İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 OCAK 2020

KÜRESEL GÜNDEM: 2020`de Küresel Gündeme Dair Yakından Takip Edilmesi Gerekenler

2020'de Küresel Gündeme Dair Yakından Takip Edilmesi Gerekenler

Dünya gündemindeki kritik gelişmeleri yakından takip eden İKV Uzmanları, 2020 yılının 2019’dan miras aldığı politik, sosyal ve ekonomik gelişmelere dair öngörü ve analizlerini siz okuyucularımıza sunuyor. Küresel bağlamda yankı uyandırması beklenen konular, 6 maddede özetlenerek baş döndürücü bir tempoya sahip olacağı düşünülen 2020’ye kısaca göz atılmasını sağlıyor. Bu kapsamda Asya’dan Latin Amerika’ya mevcut yönetimlerden memnun olmayan halkların protestoları ve vatandaşlar arasında giderek yayılan derin güvensizlik duygusu, 2020 yılını şekillendirecek gelişmelerin başında geliyor. Öte yandan 2019 yılını ABD-İran arasındaki yükselen tansiyon ile bitiren uluslararası siyaset arenasında bu olayın yankıları sürecek gibi görünürken; kasım ayında gerçekleşecek olan ABD seçimleri, tüm dünyanın gözü ve kulağının Amerika kıtasında olmasına sebep olacak. Yine ABD’nin başrolde olduğu ticaret savaşlarına dair gelişmeler, küresel ticaretin geleceğine ışık tutarken; gelgitlere hazırlıklı olunması gereken bir zaman dilimini ifade edecek. Korumacı politikaların ve karşılıklı yaptırımların küresel ticareti yeniden şekillendirdiği bir dönemde Paris Anlaşması’nın yürürlüğe giriyor olması, ticaret başta olmak üzere birçok politika alanında iklim krizinin önceliklendirilmesi gerektiği bir düzlem yaratacak. Taahhütlerin nasıl yerine getirileceği ve gezegen sıcaklık artışını en kötü ihtimalle 2°C ile sınırlandırmanın mümkün olup olmayacağını gösterecek olan 2020 yılı, iklim politikalarının hiç olmadığı kadar önem kazandığı bir dönemi temsil edecek.  Son olarak Cemal Kaşıkçı cinayeti ile gündeme gelen Suudi Arabistan’ın G20’ye ev sahipliği yapacak olması, İKV’nin okuyucularımıza küresel konjonktürün nabzını tutmak için yakından takip etmesini önerdiği konuların arasında yerini alıyor.

1) 2020’de Protestolar Devam Edecek mi? Düzene Başkaldıran Halklar ve Değişimin Ayak Sesleri

2019’da Dünya çalkalandı. Şili’den Lübnan’a, Cezayir’den Fransa’ya, Hong Kong’tan Sırbistan’a kadar birbirinden çok farklı birçok ülkede halk, benzer taleplerle iktidar sahiplerine ve kurulu düzene karşı sesini yükseltti. Geniş kitlelerin sokağa çıkmasına yol açan talepler karşılık bulmadıkça protesto eylemlerinin 2020’de de devam edeceği görülüyor. Ocak ayının daha ilk günlerinde Hindistan’da genel grev oldu ve çeyrek milyar insan sokaklara çıktı. Başbakan Modi’nin sosyal ve sendikal hakları zayıflatan politikalarına, tarım sektöründeki krize, sanayideki sömürüye ve yurttaşlık yasasındaki ayrımcı değişikliklere tepki olarak sendikaların çağrısına uyan halk, daha adil, insanca bir düzenin arayışı içinde. İran’da Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından dayanışma duygusuyla birleşen halk, Ukrayna’ya giden yolcu uçağının yanlışlıkla vurulmasının ardından tekrar sokaklara döküldü. Tahran’daki Sharif Üniversitesi’nde toplanan göstericilerin “Elitlerimizi öldürdüler, yerine mollaları koydular” şeklinde slogan attıklarını gösteren videolar sosyal medyada paylaşılıyor. 

Dalga dalga yayılan protestolar artık öyle bir hale geldi ki protestoyu başlatan kararın geri alınması, örneğin Şili’de metro biletlerine yapılan zamların ya da Hong Kong’da suçluların Çin’e iadesi kararının geri çekilmesi, yeterli olmuyor. Halk daha köklü ve kapsamlı bir değişim talep ediyor. Protestoları bastırmaya yönelik hareketler, göstericilere şiddet uygulanması ya da tutuklamalar yapılması da halkı caydırmıyor. Fransa’da “sarı yelekliler” de olduğu gibi önceden kararlaştırılan toplantılar polis tarafından dağıtılınca, göstericiler bu sefer habersiz, spontane eylemler gerçekleştirmeye başladı. Halkın cesareti artık kaybedecek bir şeyi olmama ve dayanacak gücü kalmama unsurları ile birleşince her türlü bendi aşıyor ve yaygın protesto eylemlerine zemin hazırlıyor. Arap baharı eylemlerinden beri sıklıkla kullanılan sloganda olduğu gibi haksız ve baskıcı olarak gördükleri düzeni alaşağı etmek istiyor. Protestolar dinmek bilmiyor. Le Monde Diplomatique’ten Serge Halimi’ye göre, halk hareketlerini bir arada tutan ve birbirinden çok farklı grupları bir araya getiren aslında ortak bir güvensizlik duygusudur: Toplumda derin uçurumlar açan ekonomik sisteme ve hâkim sınıfların ayrıcalıklarını korumayı önceleyen siyasi sistemdeki kibir ve ikiyüzlülüğe duyulan derin güvensizlik.

Protesto eylemlerini tetikleyen diğer önemli bir sorun ise iklim değişikliği konusu. İsveçli aktivist Greta Thunberg’ün başlattığı okul grevleri, Gelecek için Cuma günleri eylemleri ve 30 Eylül 2019’da 139 ülkede gerçekleşen küresel iklim grevi benzeri eylemleri 2020’de de sıklıkla göreceğiz. Geçtiğimiz yaz aylarında birçok Avrupa ülkesini etkileyen aşırı sıcaklar, sel baskınları, kutuplarda buzların erimesi, tüm dünyada aşırı iklim olayları, Yunanistan ve Avustralya gibi birbirinden çok farklı coğrafyalarda meydana gelen orman yangınları gibi olaylar, sorunun gelecekte bir gün değil aslında şu anda hayatımızı ve yaşadığımız dünyayı derinden etkilemekte olduğunu gösteriyor. Buna rağmen, etkin ve kapsamlı çözümlerin hayata geçirilememesi, hükümetlerin hala palyatif önlemlerle günü kurtarmak istemeleri,  büyük petrol ve gaz şirketlerinin hükümetler üzerinde devam eden etkisi halkın sesini duyurmak için sokağa inmesine yol açıyor. 2020’de de bu trendin artarak devam edeceğini öngörmek mümkün.

2020 yılında, 18 Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan protestoların 10’uncu yıldönümü gerçekleşecek.  Ancak yukarıda sözünü ettiğimiz çeşitli sebeplerden dolayı gerçekleşen protestolarda ifade edilen sorunların çözümü de kısa vadede mümkün gözükmüyor. Halkı sokaklara döken gelir eşitsizliği, kemer sıkma politikaları, kötü yönetim, çevre sorunları, yolsuzluk gibi meseleler karşısında küresel sistemin getirdiği dişe diş rekabet ve uluslararası sermaye odaklarının baskısı, ulusal hükümetlerin de hareket kabiliyetini kısıtlıyor. Özellikle belirli klik veya çıkar gruplarının temsilcilerinin iktidara geldiği durumlarda halkın muzdarip olduğu sorunların çözümü yönünde bir irade dahi oluşamıyor. Bu aşamadan sonra halkın yapması gereken, protesto hareketlerinin seçimlerde rekabet edebilen bir hale gelmesi ya da seçimlerde rekabet eden siyasi partileri etkileyebilecek oluşumlara dönüşmesi ve bu şekilde ülkelerin yönetiminde söz sahibi olunması olarak gözüküyor. Aksi takdirde protesto hareketlerini kontrol altına alma çabaları daha da faşizan yönetimlere yol açabilir. Çin’in yüz analiz teknolojisi gibi yöntemlerle daha da baskıcı mekanizmaların kurulması ise özgürlük, refah ve adalet arayışını durduramayacaktır.

Doç. Dr. Çiğdem Nas, İKV Genel Sekreteri

2) ABD Başkanlık Seçimleri: Trump, İkinci Kez Kazanabilir mi?

2020 yılının tartışmasız dünya gündemine damgasını vuracak konusu ABD’de Kasım ayında gerçekleşecek ABD başkanlık seçimleri olacak. Yıl başlarken bir önceki yıldan kalan azledilme meselesi ana tartışma konusu olacak diye beklenirken; İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ABD tarafından düzenlenen bir hava saldırısında öldürülmesi küresel gündemi beklentilerden farklı şekillendirdi. Yine de İran ile gerilen ilişkiler, ABD içerisindeki tartışmayı azledilme meselesinden bir süreliğine uzaklaştırmış olsa da 2020 seçimlerine giden yolda sürekli gündemde kalacağı aşikâr.

Aralık ayında yapılan bir araştırmaya göre ABD vatandaşlarının %45’i Trump’ın azledilmesi gerektiğini düşünürken; %50’si azledilmemesi gerektiğini düşünüyor. Ayrıca %71’i azledilme süreciyle ilgili görüşlerinin net olduğunu ve fikirlerini değiştirmeyeceklerini belirtiyor. Öte yandan Temsilciler Meclisi’nin aksine Senato’da çoğunluğun Cumhuriyetçilerin elinde olduğu düşünülürse Trump’ın azledilmesinin kabul edilmesi oldukça güç görünüyor.

Trump karşıtı cephede de işlerin karışık olduğu görülüyor. 2020 başında Demokratlar başkanlık yarışına 28 adayla girdi ve bu adayların arasında Joe Biden, Elizabeth Warren, Bernie Sanders ve Michael Bloomberg gibi isimler öne çıkıyor. Ancak Demokrat cephede muhalefeti toparlayacak ve kararsızların oyunu cezbedecek potansiyele sahip, tarafların üzerinde uzlaştığı bir aday için henüz karar verilmiş değil. Öte yandan ABD içerisindeki bölünmüşlük de devam ediyor. Aslına bakılırsa şimdiye kadar yapılan kamuoyu yoklamalarına bakıldığında, hiçbir ABD Başkanı’nın vatandaşlar arasında Trump kadar derin ve kalıcı bir partizan kutuplaşma yaratmadığını gösteriyor. Gallup tarafından son açıklanan araştırma, Cumhuriyetçilerin %86’sının Trump’ı onayladığını, bu oranın Demokrat seçmenler arasında ise sadece %7 olduğunu gösteriyor.

Seçmenin karar vermesinde etkili olacak en temel faktör, ekonomi olacak gibi görünüyor ki Trump döneminde ekonomik büyüme devam ediyor, işsizlik son 50 yılın en düşük seviyesinde ve borsada işler yolunda gidiyor. Ancak 2017 yılında yapılan büyük vergi kesintileri Trump’ın söz verdiği %3 üzeri büyümeyi getirmedi. Sanayi bölgelerinde vadedilen yeni istihdam da yaratılabilmiş değil. Öte yandan Çin ile girilen ticaret savaşı, ABD ekonomisindeki büyümeyi tetikleyen iş alanlarını olumsuz etkilemeye devam ediyor ve sonuçlarını önümüzdeki dönemde göreceğiz.

ABD seçimlerinin her zaman küresel gündemde ön sıralarda yer aldığı bir gerçek. Yine de tüm belirsizliklerin içerisinde 2020 seçimlerinin şimdiye kadarkilere kıyasla çok daha fazla devlet ve kişi tarafından uzunca bir süre nefesler tutularak izleneceğini kesinlikle söyleyebiliriz.

Çisel İleri, İKV Araştırma Müdürü

3) İran - ABD Gerginliği ve 2020’deki Olası İzdüşümleri

Geride bıraktığımız 2019 yılı, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran ile ilişkilerinin gerilmesine sahne oldu. Son yıllarda ABD'de Trump yönetiminin İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik "maksimum baskı" politikasını yoğunlaştırmış durumda olduğu bilinen bir gerçek. İki ülke arasındaki gerilimin Donald Trump’ın Oval Ofis’e girmesiyle tetiklendiği söylenebilir. İlk döneminin yarısından fazlasını tamamlayan Trump, göreve gelmesinden bu yana ABD’yi İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan çekti, ağır yaptırımlar uyguladı ve İran’dan yapılan petrol ithalatını kesti.

Trump yönetiminin İran'la nükleer anlaşmadan çekilip “tarihteki en ağır” diye nitelediği yaptırımları uygulamaya başlamasından sonra, Vaşington ile Tahran arasında gerilim tırmanmaya devam etti.  Vaşington, yaptırımların yanı sıra, İran Devrim Muhafızları'nı Nisan 2019’da "terör örgütü" ilan etmiş ve "yabancı terör örgütleri" listesine almıştı.

İlişkilerdeki son kriz ise geçtiğimiz yılın son günü Bağdat’taki ABD Büyükelçiliğinin saldırıya uğraması ve Büyükelçiliğin girişindeki güvenlik bölümünün yakılması ile başladı. ABD bu saldırıdan doğrudan İran’ı sorumlu tuttu. ABD’nin İran’a misillemesi gecikmeden hemen geldi. ABD Savunma Bakanlığı, Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis'in, 3 Ocak sabahı Bağdat Havalimanı yakınına düzenlenen saldırıda öldürüldüğünü açıkladı. Tahran ise bu stratejiye provokatif yöntemlerle yanıt verdi.

Peki, bütün bu yaşanan gelişmeler 2020 yılında bir ABD-İran savaşına mı işaret ediyor? ABD Başkanı Donald Trump, "savaşa hazırız" söylemine rağmen, İran'a sert yanıt verilmesinden kaçınıyor. Ayrıca başta AB olmak üzere ABD’nin küresel siyasetteki önemli müttefikleri böyle bir savaş istemedikleri konusunda ısrarcılar. Son olarak ABD'de seçim yaklaşırken, Trump'ın ülkesini bir çatışmaya itmekte istekli olması ihtimali de oldukça az gibi görünüyor. Şüphesiz ki kasıtlı veya yanlış hesaplama yoluyla İran'la girişilecek bir savaş, hâlihazırda istikrarsızlaştırılmış bir halde bulunan bölgede negatif sonuçlar doğuracak ve ABD’yi önemli ölçüde ekonomik, insani ve stratejik maliyetle karşı karşıya bırakacaktır.

Emre Ataç, İKV Uzmanı

4) 2020’de Ticaret Savaşları: Tamam mı Devam mı?

Dünyanın son birkaç yıldır yaşadığı siyasi ve ekonomik gerilimler hepimizin malumu. Öyle ki özellikle 2018 yılının başında hız kazanan bu gerilimler sonucunda bıçağın kemiğe dayandığı pek çok an yaşandı ve uluslararası sistem bir dönüşüm sürecine girdi. Bunda Ocak 2017’de ABD’nin başkanlık koltuğuna oturan Donald Trump’ın rolü oldukça büyük. Özellikle Çin ile ticaret sahnesinde yükselttiği tansiyon neticesinde taraflar birbirlerinin milyon dolarlarca ürününe ek gümrük tarifesi getirmiş ve bu durum taraflar arasındaki ticareti olumsuz etkilemişti. Sadece ticaret ile sınırlı kalmayan gerilimler, teknoloji alanına da sıçramış ve ABD, Çin’in önemli teknoloji firmalarını kıskacına alan birtakım yaptırımları hayata geçirmişti.

Son yıllarda yaşanmakta olan ticari gerilimler sadece Çin’i hedef almadı. ABD, tüm dünya karşısında ithal çelik ve alüminyum ürünlerine vergi koydu. Devamında Türkiye’den ithal edilen çelik ve alüminyuma uygulanacak vergiler iki katına çıkarıldı ve bunun sonucunda Türkiye ekonomisi ve Türk lirası zorlu günler geçirdi. ABD’nin bu süreçte AB ile de arası çok iyi olmadı. Bir önceki ABD Başkanı Barack Obama döneminde başlayan TTIP müzakereleri Trump tarafından askıya alındı, Avrupa menşeli otomobillere ek vergi tehdidiyle ilişkiler iyice gerildi. Devamında neyse ki Avrupa Komisyonu eski Başkanı Jean-Claude Juncker ve ABD Başkanı Donald Trump arasında ticari bir ateşkes sağlandı ve taraflar arasında sanayi ürünleri ve ticareti yapılan malların uygunluk değerlendirmesine yönelik bir anlaşma için görüşmelere başlandı. Yaşanan ticari gerginlikler, ABD’nin komşuları Kanada ve Meksika ile 1994 yılında yürürlüğe giren Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nı da (North America Free Trade Agreement - NAFTA) vurdu. Başkanlık için yürüttüğü seçim kampanyası döneminde vadettiği NAFTA’nın yeniden müzakere edilerek “ABD’nin lehine” olacak bir şekilde revize edilmesi için hazırlanan yeni anlaşma özellikle otomobillere yüksek vergi getirmeyi öngörmesi sebebiyle serbest ticareti yaralayacak bir adım olarak yorumlandı.

Bunlar ve daha fazlasıyla temelleri sarsılmakta olan küresel serbest ticaretin karşılaştığı zorluklar ve tehditler, gerek küresel ticaret hacmindeki küçülmede gerekse IMF ve DTÖ gibi uluslararası kurumlar tarafından yapılan uzun dönemli tahminlerde kendini gösteriyor. Öyle ki tüm dünyayı etkileyen 2008 uluslararası finansal krizinden bu yana küresel ticaretin büyüme oranı için ilk defa bu kadar düşük tahminlerin yapıldığı ifade ediliyor. Aynı kurumlar dünya liderlerini ticari gerilimleri devam ettirmenin istihdamı ve vatandaşların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyeceği ve yatırımcıların risk iştahını düşürerek ticaret hacmini daraltacağı konusunda da uyarıyor.

Tüm bunların ışığında 2020’de küresel ticaretin nasıl olacağı, ülkelerin korumacılık pedalına daha az mı yoksa daha fazla mı basacağı ve uzlaşmacı bir ticaret ortamının sağlanıp sağlanamayacağı akılları kurcalıyor. 2020’nin ticari bilinmezliklerinin üst sıralarında 31 Ocak 2020 tarihinde AB’den ayrılması beklenen Birleşik Krallık’ın ayrılıktan sonra AB ve diğer ülkeler ile kuracağı ticari ilişkiler geliyor. Bunun dışında son dönemde yaşanan ham petrol fiyatlarındaki düşüş, piyasaların küresel ekonomik büyümede bir yavaşlama beklediğinin göstergesi olarak yorumlanıyor. Artan belirsizlik, Doğu Akdeniz’de ve Orta Doğu’da değişmekte olan dengeler, ABD-İran gerilimi, Kasım ayında gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçimleri ve DTÖ’nün Temyiz Organı’nın görevini aralık ayından itibaren yerine getirememesi gibi konular, 2020 yılı küresel ticaretinde temkini elden bırakmamak gerektiğini fısıldıyor. Öte yandan Brexit kördüğümünün sonuna gelinmesi sayesinde üreticiler ile tüketicilerin önlerini daha net görebilecek olmasının yanı sıra teknolojik ilerlemelerin de artma potansiyeli taşıyacağı bir yılın bizleri beklediği dile getiriliyor.

ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşının 2020’de izleyeceği seyir konusunda ise farklı yaklaşımlar mevcut. Kasım ayındaki başkanlık seçimlerinde adayların ticaret savaşını kampanya aracı yapabileceğini savunanlar, gidişatın belirsizliğini koruyacağı kanısında. Öte yandan ABD ile Çin arasında müzakereleri süren ve 15 Ocak’ta birinci fazının imzalanacağı duyurulan ticaret anlaşması, suların durulabileceği yönünde umut vadediyor. Gerilimler tümüyle geride kalmasa da uzlaşıya varmanın tahminlerin çok ötesinde bir anlam ifade ettiği ABD-Çin ticaret savaşında imzalanacak anlaşmanın ardından Çin’in ABD’den yapacağı ithalatı artırması ve böylelikle ABD’nin ticaret açığını düşürmesi bekleniyor. Kısa vadede umut veren anlaşmanın nihai sonuçlarına ilişkin yorum yapabilmek için diğer fazlarını da görmek gerekiyor.

Merve Özcan, İKV Uzman Yardımcısı

5) İklim Krizi ile Mücadelede Kritik Sene: Paris Anlaşması Yürürlüğe Giriyor

Çok önemli bir karbon yutağı görevi gören Amazon yağmur ormanlarının Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro tarafından tarıma ve ticarete açılması nedeniyle korkutucu çapta yangınlarla boğuşması; Avustralya’daki yangınların kuraklık nedeniyle dört aydır söndürülememesi; diğer yandan küresel çapta en fazla emisyona neden olan ikinci ülke ABD’nin Paris Anlaşması’ndan resmi olarak çekilmek için BM’ye başvuru yapması gibi iklim değişikliğinin vahametini gösteren birçok olumsuz sahneye tanık oldu 2019 yılı. Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre, 2019 yılında (ocak ve ekim ayları arası) ortalama küresel sıcakların sanayi öncesi döneme oranla 1,1 °C artmasına ek olarak yıl boyunca CO2 emisyonları da yükselişe geçti. IPCC’nin daha önce yayımladığı 1,5 °C Özel Raporu’na göre küresel sıcaklık artışının 1,5°C ile sınırlandırılmasının ne kadar önemli olduğu düşünülecek olunursa, bu hedefin gerçekleştirilmesi her geçen gün daha da zorlaşıyor. Bu durumda iklim krizi ile mücadele etmek için politikalar geliştirilmesi gerekirken; Madrid’de gerçekleştirilen COP25 gelenekselleşmiş bir şekilde hayal kırıklığına uğrattı. Müzakereler tıkandığı için iki gün uzatılan Zirve’ye damga vuran en büyük olay Paris Anlaşması’nın 6’ncı Maddesi’nde öngörülen küresel karbon piyasası mekanizmasının nasıl yönetileceğini belirleyen kuralların bir türlü belirlenememesi oldu.

2020 yılında gerçekleşecek olan COP26’ya ev sahipliği yapmak istediğini daha önceden bildiren üç ülke Türkiye, Birleşik Krallık ve İtalya arasındaki rekabet de sonuçlandı. Paris Anlaşması’nı onaylamadığı için COP26’ya ev sahipliği yapması olasılığı çok düşük olan Türkiye’nin bu yarıştan çekilmesiyle Birleşik Krallık ve İtalya arasındaki rekabet kızıştı. İş çıkmaza girince, iki ülke bir anlaşmaya vardı: Birleşik Krallık COP26’ya ev sahipliği yaparken; İtalya Pre-COP adlı COP26 öncesi gerçekleştirilecek olan hazırlık toplantısına ev sahipliği yapacak. Özellikle iklim inkârcı aşırı sağ Lega Partisi’nin ülkeyi yöneten koalisyonda olduğu bir dönemde İtalya’dan bu Zirve’ye gösterilen ilgi çok önemli. Hatırlanacak olursa, eski İtalya Başbakan Yardımcısı Matteo Salvini daha önce İtalyan Parlamentosunda Paris Anlaşması aleyhine oy kullanmıştı. Diğer yandan, Brexit sürecini bir türlü sonuçlandıramayan Birleşik Krallık ise tüm bu sorunların içinde iklim değişikliğine önem verdiğini gösterdi. Birleşik Krallık, 2050 yılına kadar sıfır emisyon hedefine ulaşmak için bir plan ortaya koyan ilk büyük ekonomi oldu. Bu nedenle COP26’nın iklim hedeflerini yüksek tutan bir ülkede yapılması, diğer ülkelerin de gereğini yerine getirmesi yönünde bir motivasyon oluşturabilir. COP26’nın Paris Anlaşması’nın da yürürlüğe gireceği kasım ayında Glasgow’da yapılması bekleniyor. 

Melis Bostanoğlu, İKV Uzman Yardımcısı

6) Skandalın Gölgesinde Bir Başlangıç: G20 Suudi Arabistan Dönem Başkanlığı

Daimi bir sekretaryası olmayan ve bu sebeple her yıl farklı bir üyenin ev sahipliğinde gerçekleşen G20 etkinlikleri için sıra Japonya’nın ardından Suudi Arabistan’a geldi. 1 Aralık 2019 tarihinde G20’nin Dönem Başkanlığı görevini devralan Suudi Arabistan, sloganını “21’inci yüzyılın fırsatlarını herkes için değerlendirme” olarak belirledi ve üç temel öncelik alanını kamuoyu ile paylaştı. Bu kapsamda kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere tüm bireylerin yaşayabileceği, çalışabileceği ve gelişebileceği şartları yaratarak insanların güçlendirilmesi, küresel değerlerimizi korumak için ortak çabaları artırarak gezegenin teminat altına alınması ve inovasyon ile teknolojik ilerlemenin faydalarının paylaşılması için uzun dönemli ve cesur stratejiler benimsenerek yeni ufukların şekillendirilmesi için çalışılacak. Bir yıl boyunca bu hedefler kapsamında gerçekleşecek bakanlar toplantıları ve çalışma grupları çıktılarının ele alınacağı 15’inci G20 Zirvesi ise ülkenin başkenti Riyad’da 21-22 Kasım 2020 tarihlerinde Kral Selman bin Abdülaziz’in ev sahipliğinde düzenlenecek.

Buraya kadar her şey normal gibi görünse de dünyanın gözü kulağı 2 Ekim 2018 tarihinde İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda gerçekleşen Cemal Kaşıkçı cinayeti sebebiyle uzun zamandır Suudi Arabistan’ın üzerinde. Hatırlanacağı üzere Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın ölümü tüm dünyayı şoke etmiş ve olayın ardından delillerin karartılması, somut bir sonuca ulaşılmasını engellemişti. Cinayetin perde arkasında olduğundan şüphelenilen Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, olayın akabinde 30 Kasım-1 Aralık 2018 tarihlerinde Buenos Aires’te ve 28-29 Haziran 2019 tarihlerinde Osaka’da düzenlenen G20 zirvelerinde merakla takip edilen isimlerin başında yer aldı. Veliaht Prens’in ABD Başkanı Donald Trump ile verdiği samimi pozlar çok konuşuldu.

Yaklaşık 1,5 yıldır dünya gündeminden düşmeyen Suudi Arabistan’ın G20 Dönem Başkanlığı görevini üstlenmesinin arifesinde 19 Haziran 2019 tarihinde Cemal Kaşıkçı cinayetini araştıran BM Raportörü Agnes Callamard tarafından cinayete ilişkin bir rapor yayımlandı. 101 sayfalık raporunda Cemal Kaşıkçı cinayetinde Suudi Arabistan Hükümeti’nin parmağı olduğunu iddia eden Fransız insan hakları savunucusu Callamard, 2020 yılı için G20 Dönem Başkanlığı’nın Suudi Arabistan’a verilmemesini önerdi. Bir Arap ülkesinin ilk defa üstleneceği G20 Dönem Başkanlığı’nın Callamard’ın önerisinin aksine Suudi Arabistan’a verilmesi, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi konularda şüphe uyandıran bir ülkenin küresel yönetişimde üstlendiği bu rolün hakkını ne kadar verebileceğini sorgulayacağımız bir sene ile bizleri karşı karşıya bırakıyor.

Merve Özcan, İKV Uzman Yardımcısı