İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-31 ARALIK 2019

KÜRESEL GÜNDEM: İklim Krizi ile Mücadelede Başarısız Bir Yıl Daha ve COP25 Zirvesi

İklim Krizi ile Mücadelede Başarısız Bir Yıl Daha ve COP25 Zirvesi

İklim değişikliği, özellikle bu sene tüm dünyada etkisini fazlasıyla gösterdi. Avrupa’da temmuz ve ağustos aylarında sıcaklık rekorları kırılırken; Türkiye bu sene uzun yılların en sıcak kasım ayını yaşadı. Dünya Meteoroloji Örgütü (World Meteorological Organization, WMO) tarafından belirtildiğine göre, 2015-2019 ve 2010-2019 dönemleri ortalama sıcaklıklarının bu zamana kadar kaydedilen en sıcak dönemler olduğu neredeyse kesinlik kazandı.  Hatta 2019 yılı, bu zamana kadar kaydedilen en sıcak ikinci veya üçüncü yıl olmak üzere. WMO’nun 3 Aralık’ta yayımlanan “2019 Yılı İklim Durumu” (WMO Provisional Statement of the State of the Climate 2019) raporu, 2019 yılı (ocak ve ekim ayları arası) ortalama küresel sıcakların sanayi öncesi döneme oranla 1,1 °C arttığını ve yıl boyunca CO2 emisyonlarının artmakta olduğunu belirtiyor. Bununla beraber, küresel ortalama deniz seviyesi 2019 yılı ekim ayında 1993’ten bu yana en yüksek değerine ulaştı. Diğer yandan IPCC’nin daha önce yayımladığı 1,5°C Özel Raporu’na göre küresel sıcaklıkların artışının 1,5°C ile sınırlandırılmasının ne kadar önemli olduğunu düşünecek olursak, dünyamız için tehlike çanlarının çalmaya başladığını söyleyebiliriz.  WMO Genel Sekreteri Petteri Taalas’ın da belirttiği üzere, gerekli iklim eylemleri hızlı bir şekilde gerçekleştirilmediği takdirde yüzyılın sonunda dünyayı 3°C’lik bir sıcaklık artışı bekliyor ki; bu insanların refahına çok fazla zarar verecek etkilere neden olabilir. Gerçek şu ki mevcut durumda Paris Anlaşması hedeflerini gerçekleştirmeye hiç yakın değiliz.

Görüldüğü üzere, büyük bir iklim krizi ile karşı karşıyayız. Bu durumda ülkelerin iklim krizi ile mücadele etmesi ve hatta etkilerine uyum sağlaması gerekirken hala çok sayıda ülke bu krizi göz ardı ederek çevreci olmayan politikalara başvuruyor. Çok önemli bir karbon yutağı görevi gören Amazon yağmur ormanlarının Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro tarafından tarıma ve ticarete açılması nedeniyle korkutucu çapta yangınlarla boğuşması; diğer yandan küresel çapta en fazla emisyona neden olan ikinci ülke ABD’nin Paris Anlaşması’ndan resmi olarak çekilmek için BM’ye başvuru yapması, bunlara en büyük örnekler olarak verilebilir.

COP25, henüz gerçekleştirilmeden çok olaylı bir etkinlik haline geldi. Bilindiği üzere, COP25’e bu sene Brezilya’nın ev sahipliği yapması gerekiyordu. Ancak iklim inkârcı Jair Bolsonaro 2018 yılı sonunda iktidara geldiğinde hükümet değişikliği ve bütçe sıkıntıları gerekçeleriyle COP25’e ev sahipliği yapmaktan vazgeçtiğini açıklamıştı. “Tropiklerin Trump’ı” olarak adlandırılan aşırı sağcı Bolsonaro aynı zamanda Brezilya’nın daha önceden onaylamış olduğu Paris Anlaşması’ndan çekilebileceğini söyleyerek, dünyanın en büyük ve en fazla biyoçeşitliğe sahip yağmur ormanı olan Amazon ormanlarının madencilik, tarım ve baraj yapımına açılabileceğini de açıklamıştı. Üyesi olduğu Mercosur’un AB ile müzakere ettiği STA nedeniyle Paris Anlaşması’ndan çekilememiş olsa da ülkesindeki tarım lobisine yakınlığı nedeniyle Amazon ormanlarında tahribata neden olan politikalara imza atmıştı. Öyle ki, Amazon ormanlarında eylül ve ekim aylarında gerçekleşen ve haftalarca dinmek bilmeyen yangınların en büyük sorumlusunun ormanlarda tarım alanı açmak için yakma yöntemine başvuran çiftçiler olduğu düşünülmekteydi. Daha birkaç sene önce tüm dünyaya örnek olabilecek iklim politikaları gerçekleştiren ve emisyonlarını azaltmayı başarabilen örnek ülkelerden biri olan Brezilya’nın çevre politikalarında böylesi bir gerileme yaşaması, büyük bir talihsizlik.

COP25’e ev sahipliği yapacak ülke konusunda aksilikler bununla bitmedi. Brezilya’nın çekilmesinin ardından COP25’e ev sahipliği yapacak olan ülke Şili seçilmişti. Ancak, metro ücretlerinin artırılmasının ardından ülkedeki eşitsizliğe karşı protestoların dinmemesi nedeniyle 30 Ekim günü Şili, COP25’e ev sahipliği yapamayacağını açıkladı. Görüldüğü üzere, Zirve henüz başlamadan umutsuzluk yaratmaya başladı.

ABD, Paris Anlaşması’ndan Çekiliyor

Hatırlanacak olursa, tarihi zirve COP21’de imzaya açılan Paris Anlaşması’nı imzalayan ülkelerden biri Barack Obama yönetimindeki ABD’ydi. ABD bu Anlaşma’yı imzalayarak hem emisyonlarını düşürmeyi hem de gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliği ile mücadele edebilmeleri için mali yardım desteği sağlama taahhüdü vermişti.  Şüphesiz ki, bu tarihi Zirve ve Anlaşma büyük rağbet görmüş, iklim değişikliği ile mücadele konusunda umutla dolu bir dönemin başlangıcına işaret etmişti. Ancak 20 Ocak 2017 tarihinde göreve başlayan 45’inci ABD Başkanı Donald Trump, daha önce seçim kampanyalarında da duyurduğu gibi Paris Anlaşması’ndan “ABD ekonomisine zarar vereceği” ve “dezavantaj oluşturacağı” gerekçeleriyle çekilme kararı almıştı. Küresel çapta en fazla emisyon salınımı yapan ikinci ülke olan ABD’nin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeyecek olması, herkesi hayal kırıklığına uğratırken; 2020 yılına kadar Anlaşma’dan resmi olarak çıkmanın olanaksız olması ve ABD’nin bazı eyaletlerinin Paris Anlaşması hedeflerine sadık kalacaklarını açıklaması, umutların tamamen kaybolmadığını düşündürmekteydi.

Lakin, ABD 4 Kasım 2019 tarihinde, BM’ye Anlaşma'dan çekileceğini açıklayan bir bildiri göndererek ayrılma sürecinin resmen başlatıldığını duyurdu. ABD, Paris Anlaşması’ndan 4 Kasım 2020 tarihinde resmen çekilecek olsa da ABD’yi Anlaşma’ya bağlayabilecek bir umut var. Zira, bu tarihten yalnızca bir gün önce ABD başkanlık seçimi olacak. Bu seçimlerde Donald Trump’ın karşısında iklim planlarına sahip güçlü adaylar da boy gösterecek. Aralarında eski New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg’ün de bulunduğu bu listede, sağlam iklim planlarına sahip birçok aday bulunuyor.

Bunun yanı sıra, ABD Başkanı Donald Trump’ın COP25’e katılmamış olması, Zirve’ye ABD’nin destek vermediği anlamına gelmiyor. Zira ABD Temsilciler Meclisi Sözcüsü Nancy Pelosi COP25’e katılarak; Trump’a rağmen ABD’nin iklim kriziyle mücadeleyi destekleyeceğini açıkladı. Bunun yanında, ABD Kongresi adına iklim krizi ile mücadele için “hâlâ buradayız” mesajı verdi.

AB Çıtayı Yükseltti: “Avrupa Yeşil Düzeni”

ABD’nin iklim değişikliği ile mücadelede liderlik koltuğundan kalkmasıyla AB, ABD’den kalan boşluğu doldurmak için gerekli çabaları yerine getirme kararı aldı. Özellikle 2019 yazında AB ülkelerinde gerçekleşen aşırı sıcaklar, AB ülkelerinin iklim değişikliğiyle mücadele konusunda yeteri kadar hazırlıklı olmadığını ortaya koydu. Son 40 yılın en sıcak zamanlarını geçiren Avrupalıların,  iklim değişikliğinin hayatları için ne kadar büyük bir risk taşıdığını anlamasına vesile olan bir diğer önemli gelişme, yıl boyunca iklim protestosu yapan gençlerin halk nezdinde bir farkındalık oluşturmasıydı. Tüm bunların ışığında, 2019 yılı AP seçimlerinde Yeşiller, koltuk sayısını artırırken; Komisyon başkanlığına aday gösterilen Ursula von der Leyen’in kaderinin belirlenmesi aşamasında siyasi grubun iklim odaklı sert tutumu ön plana çıktı. İklim krizi odağında şekillenen farkındalıklar ve Yeşiller’in tutumu, von der Leyen’in Komisyon başkanlığı makamına oturabilmesi için iklim hedeflerini yüksekte tutması gerektiğini gösterdi. Ursula von der Leyen, pozisyona uygun olduğunu ve vatandaşların endişelerini “anladığını” kanıtlamak için Avrupalıları bir araya getiren ortak fikirler ve önceliklerden yola çıkarak, beş yıllık Komisyon başkanlığında gözeteceği öncelikli konuları içeren politika kılavuz ilkeleri ortaya koydu. Bunlardan ilki de “Avrupa Yeşil Düzeni” (A European Green Deal) oldu. Ursula von der Leyen,  Frans Timmermans’ı da Avrupa Komisyonunun Yeşil Düzen’den Sorumlu Birinci Başkan Yardımcısı olarak atadı.

COP25’e katılan von der Leyen, yaptığı açılış konuşmasında Avrupa Yeşil Düzeni’nin hayata geçirileceğini açıkladı. Bunun üzerine 11 Aralık günü sözünü tutarak adını Avrupa Yeşil Düzeni koyduğu yeni iklim yol haritasını Komisyon üyelerinin de kabul ettiğini belirterek kamuoyuna sundu. Peki, bu Avrupa Yeşil Düzeni neleri içeriyor? Öncelikle bu yol haritası AB’nin 2050 yılında iklim nötr hale gelerek Avrupa’nın dünyanın ilk iklim nötr kıtası olmasını amaçlıyor. Bu yolda Komisyonun 2050 yılına kadar bu hedefin nasıl gerçekleştirilebileceğine ilişkin net bir vizyon ortaya koyuyor. Bu vizyon doğrultusunda AB’nin 2020’nin başlarında UNFCCC’ye sunabileceği uzun vadeli stratejinin oluşturulması planlanıyor. Komisyon ayrıca 2050 hedefine ilişkin ilk “Avrupa İklim Kanunu”nun Mart 2020’ye kadar AB hukukunun bir parçası haline getirilmesini teklif ediyor. Böylece iklim nötr olma hedefinin bağlayıcı bir hale getirilmesi sağlanacak.

Diğer yandan 2020 yılı yaz aylarında, Komisyonun AB’nin 2030 yılı sera gazı emisyonlarının 1990 yılı seviyesine oranla %40 azaltılması hedefinin en az %50, hatta %55 artırılmasına ilişkin bir etki analizi sunacağı açıklanıyor.  Komisyon böylece iklim değişikliğine uyum sağlamak için öncekine göre daha iddialı bir strateji ortaya koymayı planlıyor. Bu çerçevede, üye ülkelerin 2019 yılının sonuna kadar enerji ve iklim planlarını güncellemesi bekleniyor.

Tüketicilerin ve işletmelerin davranışlarını değiştirmeyi ve sürdürülebilir kamu ve özel yatırımları kolaylaştırmayı da teşvik edecek şekilde AB ekonomisinde verimli bir karbon fiyatlama yapılması amaçlanıyor. Ayrıca, üçüncü ülkelerin iklim çabalarının yeterli olmadığı durumlarda karbon kaçağı riskinin azaltılması için Komisyonun, belirli birkaç sektör için karbon sınır düzenlemeleri mekanizmasının oluşturulmasını önereceği belirtiliyor.

Tüm bunların dışında, Avrupa Yeşil Düzeni’nde yeni bir endüstriyel stratejinin ve yeni bir döngüsel ekonomi eylem planının kabul edilmesi, binaların inşa ve restorasyon süreçlerinde enerji ve kaynak verimliliğinin esas alınması, ulaştırma sektöründe demiryolu ve iç su ulaşımının bir öncelik olarak belirlenmesi ve bu sektörün yarattığı CO2 emisyonlarının azaltılması yönünde bazı eylemler alınması, ”Çiftlikten Çatala” stratejisiyle sürdürülebilir gıda tüketiminin teşvik edilmesi ve biyoçeşitliliğin korunmasına ilişkin bazı hedefler bulunuyor. 

Yeşil dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için gerekli yatırımların sağlanması da çok önemli bir konu. Gereken ek finansmanların gerçekleşebilmesi için Komisyon Sürdürülebilir Avrupa Yatırım Planı’nı sunmayı planlıyor. Ayrıca AB bütçesinin %25’inin iklim değişikliği ile ilgili eylemlere ayrılması teklif ediliyor. InvestEU Fonu’nun en az %30’u yine aynı amaçlarla kullanılacak. Horizon 2020’nin ardından gelecek olan Horizon Europe’un bütçesinin en az %35’i yeni iklim çözümlerinin fonlanması için kullanılacak. İklim değişikliği ile mücadele konusunda uluslararası iş birliğinin özellikle vurgulandığı bu yol haritasında, ticaret politikasının da ekolojik dönüşümün desteklenmesinde önemli bir rol oynayacağı belirtiliyor. AB zaten daha önce Paris Anlaşması’nı onaylamayan ülkeler ile STA imzalamayacağını açıklamıştı. Bu durumun, Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin güncellenmesi hâlinde de gözetileceğinin altını çizmek gerekiyor.

Kriz Durumuna Hazırlık için Türkiye Acele Etmeli

Son birkaç yıldır iklim değişikliği etkilerini Türkiye’de fazlasıyla belli etmekte. Aşırı yağışlardan dolayı meydana gelen seller, mevsim normallerinin üzerindeki sıcaklıklar bu etkilerden yalnızca birkaçı. Özellikle mevsim normallerinin üzerindeki sıcaklık artışlarına, geçirdiğimiz kasım ayını örnek gösterebiliriz. 2019 yılı kasım ayında ortalama sıcaklıklar, Türkiye’nin büyük bir kısmında mevsim normallerinin üzerinde gerçekleşti. Uzun yıllar kasım ayı sıcaklıkları içerisinde 2019 yılı kasım ayı, 2010 yılının ardından son 49 yılda görülen en sıcak ikinci kasım ayı olarak kayıtlara geçti. Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) verilerine göre, uzun yıllar kasım ayı ortalama sıcakları 8,9 °C iken, 2019 yılı kasım ayı ortalama sıcaklıkları 11,5 °C’ye yükseldi. Bu artıştan en fazla nasibini alan bölge ise ülke nüfusunun çoğunluğuna ev sahipliği yapan Marmara Bölgesi oldu. Bölgenin kasım ayı uzun yıllar ortalama sıcaklığı 10,4 °C iken, 2019 yılı kasım ayı ortalama sıcaklığı 15,1 °C olarak gerçekleşti. Bu da 2019 Kasım’ının uzun yıllar ortalama sıcaklığının neredeyse 5°C üzerinde gerçekleştiğini gösteriyor. Sabahları ve akşamları havanın nispeten soğuk olması; ancak gün boyunca sıcak olması ve yeteri kadar rüzgâr esmemesi, hava kirliliği açısından da olumsuz etkiler yarattı.

Türkiye’nin 1970 yılından 2018 yılına kadarki ortalama sıcaklık dağılımına sekiz veya dokuz senelik dönemler hâlinde bakacak olursak, her dönem ortalama sıcaklıkların daha da arttığını görebiliyoruz. 1970-1978 döneminde 12,7 °C olan ortalama sıcaklıklar, 2009-2018 döneminde 14 °C’ye yükselmiş durumda.

Tüm bu istatistikler göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin hâlihazırda iklim değişikliğinden olumsuz bir şekilde etkilenen ülkelerden biri olduğu aşikâr. Bu nedenle de, iklim krizi ile mücadelede çok aceleci davranması gerekiyor. Ancak Türkiye’nin iklim politikaları, bu krizle mücadele etmek için yeterli değil. Türkiye, sahip olduğu bu özel konumu sayesinde diğer gelişmekte olan ülkeler gibi 2020 yılı için bir hedef koyma zorunluğu altına girmeyip, 2030 yılında sera gazı emisyonlarında %21’e kadar artıştan azaltım yapabileceği taahhüdünde bulunmuştu. 2017 yılında küresel emisyonların %1,2’sini oluşturan Türkiye, emisyonlarını her geçen gün daha da artırıyor.  Emisyon Azaltım Açığı Raporu’nun da belirttiği üzere Türkiye, G20 ülkeleri arasında salınımını yüksek oranda artıran ülkelerden biri ve uzun yıllar boyunca bu oranın düşüşe geçmesi beklenmiyor. Hatta, tüm ülkeler Türkiye’nin Paris Anlaşması taahhüdünü uygulasa küresel ısınmanın 4°C’den bile fazla olacağı öngörülüyor. 

Taahhütleri bir yana bırakalım, Türkiye henüz Paris Anlaşması’nı onaylamış değil. Türkiye, Anlaşma’yı onaylamaya koşul olarak yıllardır Ek-1 listesinden çıkarılma talebini tekrarlıyor.  Bu yıl da aynı talebi dile getiren Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile COP25 Başkanı ve Şili Çevre Bakanı Carolina Schmidt’in Türkiye’nin haklı pozisyonunu desteklediğini söylerken; Yeşil İklim Fonu'ndan yararlanamadığı takdirde Türkiye’nin diğer finansman kaynaklarına erişimi noktasında yardımcı olunacağını ifade ettiklerini açıkladı. Türkiye’nin, Dünya Bankası Grubu, Fransa ve Almanya ile iklim eylemleri için ihtiyaç duyulan finansmanın karşılanması için bir mutabakat zaptı üzerinde çalıştığını; fakat bunun Türkiye’nin hassasiyetlerini karşılamadığını da sözlerine ekledi. Ne var ki Türkiye, COP25’in yoğun gündeminde tartışmak için zaman olmadığından çıkma talebini geri çekmek zorunda kaldı. Yani bu sene de Türkiye için meyvesiz bir COP geçirildi.  

Bakan Kurum’un müzakereler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın Türkiye’nin tüm dünyanın iklim değişikliğiyle ilgili durduğu tarafta durmaya devam edeceğini söylemesi ve iklim değişikliğini milli güvenlik sorunu olarak ifade etmesi, Türkiye’nin süreçten tam anlamıyla kopmadığı ümitlerini doğuruyor. Ancak Türkiye için vakit fazlasıyla daraldı. Nitekim Paris Anlaşması’nın Kasım 2020’de yürürlüğe girmesiyle, Anlaşma’yı onaylamayan Türkiye, sonraki COP’lara ancak gözlemci statüsünde katılabilecek ve hiçbir karar mekanizmasının içerisinde yer alamayacak. Türkiye, her geçen sene yapısını değiştiren COP’larda aktif bir rol oynamazsa gelecekte kendisini yeni kurulacak iklim rejiminin dışında bulabilir ve kendisini ilgilendiren konularda söz hakkı sahibi olamayabilir. Bu durum uzun vadede Akdeniz Havzası’nda yer alan ve iklim değişikliğinden en fazla etkilenen ülkelerden biri olmaya aday Türkiye için çok büyük sorun yaratacaktır. Durum öyle görünüyor ki, iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini azaltmak için dünyanın çok fazla zamanı kalmadı. Bu durumda her yıl, on yıllarca kabul edilmemiş olan talebi sunmaya devam etmek hem Türkiye hem de dünya için çok büyük bir zaman kaybı.

Sonuç olarak, COP25 de önceki zirveler gibi hayal kırıklığı yarattı. Normalde 2 ile 13 Aralık tarihleri arasında gerçekleşmesi gereken Zirve’nin sonlanması 15 Aralık’ı bulmuş olsa da bu yılki Zirve’den de herhangi bir sonuç alınamadı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de yaptığı kapanış konuşmasında yaşadığı hayal kırıklığını belirtmeden edemedi. Küresel iklim krizi karşısında umut sinyalleri artıyor diyerek Zirve’yi açan Guterres’in 13 günün sonunda hayal kırıklığına uğramış olması aslında hepimizin duygularını yansıtıyor. Zirve’nin uzamasına neden olan en büyük sorun Çin, Brezilya, Hindistan ve Suudi Arabistan gibi gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkeler kendi görevlerini yerine getirmedikçe kendilerinin de getirmeyeceğini dile getirmesiydi. Hatta Brezilya ve Suudi Arabistan’ın “iklim aciliyeti” kelimesinin Zirve sonunda kabul edilen bildirgede yer almasını engellemesi ve tarım ülkesi olan Brezilya’nın arazi kullanımına ilişkin tedbirlerin alınmasında zorluklar çıkarması, müzakereleri tıkadı. Ancak Zirve’deki en büyük sorun Paris Anlaşması tarafından öngörülen küresel karbon piyasası mekanizmasının nasıl yönetileceğini belirleyen kuralların bir türlü belirlenememesi oldu. Bu nedenle, hazırlanması gereken kural kitabı henüz hazırlanamayacak. Tüm bunların yanı sıra, en fazla sera gazı salınımı yapan ülkelerden neredeyse hiçbiri bu Zirve’de de mevcut Ulusal Katkılarını(NDC) artırma kararı almadı.

BM Çevre Programı (UNEP) tarafından yayımlanan 2019 yılı Emisyon Açığı Raporu’na göre, mevcut çabalarla bu yüzyılın sonunda küresel sıcaklıkların 3,4 ila 3,9 °C artması bekleniyor. Bunun yanında, 1,5 °C hedefine ulaşabilmek için emisyonların her sene %7,6 azaltılması gerekiyor. Ancak hiçbir şey yapılmadığı takdirde çok yakında 1,5°C hedefini gerçekleştirmek imkânsız hale gelecek, ayrıca ülkelerin paralel bir şekilde hedeflerini radikal oranlarda yükseltmesi gerekecek. Bu nedenle de ülkelerin zamanlı bir şekilde hemen şimdi harekete geçmesi gerekiyor. COP26’nın gelecek yıl Paris Anlaşması’nın da yürürlüğe gireceği kasım ayında Glasgow’da yapılması bekleniyor. Bir sonraki COP’a kadar iklim çabalarının hızlandırılması, dünyamızın geleceği için elzem.

Melis Bostanoğlu, İKV Uzman Yardımcısı