlar küçük pürüzlerden ibaret. Pürüzler suni olarak büyütülmüştür. İki ülke arasındaki ilişkileri bozmaya yönelik çabaların gerçek mahiyetini en iyi gören de Sayın Trump'tır.” İkili sorunların tam olarak çözülemediğini belirten bu açıklamada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sorunların aslında aşılabilir olduğunu vurgulaması ve iki ülkenin yakınlaşmasının öneminin altını çizmesi önemliydi.

Bulunduğu jeostratejik konum ve tarihi deneyimleri Türk dış politikasında her zaman Doğu ve Batı eksenleri arasında bir denge kurma ihtiyacını doğurmuştur. Bu açıdan son dönemde Rusya ile yakınlaşan Türkiye’nin, başta ABD ile olmak üzere Batı ile son derecede sorunlu hale gelen ilişkilerini düzeltmesi ve karşılıklı çıkar ve anlayış çerçevesinde yeniden dengelemesi büyük önem taşımaktadır. Bu doğrultuda AB ile ilişkilerin de güçlendirilmesi ve giderek bozulan ilişkilerin onarılması bu denge arayışına yardımcı olacaktır. AB ile ilişkilerin düzeltilmesi elbette ki AB’nin tavrına bağlı olsa da, Türkiye’nin reformlara ağırlık vermesi, hukuk, yargı, hak ve özgürlükler alanında iyileşmeyi sağlaması AB karşısında daha güçlü olması ve ilişkileri onarmasında etkili olacaktır.

Doç. Dr. Çiğdem Nas, İKV Genel Sekreteri