İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 OCAK 2020

KÜRESEL GÜNDEM: 2020`de Küresel Gündeme Dair Yakından Takip Edilmesi Gerekenler

2020'de Küresel Gündeme Dair Yakından Takip Edilmesi Gerekenler

Dünya gündemindeki kritik gelişmeleri yakından takip eden İKV Uzmanları, 2020 yılının 2019’dan miras aldığı politik, sosyal ve ekonomik gelişmelere dair öngörü ve analizlerini siz okuyucularımıza sunuyor. Küresel bağlamda yankı uyandırması beklenen konular, 13 maddede özetlenerek baş döndürücü bir tempoya sahip olacağı düşünülen 2020’ye kısaca göz atılmasını sağlıyor. Bu kapsamda Asya’dan Latin Amerika’ya mevcut yönetimlerden memnun olmayan halkların protestoları ve vatandaşlar arasında giderek yayılan derin güvensizlik duygusu, 2020 yılını şekillendirecek gelişmelerin başında geliyor. Öte yandan 2019 yılını ABD-İran arasındaki yükselen tansiyon ile bitiren uluslararası siyaset arenasında bu olayın yankıları sürecek gibi görünürken; kasım ayında gerçekleşecek olan ABD seçimleri, tüm dünyanın gözü ve kulağının Amerika kıtasında olmasına sebep olacak. Yine ABD’nin başrolde olduğu ticaret savaşlarına dair gelişmeler, küresel ticaretin geleceğine ışık tutarken; gelgitlere hazırlıklı olunması gereken bir zaman dilimini ifade edecek. Korumacı politikaların ve karşılıklı yaptırımların küresel ticareti yeniden şekillendirdiği bir dönemde Paris Anlaşması’nın yürürlüğe giriyor olması, ticaret başta olmak üzere birçok politika alanında iklim krizinin önceliklendirilmesi gerektiği bir düzlem yaratacak. Taahhütlerin nasıl yerine getirileceği ve gezegen sıcaklık artışını en kötü ihtimalle 2°C ile sınırlandırmanın mümkün olup olmayacağını gösterecek olan 2020 yılı, iklim politikalarının hiç olmadığı kadar önem kazandığı bir dönemi temsil edecek.  Son olarak Cemal Kaşıkçı cinayeti ile gündeme gelen Suudi Arabistan’ın G20’ye ev sahipliği yapacak olması, İKV’nin okuyucularımıza küresel konjonktürün nabzını tutmak için yakından takip etmesini önerdiği 13 konu başlığının arasında yerini alıyor.

1) 2020’de Protestolar Devam Edecek mi? Düzene Başkaldıran Halklar ve Değişimin Ayak Sesleri

2019’da Dünya çalkalandı. Şili’den Lübnan’a, Cezayir’den Fransa’ya, Hong Kong’tan Sırbistan’a kadar birbirinden çok farklı birçok ülkede halk, benzer taleplerle iktidar sahiplerine ve kurulu düzene karşı sesini yükseltti. Geniş kitlelerin sokağa çıkmasına yol açan talepler karşılık bulmadıkça protesto eylemlerinin 2020’de de devam edeceği görülüyor. Ocak ayının daha ilk günlerinde Hindistan’da genel grev oldu ve çeyrek milyar insan sokaklara çıktı. Başbakan Modi’nin sosyal ve sendikal hakları zayıflatan politikalarına, tarım sektöründeki krize, sanayideki sömürüye ve yurttaşlık yasasındaki ayrımcı değişikliklere tepki olarak sendikaların çağrısına uyan halk, daha adil, insanca bir düzenin arayışı içinde. İran’da Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından dayanışma duygusuyla birleşen halk, Ukrayna’ya giden yolcu uçağının yanlışlıkla vurulmasının ardından tekrar sokaklara döküldü. Tahran’daki Sharif Üniversitesi’nde toplanan göstericilerin “Elitlerimizi öldürdüler, yerine mollaları koydular” şeklinde slogan attıklarını gösteren videolar sosyal medyada paylaşılıyor. 

Dalga dalga yayılan protestolar artık öyle bir hale geldi ki protestoyu başlatan kararın geri alınması, örneğin Şili’de metro biletlerine yapılan zamların ya da Hong Kong’da suçluların Çin’e iadesi kararının geri çekilmesi, yeterli olmuyor. Halk daha köklü ve kapsamlı bir değişim talep ediyor. Protestoları bastırmaya yönelik hareketler, göstericilere şiddet uygulanması ya da tutuklamalar yapılması da halkı caydırmıyor. Fransa’da “sarı yelekliler” de olduğu gibi önceden kararlaştırılan toplantılar polis tarafından dağıtılınca, göstericiler bu sefer habersiz, spontane eylemler gerçekleştirmeye başladı. Halkın cesareti artık kaybedecek bir şeyi olmama ve dayanacak gücü kalmama unsurları ile birleşince her türlü bendi aşıyor ve yaygın protesto eylemlerine zemin hazırlıyor. Arap baharı eylemlerinden beri sıklıkla kullanılan sloganda olduğu gibi haksız ve baskıcı olarak gördükleri düzeni alaşağı etmek istiyor. Protestolar dinmek bilmiyor. Le Monde Diplomatique’ten Serge Halimi’ye göre, halk hareketlerini bir arada tutan ve birbirinden çok farklı grupları bir araya getiren aslında ortak bir güvensizlik duygusudur: Toplumda derin uçurumlar açan ekonomik sisteme ve hâkim sınıfların ayrıcalıklarını korumayı önceleyen siyasi sistemdeki kibir ve ikiyüzlülüğe duyulan derin güvensizlik.

Protesto eylemlerini tetikleyen diğer önemli bir sorun ise iklim değişikliği konusu. İsveçli aktivist Greta Thunberg’ün başlattığı okul grevleri, Gelecek için Cuma günleri eylemleri ve 30 Eylül 2019’da 139 ülkede gerçekleşen küresel iklim grevi benzeri eylemleri 2020’de de sıklıkla göreceğiz. Geçtiğimiz yaz aylarında birçok Avrupa ülkesini etkileyen aşırı sıcaklar, sel baskınları, kutuplarda buzların erimesi, tüm dünyada aşırı iklim olayları, Yunanistan ve Avustralya gibi birbirinden çok farklı coğrafyalarda meydana gelen orman yangınları gibi olaylar, sorunun gelecekte bir gün değil aslında şu anda hayatımızı ve yaşadığımız dünyayı derinden etkilemekte olduğunu gösteriyor. Buna rağmen, etkin ve kapsamlı çözümlerin hayata geçirilememesi, hükümetlerin hala palyatif önlemlerle günü kurtarmak istemeleri,  büyük petrol ve gaz şirketlerinin hükümetler üzerinde devam eden etkisi halkın sesini duyurmak için sokağa inmesine yol açıyor. 2020’de de bu trendin artarak devam edeceğini öngörmek mümkün.

2020 yılında, 18 Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan protestoların 10’uncu yıldönümü gerçekleşecek.  Ancak yukarıda sözünü ettiğimiz çeşitli sebeplerden dolayı gerçekleşen protestolarda ifade edilen sorunların çözümü de kısa vadede mümkün gözükmüyor. Halkı sokaklara döken gelir eşitsizliği, kemer sıkma politikaları, kötü yönetim, çevre sorunları, yolsuzluk gibi meseleler karşısında küresel sistemin getirdiği dişe diş rekabet ve uluslararası sermaye odaklarının baskısı, ulusal hükümetlerin de hareket kabiliyetini kısıtlıyor. Özellikle belirli klik veya çıkar gruplarının temsilcilerinin iktidara geldiği durumlarda halkın muzdarip olduğu sorunların çözümü yönünde bir irade dahi oluşamıyor. Bu aşamadan sonra halkın yapması gereken, protesto hareketlerinin seçimlerde rekabet edebilen bir hale gelmesi ya da seçimlerde rekabet eden siyasi partileri etkileyebilecek oluşumlara dönüşmesi ve bu şekilde ülkelerin yönetiminde söz sahibi olunması olarak gözüküyor. Aksi takdirde protesto hareketlerini kontrol altına alma çabaları daha da faşizan yönetimlere yol açabilir. Çin’in yüz analiz teknolojisi gibi yöntemlerle daha da baskıcı mekanizmaların kurulması ise özgürlük, refah ve adalet arayışını durduramayacaktır.

Doç. Dr. Çiğdem Nas, İKV Genel Sekreteri

2) ABD Başkanlık Seçimleri: Trump, İkinci Kez Kazanabilir mi?

2020 yılının tartışmasız dünya gündemine damgasını vuracak konusu ABD’de Kasım ayında gerçekleşecek ABD başkanlık seçimleri olacak. Yıl başlarken bir önceki yıldan kalan azledilme meselesi ana tartışma konusu olacak diye beklenirken; İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ABD tarafından düzenlenen bir hava saldırısında öldürülmesi küresel gündemi beklentilerden farklı şekillendirdi. Yine de İran ile gerilen ilişkiler, ABD içerisindeki tartışmayı azledilme meselesinden bir süreliğine uzaklaştırmış olsa da 2020 seçimlerine giden yolda sürekli gündemde kalacağı aşikâr.

Aralık ayında yapılan bir araştırmaya göre ABD vatandaşlarının %45’i Trump’ın azledilmesi gerektiğini düşünürken; %50’si azledilmemesi gerektiğini düşünüyor. Ayrıca %71’i azledilme süreciyle ilgili görüşlerinin net olduğunu ve fikirlerini değiştirmeyeceklerini belirtiyor. Öte yandan Temsilciler Meclisi’nin aksine Senato’da çoğunluğun Cumhuriyetçilerin elinde olduğu düşünülürse Trump’ın azledilmesinin kabul edilmesi oldukça güç görünüyor.

Trump karşıtı cephede de işlerin karışık olduğu görülüyor. 2020 başında Demokratlar başkanlık yarışına 28 adayla girdi ve bu adayların arasında Joe Biden, Elizabeth Warren, Bernie Sanders ve Michael Bloomberg gibi isimler öne çıkıyor. Ancak Demokrat cephede muhalefeti toparlayacak ve kararsızların oyunu cezbedecek potansiyele sahip, tarafların üzerinde uzlaştığı bir aday için henüz karar verilmiş değil. Öte yandan ABD içerisindeki bölünmüşlük de devam ediyor. Aslına bakılırsa şimdiye kadar yapılan kamuoyu yoklamalarına bakıldığında, hiçbir ABD Başkanı’nın vatandaşlar arasında Trump kadar derin ve kalıcı bir partizan kutuplaşma yaratmadığını gösteriyor. Gallup tarafından son açıklanan araştırma, Cumhuriyetçilerin %86’sının Trump’ı onayladığını, bu oranın Demokrat seçmenler arasında ise sadece %7 olduğunu gösteriyor.

Seçmenin karar vermesinde etkili olacak en temel faktör, ekonomi olacak gibi görünüyor ki Trump döneminde ekonomik büyüme devam ediyor, işsizlik son 50 yılın en düşük seviyesinde ve borsada işler yolunda gidiyor. Ancak 2017 yılında yapılan büyük vergi kesintileri Trump’ın söz verdiği %3 üzeri büyümeyi getirmedi. Sanayi bölgelerinde vadedilen yeni istihdam da yaratılabilmiş değil. Öte yandan Çin ile girilen ticaret savaşı, ABD ekonomisindeki büyümeyi tetikleyen iş alanlarını olumsuz etkilemeye devam ediyor ve sonuçlarını önümüzdeki dönemde göreceğiz.

ABD seçimlerinin her zaman küresel gündemde ön sıralarda yer aldığı bir gerçek. Yine de tüm belirsizliklerin içerisinde 2020 seçimlerinin şimdiye kadarkilere kıyasla çok daha fazla devlet ve kişi tarafından uzunca bir süre nefesler tutularak izleneceğini kesinlikle söyleyebiliriz.

Çisel İleri, İKV Araştırma Müdürü

3) İran - ABD Gerginliği ve 2020’deki Olası İzdüşümleri

Geride bıraktığımız 2019 yılı, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran ile ilişkilerinin gerilmesine sahne oldu. Son yıllarda ABD'de Trump yönetiminin İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik "maksimum baskı" politikasını yoğunlaştırmış durumda olduğu bilinen bir gerçek. İki ülke arasındaki gerilimin Donald Trump’ın Oval Ofis’e girmesiyle tetiklendiği söylenebilir. İlk döneminin yarısından fazlasını tamamlayan Trump, göreve gelmesinden bu yana ABD’yi İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan çekti, ağır yaptırımlar uyguladı ve İran’dan yapılan petrol ithalatını kesti.

Trump yönetiminin İran'la nükleer anlaşmadan çekilip “tarihteki en ağır” diye nitelediği yaptırımları uygulamaya başlamasından sonra, Vaşington ile Tahran arasında gerilim tırmanmaya devam etti.  Vaşington, yaptırımların yanı sıra, İran Devrim Muhafızları'nı Nisan 2019’da "terör örgütü" ilan etmiş ve "yabancı terör örgütleri" listesine almıştı.

İlişkilerdeki son kriz ise geçtiğimiz yılın son günü Bağdat’taki ABD Büyükelçiliğinin saldırıya uğraması ve Büyükelçiliğin girişindeki güvenlik bölümünün yakılması ile başladı. ABD bu saldırıdan doğrudan İran’ı sorumlu tuttu. ABD’nin İran’a misillemesi gecikmeden hemen geldi. ABD Savunma Bakanlığı, Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri) Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis'in, 3 Ocak sabahı Bağdat Havalimanı yakınına düzenlenen saldırıda öldürüldüğünü açıkladı. Tahran ise bu stratejiye provokatif yöntemlerle yanıt verdi.

Peki, bütün bu yaşanan gelişmeler 2020 yılında bir ABD-İran savaşına mı işaret ediyor? ABD Başkanı Donald Trump, "savaşa hazırız" söylemine rağmen, İran'a sert yanıt verilmesinden kaçınıyor. Ayrıca başta AB olmak üzere ABD’nin küresel siyasetteki önemli müttefikleri böyle bir savaş istemedikleri konusunda ısrarcılar. Son olarak ABD'de seçim yaklaşırken, Trump'ın ülkesini bir çatışmaya itmekte istekli olması ihtimali de oldukça az gibi görünüyor. Şüphesiz ki kasıtlı veya yanlış hesaplama yoluyla İran'la girişilecek bir savaş, hâlihazırda istikrarsızlaştırılmış bir halde bulunan bölgede negatif sonuçlar doğuracak ve ABD’yi önemli ölçüde ekonomik, insani ve stratejik maliyetle karşı karşıya bırakacaktır.

Emre Ataç, İKV Uzmanı

4) 2020’de Ticaret Savaşları: Tamam mı Devam mı?

Dünyanın son birkaç yıldır yaşadığı siyasi ve ekonomik gerilimler hepimizin malumu. Öyle ki özellikle 2018 yılının başında hız kazanan bu gerilimler sonucunda bıçağın kemiğe dayandığı pek çok an yaşandı ve uluslararası sistem bir dönüşüm sürecine girdi. Bunda Ocak 2017’de ABD’nin başkanlık koltuğuna oturan Donald Trump’ın rolü oldukça büyük. Özellikle Çin ile ticaret sahnesinde yükselttiği tansiyon neticesinde taraflar birbirlerinin milyon dolarlarca ürününe ek gümrük tarifesi getirmiş ve bu durum taraflar arasındaki ticareti olumsuz etkilemişti. Sadece ticaret ile sınırlı kalmayan gerilimler, teknoloji alanına da sıçramış ve ABD, Çin’in önemli teknoloji firmalarını kıskacına alan birtakım yaptırımları hayata geçirmişti.

Son yıllarda yaşanmakta olan ticari gerilimler sadece Çin’i hedef almadı. ABD, tüm dünya karşısında ithal çelik ve alüminyum ürünlerine vergi koydu. Devamında Türkiye’den ithal edilen çelik ve alüminyuma uygulanacak vergiler iki katına çıkarıldı ve bunun sonucunda Türkiye ekonomisi ve Türk lirası zorlu günler geçirdi. ABD’nin bu süreçte AB ile de arası çok iyi olmadı. Bir önceki ABD Başkanı Barack Obama döneminde başlayan TTIP müzakereleri Trump tarafından askıya alındı, Avrupa menşeli otomobillere ek vergi tehdidiyle ilişkiler iyice gerildi. Devamında neyse ki Avrupa Komisyonu eski Başkanı Jean-Claude Juncker ve ABD Başkanı Donald Trump arasında ticari bir ateşkes sağlandı ve taraflar arasında sanayi ürünleri ve ticareti yapılan malların uygunluk değerlendirmesine yönelik bir anlaşma için görüşmelere başlandı. Yaşanan ticari gerginlikler, ABD’nin komşuları Kanada ve Meksika ile 1994 yılında yürürlüğe giren Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nı da (North America Free Trade Agreement - NAFTA) vurdu. Başkanlık için yürüttüğü seçim kampanyası döneminde vadettiği NAFTA’nın yeniden müzakere edilerek “ABD’nin lehine” olacak bir şekilde revize edilmesi için hazırlanan yeni anlaşma özellikle otomobillere yüksek vergi getirmeyi öngörmesi sebebiyle serbest ticareti yaralayacak bir adım olarak yorumlandı.

Bunlar ve daha fazlasıyla temelleri sarsılmakta olan küresel serbest ticaretin karşılaştığı zorluklar ve tehditler, gerek küresel ticaret hacmindeki küçülmede gerekse IMF ve DTÖ gibi uluslararası kurumlar tarafından yapılan uzun dönemli tahminlerde kendini gösteriyor. Öyle ki tüm dünyayı etkileyen 2008 uluslararası finansal krizinden bu yana küresel ticaretin büyüme oranı için ilk defa bu kadar düşük tahminlerin yapıldığı ifade ediliyor. Aynı kurumlar dünya liderlerini ticari gerilimleri devam ettirmenin istihdamı ve vatandaşların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyeceği ve yatırımcıların risk iştahını düşürerek ticaret hacmini daraltacağı konusunda da uyarıyor.

Tüm bunların ışığında 2020’de küresel ticaretin nasıl olacağı, ülkelerin korumacılık pedalına daha az mı yoksa daha fazla mı basacağı ve uzlaşmacı bir ticaret ortamının sağlanıp sağlanamayacağı akılları kurcalıyor. 2020’nin ticari bilinmezliklerinin üst sıralarında 31 Ocak 2020 tarihinde AB’den ayrılması beklenen Birleşik Krallık’ın ayrılıktan sonra AB ve diğer ülkeler ile kuracağı ticari ilişkiler geliyor. Bunun dışında son dönemde yaşanan ham petrol fiyatlarındaki düşüş, piyasaların küresel ekonomik büyümede bir yavaşlama beklediğinin göstergesi olarak yorumlanıyor. Artan belirsizlik, Doğu Akdeniz’de ve Orta Doğu’da değişmekte olan dengeler, ABD-İran gerilimi, Kasım ayında gerçekleşecek olan ABD başkanlık seçimleri ve DTÖ’nün Temyiz Organı’nın görevini aralık ayından itibaren yerine getirememesi gibi konular, 2020 yılı küresel ticaretinde temkini elden bırakmamak gerektiğini fısıldıyor. Öte yandan Brexit kördüğümünün sonuna gelinmesi sayesinde üreticiler ile tüketicilerin önlerini daha net görebilecek olmasının yanı sıra teknolojik ilerlemelerin de artma potansiyeli taşıyacağı bir yılın bizleri beklediği dile getiriliyor.

ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşının 2020’de izleyeceği seyir konusunda ise farklı yaklaşımlar mevcut. Kasım ayındaki başkanlık seçimlerinde adayların ticaret savaşını kampanya aracı yapabileceğini savunanlar, gidişatın belirsizliğini koruyacağı kanısında. Öte yandan ABD ile Çin arasında müzakereleri süren ve 15 Ocak’ta birinci fazının imzalanacağı duyurulan ticaret anlaşması, suların durulabileceği yönünde umut vadediyor. Gerilimler tümüyle geride kalmasa da uzlaşıya varmanın tahminlerin çok ötesinde bir anlam ifade ettiği ABD-Çin ticaret savaşında imzalanacak anlaşmanın ardından Çin’in ABD’den yapacağı ithalatı artırması ve böylelikle ABD’nin ticaret açığını düşürmesi bekleniyor. Kısa vadede umut veren anlaşmanın nihai sonuçlarına ilişkin yorum yapabilmek için diğer fazlarını da görmek gerekiyor.

Merve Özcan, İKV Uzman Yardımcısı

5) İklim Krizi ile Mücadelede Kritik Sene: Paris Anlaşması Yürürlüğe Giriyor

Çok önemli bir karbon yutağı görevi gören Amazon yağmur ormanlarının Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro tarafından tarıma ve ticarete açılması nedeniyle korkutucu çapta yangınlarla boğuşması; Avustralya’daki yangınların kuraklık nedeniyle dört aydır söndürülememesi; diğer yandan küresel çapta en fazla emisyona neden olan ikinci ülke ABD’nin Paris Anlaşması’ndan resmi olarak çekilmek için BM’ye başvuru yapması gibi iklim değişikliğinin vahametini gösteren birçok olumsuz sahneye tanık oldu 2019 yılı. Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre, 2019 yılında (ocak ve ekim ayları arası) ortalama küresel sıcakların sanayi öncesi döneme oranla 1,1 °C artmasına ek olarak yıl boyunca CO2 emisyonları da yükselişe geçti. IPCC’nin daha önce yayımladığı 1,5 °C Özel Raporu’na göre küresel sıcaklık artışının 1,5°C ile sınırlandırılmasının ne kadar önemli olduğu düşünülecek olunursa, bu hedefin gerçekleştirilmesi her geçen gün daha da zorlaşıyor. Bu durumda iklim krizi ile mücadele etmek için politikalar geliştirilmesi gerekirken; Madrid’de gerçekleştirilen COP25 gelenekselleşmiş bir şekilde hayal kırıklığına uğrattı. Müzakereler tıkandığı için iki gün uzatılan Zirve’ye damga vuran en büyük olay Paris Anlaşması’nın 6’ncı Maddesi’nde öngörülen küresel karbon piyasası mekanizmasının nasıl yönetileceğini belirleyen kuralların bir türlü belirlenememesi oldu.

2020 yılında gerçekleşecek olan COP26’ya ev sahipliği yapmak istediğini daha önceden bildiren üç ülke Türkiye, Birleşik Krallık ve İtalya arasındaki rekabet de sonuçlandı. Paris Anlaşması’nı onaylamadığı için COP26’ya ev sahipliği yapması olasılığı çok düşük olan Türkiye’nin bu yarıştan çekilmesiyle Birleşik Krallık ve İtalya arasındaki rekabet kızıştı. İş çıkmaza girince, iki ülke bir anlaşmaya vardı: Birleşik Krallık COP26’ya ev sahipliği yaparken; İtalya Pre-COP adlı COP26 öncesi gerçekleştirilecek olan hazırlık toplantısına ev sahipliği yapacak. Özellikle iklim inkârcı aşırı sağ Lega Partisi’nin ülkeyi yöneten koalisyonda olduğu bir dönemde İtalya’dan bu Zirve’ye gösterilen ilgi çok önemli. Hatırlanacak olursa, eski İtalya Başbakan Yardımcısı Matteo Salvini daha önce İtalyan Parlamentosunda Paris Anlaşması aleyhine oy kullanmıştı. Diğer yandan, Brexit sürecini bir türlü sonuçlandıramayan Birleşik Krallık ise tüm bu sorunların içinde iklim değişikliğine önem verdiğini gösterdi. Birleşik Krallık, 2050 yılına kadar sıfır emisyon hedefine ulaşmak için bir plan ortaya koyan ilk büyük ekonomi oldu. Bu nedenle COP26’nın iklim hedeflerini yüksek tutan bir ülkede yapılması, diğer ülkelerin de gereğini yerine getirmesi yönünde bir motivasyon oluşturabilir. COP26’nın Paris Anlaşması’nın da yürürlüğe gireceği kasım ayında Glasgow’da yapılması bekleniyor. 

Melis Bostanoğlu, İKV Uzman Yardımcısı

6) Skandalın Gölgesinde Bir Başlangıç: G20 Suudi Arabistan Dönem Başkanlığı

Daimi bir sekretaryası olmayan ve bu sebeple her yıl farklı bir üyenin ev sahipliğinde gerçekleşen G20 etkinlikleri için sıra Japonya’nın ardından Suudi Arabistan’a geldi. 1 Aralık 2019 tarihinde G20’nin Dönem Başkanlığı görevini devralan Suudi Arabistan, sloganını “21’inci yüzyılın fırsatlarını herkes için değerlendirme” olarak belirledi ve üç temel öncelik alanını kamuoyu ile paylaştı. Bu kapsamda kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere tüm bireylerin yaşayabileceği, çalışabileceği ve gelişebileceği şartları yaratarak insanların güçlendirilmesi, küresel değerlerimizi korumak için ortak çabaları artırarak gezegenin teminat altına alınması ve inovasyon ile teknolojik ilerlemenin faydalarının paylaşılması için uzun dönemli ve cesur stratejiler benimsenerek yeni ufukların şekillendirilmesi için çalışılacak. Bir yıl boyunca bu hedefler kapsamında gerçekleşecek bakanlar toplantıları ve çalışma grupları çıktılarının ele alınacağı 15’inci G20 Zirvesi ise ülkenin başkenti Riyad’da 21-22 Kasım 2020 tarihlerinde Kral Selman bin Abdülaziz’in ev sahipliğinde düzenlenecek.

Buraya kadar her şey normal gibi görünse de dünyanın gözü kulağı 2 Ekim 2018 tarihinde İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda gerçekleşen Cemal Kaşıkçı cinayeti sebebiyle uzun zamandır Suudi Arabistan’ın üzerinde. Hatırlanacağı üzere Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın ölümü tüm dünyayı şoke etmiş ve olayın ardından delillerin karartılması, somut bir sonuca ulaşılmasını engellemişti. Cinayetin perde arkasında olduğundan şüphelenilen Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, olayın akabinde 30 Kasım-1 Aralık 2018 tarihlerinde Buenos Aires’te ve 28-29 Haziran 2019 tarihlerinde Osaka’da düzenlenen G20 zirvelerinde merakla takip edilen isimlerin başında yer aldı. Veliaht Prens’in ABD Başkanı Donald Trump ile verdiği samimi pozlar çok konuşuldu.

Yaklaşık 1,5 yıldır dünya gündeminden düşmeyen Suudi Arabistan’ın G20 Dönem Başkanlığı görevini üstlenmesinin arifesinde 19 Haziran 2019 tarihinde Cemal Kaşıkçı cinayetini araştıran BM Raportörü Agnes Callamard tarafından cinayete ilişkin bir rapor yayımlandı. 101 sayfalık raporunda Cemal Kaşıkçı cinayetinde Suudi Arabistan Hükümeti’nin parmağı olduğunu iddia eden Fransız insan hakları savunucusu Callamard, 2020 yılı için G20 Dönem Başkanlığı’nın Suudi Arabistan’a verilmemesini önerdi. Bir Arap ülkesinin ilk defa üstleneceği G20 Dönem Başkanlığı’nın Callamard’ın önerisinin aksine Suudi Arabistan’a verilmesi, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi konularda şüphe uyandıran bir ülkenin küresel yönetişimde üstlendiği bu rolün hakkını ne kadar verebileceğini sorgulayacağımız bir sene ile bizleri karşı karşıya bırakıyor.

Merve Özcan, İKV Uzman Yardımcısı

7) Doğu Akdeniz’de Isınan Sular ve KKTC Seçimleri

2019’da suların giderek ısındığı Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin 2020 yılında da gerek bölge ülkelerinin gerekse önde gelen uluslararası aktörlerin gündeminde olmaya devam edeceğini söylemek mümkün. 2019 yılında, GKRY’nin tek yanlı girişimleri karşısında Türkiye’nin kıta sahanlığından kaynaklanan meşru haklarını ve Kıbrıslı Türklerin haklarını korumak üzere Yavuz ve Fatih gemileri aracılığıyla başladığı sondaj çalışmaları, Türkiye’yi, “üye ülke dayanışması” adı altında GKRY’ye koşulsuz destek veren AB ile karşı karşıya getirdi. AB, Kıbrıs konusundaki stratejik hatalarının devamı niteliğindeki bir dizi kararla Türkiye’ye yönelik fon kesintisi ve Ortaklık Konseyi ile üst düzey diyalog süreçleri toplantılarının askıya alınmasını içeren bir dizi yaptırıma imza attı. Kasım ayında kabul edilen son skandal karar ise, sondaj çalışmalarıyla ilişkili kişi ve kuruluşlara kısıtlayıcı önlemler uygulanmasını gündeme taşıdı.

2019 yılının sonuna yaklaşırken Türk dış politikasındaki en önemli gelişmelerden biri şüphesiz Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ve askeri iş birliğine ilişkin iki ayrı mutabakatın imzalanması oldu. Deniz yetki alanlarına ilişkin mutabakat, Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip ülke olan Türkiye’nin bölgedeki enerji denkleminde yer alabilmesi ve Kıbrıslı Türklerin Doğu Akdeniz’deki haklarının korunması açısından son derece kritik bir hamle olarak görülüyor. Öte yandan, Yunanistan, GKRY ve İsrail’in stratejik bir karşı hamle ile 2 Ocak 2020 tarihinde Doğu Akdeniz’deki doğal gazın Avrupa piyasasına arzını öngören EastMed Boru Hattı Projesi’ni imzalaması, Doğu Akdeniz’de suların önümüzdeki dönemde de ısınmaya devam edeceğinin habercisi. Son derece yüksek maliyeti nedeniyle ekonomik açıdan rasyonel görünmeyen EastMed boru hattı, öngörülen güzergâhın Türkiye’nin deniz yetki alanından geçmesi nedeniyle tansiyonu artırma potansiyeli taşıyor.

Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının gerginlik unsuru haline gelmesi, Kıbrıs’ta çözümün aciliyetini daha da artırmış durumda. Kıbrıs görüşmelerinin İsviçre’nin Crans-Montana kasabasında çıkmaza girmesinden iki buçuk yıl sonra Kasım 2019’da BM Genel Sekreteri Guterres’in girişimiyle Berlin’de gerçekleştirilen üçlü zirvenin önümüzdeki dönemde yeniden bir beşli konferansın toplanmasına yönelik süreci başlatabileceği düşünülüyor. BM Genel Sekreteri’nin, Kıbrıs Türk tarafının da önemle üzerinde durduğu sonuç odaklı müzakere vurgusunda bulunması, olumlu bir mesaj olarak kayda geçti.

Kıbrıs Türk halkı, Nisan 2020’de cumhurbaşkanını seçmek üzere sandıklara gitmeye hazırlanıyor. KKTC Cumhurbaşkanı, Başmüzakereci sıfatıyla BM gözetimindeki müzakerelerde Kıbrıs Türk halkını temsil ettiği için son derece kritik bir rol üstleniyor. Seçimlere aylar kala adaylar netlik kazanmaya başladı. Merkez solda; Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkan Tufan Erhürman ve bağımsız aday olacağı düşünülen mevcut Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, merkez sağda ise mevcut Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Halkın Partisi (HP) Genel Başkanı Kudret Özersay ile aday olacağına kesin gözüyle bakılan mevcut Başbakan ve Ulusal Birlik Partisi (UBP) Genel Başkanı Ersin Tatar var. Merkez sol çözüm çabalarını yerleşik BM parametreleri olan iki toplumlu iki bölgeli federasyon formülü üzerinden sürdürmek isterken, federal çözümün tüketildiğini savunan merkez sağ AB çatısı altında iki devletli çözüme dayalı ortaklığın da masada olması gerektiği düşüncesinde. İkinci tura kalacağına kesin gözüyle bakılan KKTC cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında Kıbrıs çözüm sürecinde yeni bir hareketlenme olup olmayacağı ise merakla bekleniyor.

 Yeliz Şahin, İKV Kıdemli Uzmanı

8) Brexit için Kritik Sene: Boris Johnson AB ile Ticaret Anlaşmasında Mutabık Kalacak mı?

Hatırlanacağı üzere Eski Başbakan Theresa May liderliğindeki azınlık hükümeti, AB ile varılan Brexit Anlaşması’nı Parlamento’dan geçirmeyi başaramamıştı. 29 Mart'ta gerçekleşmesi gereken Brexit, önce 31 Ekim'e, ardından da 31 Ocak 2020'ye ertelenmişti. Güncellenmiş Brexit Anlaşması’nı da geçirmekte zorlanan Boris Johnson liderliğindeki Muhafazakâr Parti, 12 Aralık 2019 tarihinde yapılan erken genel seçimde %43,6 oy alarak 365 milletvekili çıkarmış ve tek başına iktidara gelmişti. Elde ettiği zaferle ayrılık karşıtları karşısında eli güçlenen Johnson, seçim sonrası tasarıyı Parlamento’ya getirmiş ve nihai olarak metnin tümü üzerinde yapılan oylamada Brexit yasa tasarısı, 231'e karşı 330 oyla kabul edildi.

Bundan sonraki süreçte tasarı, Lordlar Kamarası'nın onayına sunulacak. Tasarının Parlamento’nun üst kanadında da kabul edileceği tahmin ediliyor. Böylelikle, daha önce ertelenen Brexit'in 31 Ocak 2020 tarihinde gerçekleşmesi bekleniyor. Bu tarihten sonra, ekonomik ve ticari ilişkiler açısından sert bir geçişin önlenmesi için geçiş süreci başlayacak. Bu dönemde Birleşik Krallık, AB iç piyasasına dâhil olmayı ve Gümrük Birliği'nde kalmayı sürdürecek. Bu dönemde taraflar arasında yeni bir serbest ticaret anlaşması için müzakereler yürütülecek. Ancak uzmanlar, kapsamlı bir ticaret anlaşmasının yıl sonuna kadar bitirilmesinin çok zor olacağı görüşünde. Geçiş sürecinin sona ereceği 2020 sonuna kadar bu pazarlıklarda anlaşmaya varılamaması, esasında fiilen Birleşik Krallık’ın AB'den anlaşma olmadan ayrılmasına eş bir sonuç doğuracak ve ilişkiler DTÖ kuralları çerçevesinde devam edecek. Şüphesiz ki bu durum Birleşik Krallık’ta yeni bir siyasi krize yol açma potansiyeli taşıyor. Uzmanlar böyle bir durumda, ulaşımdan ticarete "büyük bir kaosa hazırlıklı olun" uyarısında bulunuyor.

Peki, bu geçiş süreci uzatılabilir mi? Bilindiği üzere Johnson yaptığı açıklamalarda, 2020 Aralık ayına kadar ticaret anlaşmasını sonuçlandırmayı hedeflediğini, bu zamana kadar söz konusu anlaşma üzerinde uzlaşma sağlanamaması durumunda mühleti uzatmak yerine anlaşmasız ayrılığı tercih edeceğini söylüyor. Parlamento’ya sunulan son yasa tasarısı da bu sürenin uzatılmasını engelleyen bir madde içeriyor. Ancak yine de Birleşik Krallık Parlamentosu daha büyük bir siyasi krizin önüne geçmek için ileride bu süreyi uzatmayı kabul edebilir. Hatırlanacağı üzere Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson, temmuz ayında göreve geldikten sonra AB ile varılmış Brexit Anlaşması’nın bazı maddelerini güncellemişti. Anlaşmada öngörülen 31 Aralık 2020’ye kadar sürecek geçiş döneminin uzatılması seçeneği de bulunuyordu. 31 Aralık 2020 tarihine kadar sürmesi planlanan bu geçiş dönemi, bir kereye mahsus olmak üzere iki yıla kadar uzatılabiliyor. Johnson'ın geçiş sürecini uzatmak istemesi halinde ise bu talebini 30 Haziran 2020’ye dek AB'ye iletmesi gerekiyor.

Diğer taraftan Muhafazakâr Parti'nin seçimi kazanması ile birlikte Birleşik Krallık'ın geleceğinin tehlikeye girmesi de kaçınılmaz görünüyor. Zira bu durumda İskoçya Ulusal Partisi 2020 ya da 2021'de bölgede yeni bir bağımsızlık referandumu yapılmasında daha ısrarcı olacak. Hatırlanacağı üzere 2014'teki referandumda İskoçya %55 oyla Birleşik Krallık'ta kalmış, 2016'daki Brexit referandumunda bölgede halkın %62'si Kuzey İrlanda gibi AB'de kalmak istemişti. Üstelik Birleşik Krallık’ın AB'den mevcut Anlaşma ile ayrılması halinde, Kuzey İrlanda'da Cumhuriyetçiler, bölgenin İrlanda Cumhuriyeti'yle birleşmesi için yeni referandum talebinde bulunabilir. Bu da barış sürecini bitirebilir.

Özetle seçimler Muhafazakâr Parti’nin mutlak galibiyetiyle sonuçlansa da toplumda Brexit referandumuyla başlayan kutuplaşma daha da artabilir ve özellikle de İskoçya ve İrlanda sorunlarının tekrar canlanması ile beraber Birleşik Krallık'ın geleceği tehlike altına girebilir. Neticede, Birleşik Krallık’taki son seçimlerin başta gelecek nesiller olmak üzere toplumun tüm kesimleri üzerinde önemli etkileri olacak.

Emre Ataç, İKV Uzmanı

9) 2020’de AB Terazisindeki En Hassas Denge: Göçün Yönetimi-Avrupalı Yaşam Tarzının Teşviki

2020’de de son yıllarda olduğu gibi düzensiz göç ve mülteciler meselesi AB’nin odaklanacağı öncelikli politika alanlarından birini teşkil edecek. Göreve başlamadan önce ve görevi devraldıktan hemen sonra hayata geçirdiği ilk uygulamalarla soru işaretlerini ve hatta konu içişleri ve göç olunca şimşekleri üzerine çeken von der Leyen Komisyonu’nun işi çok da kolay durmuyor.

Von der Leyen Komisyonu, bilindiği üzere geçtiğimiz dönemden farklı olarak Avrupalı Yaşam Tarzının Teşvik Edilmesinden Sorumlu Başkan Yardımcılığı makamı oluşturmuştu. Aslında isim ve ismin serüveni,  bu politika alanında ne kadar çalkantılı bir yılın beklenebileceğinin de göstergesi. Gün yüzüne çıkan çokça spekülasyonu ateşlediği üzere, tercih edilen öncelikli isim “Avrupalı Yaşam Tarzının Teşvik Edilmesi” yerine “Avrupalı Yaşam Tarzının Korunması” idi. Devamında, AB politika yapım çevrelerinde ve kamuoyunda isim hakkındaki şüpheli ve rahatsız tutum,  ismin görece daha politik doğrucu bir görünüm kazanacak şekilde değiştirilmesiyle sonuçlandı. Nitekim adına dair spekülasyonlar bir yana, “Avrupalı Yaşam Tarzının Teşvik Edilmesi” politika alanına giren dosyaların her biri diğerlerinden daha çetrefilli: Komisyonun iç/dış göç, hareketlilik, sınır güvenliği ve sığınma alanlarındaki faaliyetlerinin koordinasyonu, AB’nin Güvenlik Birliği inisiyatifinin yürütücülüğü, bunun yanı sıra beceriler, eğitim ve entegrasyon alanları. Bu alanların tamamı Komisyon Başkan Yardımcısı Margaritis Schinas himayesinde şekillenecek.

Komisyon Başkan Yardımcısı Schinas her ne kadar AB çevrelerinde son dönemin başarılı ve öne çıkan isimlerinden kabul edilse de 2020’de işi hiç de kolay olmayacak. Öncelikle artan AB şüpheciliği ve yüksek düzeydeki popülizmin AB’deki ayrıştırıcı etkisi dikkate alındığında Schinas’ın sorumlu olduğu politika alanları büyük ölçüde Üye Devletlerin kendi egemenlik yetkileri dâhilindeki konular. Özellikle göçün kaynağı ülkelerde 2020’ye girmemizle birlikte kendisini daha da gösteren gerilimli ve krizli görünüm, AB ülkelerini daha korumacı bir tutuma itebilir. Bununla birlikte, dış sınırları korumanın ötesinde Üye Devletleri ikna edebilecek nitelikte bir takım kapsamlı göç, sınır güvenliği ve entegrasyon politikalarının halen daha dizayn edilememesi, AB’nin işini zorlaştıracak. Türkiye-AB Mülteci Uzlaşısı, AB’nin bu alanda elindeki en parlak başarı hikâyesi olmayı sürdürecek gibi dururken; 2019 sonu itibarıyla 2016 yılında mutabık kalınan 3+3 milyar avronun tamamının tahsis edildiği dikkate alındığında, işbirliğinin hangi yöne evrileceğini büyük ölçüde 2020’deki siyasi iklim belirleyecek.

Ahmet Ceran, İKV Uzmanı

10) AB’nin 2020 Ekonomi Ajandasındaki Öncelikler: Ekonomik Durgunluk Sinyalleri ve 2021-2027 Bütçesi

AB ekonomisi 2008 küresel mali krizinden sonra AB’yi de sarsan borç krizi ve ekonomik krizden çıkarak 7 yıldır üst üste büyüme kaydediyor; ancak söz konusu büyüme istenilen düzeyde değil. İşgücü piyasaları güçlenmeye ve işsizlik azalmaya devam etmekle birlikte Birlik dışındaki ülke ve bölgelerden kaynaklanan koşullar, AB ekonomisini destekler yönde değil ve küresel ticaret gerilimlerinin yarattığı belirsizlik de ciddiyetini koruyor. Söz konusu ortam göz önüne alındığında AB ekonomisinin en azından önümüzdeki 2 yılda düşük büyüme ve düşük enflasyon oranları ile devam etmesi öngörülüyor. Avrupa Komisyonunun son ekonomik tahmin raporuna göre AB genelinde büyümenin 2019, 2020 ve 2021’de yıllık %1,4 oranında Avro Alanı’nda ise 2019’da %1,1, 2020 ve 2021’de %1,2 oranında olacağı öngörülüyor. IMF’nin son tahminlerine göre de Avro Alanı’nda büyümenin 2019’da %1,3 ve 2020’de %1,8 oranında gerçekleşmesi bekleniyor.

ABD ve Çin arasında ticaret savaşlarının yarattığı gerilim ve politika belirsizliği, üretim, uluslararası ticaret ve yatırımları olumsuz etkiliyor. Küresel büyüme düşük düzeyde kalırken; Avrupa’da büyümenin itici gücü daha ziyade iç piyasalar tarafından yönlendirilen sektörlere bağlı bulunuyor. AB içindeki ekonomik faktörlerin güçlü büyüme yaratmaya yeterli olması mümkün görünmüyor. Dünyada da ticaret savaşlarından en fazla olumsuz etkilenmesi muhtemel bölge AB gibi görünüyor. Zira ihracat, Avro Alanı GSYH’sinin %28’ini oluştururken ABD’de GSYH’nin %12’sini, Çin’de ise %19’unu teşkil ediyor. Bu yapı içinde ihracatta en fazla paya sahip ve dolayısıyla ticaret savaşına karşı en kırılgan bölge olarak küresel ekonomiyi durgunluğa çekecek yer de AB gibi görünüyor.

AB’nin bu zorlu iç ve dış ekonomik koşulları içerisinde bir de 2021-2027 uzun dönemli bütçesini belirlemesi gerekiyor. 2014-2020 Çok Yıllı Mali Çerçeve’nin sona ermesini takiben uygulanmaya başlanacak olan 2021-2027 Çok Yıllı Mali Çerçeve’yi planlama çalışmaları halen devam ediyor. Bütçe prosedürü kapsamında Avrupa Komisyonu, 2 Mayıs 2018 tarihinde 2021-2027 dönemi Çok Yılı Mali Çerçeve tasarısını sundu. Ardından alt başlıkları içeren 37 sektörel bütçe programı detaylı olarak görüşmelere açıldı; ancak üye ülkeler ve AB kurumları tarafından üzerinde uzlaşılıp onaylanması uzun bir süreci içeriyor. Üye ülkelerin bütçeye katkıları ve harcamalar konusundaki birbirine uymayan talepleri ve aralarındaki çekişmeler süreci daha da uzatıyor.

Avrupa Komisyonun bütçe tasarısında AB’nin 2014-2020 döneminde 1 trilyon 87 milyar avro olan bütçesinin 2021-2027’de 1 trilyon 135 milyar avroya çıkarılması öneriliyor. Yeni uzun vadeli bütçe AB-27’nin brüt milli gelirinin %1,114'üne karşılık geliyor. Halen uygulanan ve 2020’de sonlanacak uzun vadeli bütçe ise AB-27’nin brüt milli gelirinin  % 1.16'sını oluşturuyor. Dolayısıyla, önerilen bütçe, mevcut bütçeye kıyasla daha küçük. AB Konseyinin önerisi ise bütçenin 1 trilyon 87 milyar avro olması yani aynı kalması, bu da AB-27’nin brüt milli gelirinin %1,07’sine denk geliyor.

Yeni çok yıllı mali çerçevenin AB’nin güncel ve gelecekte yaşayacağı zorluklara somut cevaplar veren, modern ve dengeli bir bütçe olması, bütçenin aynı zamanda daha basit ve daha şeffaf olmasının yanı sıra dünyadaki hızlı değişimlere cevap verebilmesi amacıyla esnek olması hedefleniyor. Öte yandan, önümüzdeki dönemde Birleşik

Krallık’ın AB’den ayrılması sonucunda AB bütçesinde ortaya çıkacak mali boşluğun da dikkate alınarak Birliğin daha az kaynakla daha fazla alanı finanse etmesi gerekecek. Bu durumda üye ülkelerin bütçeye katkılarının artırılması ya da harcamalarda kesintiye gidilmesi gibi seçenekler gündemde. Bu kapsamda en fazla, AB’nin geleneksel politikalarından olan Ortak Tarım Politikası (OTP) ve Uyum Politikası’nda kesinti yapılması tartışılıyor. Yeni uzun dönemli bütçe Avrupa Komisyonunun yeni Başkanı Ursula von der Leyen ve ekibinin de ilk bütçesi olacak. Von der Leyen Komisyonu, bütçede OTP ve Uyum Politikası’ndan kısıp iklim değişikliği, Ar-Ge ve inovasyon, teknoloji, dijital ekonomi ve AB’nin küresel rolü gibi alanlara daha fazla kaynak ayırmayı hedefliyor. Bütçeye katkıların artırılmasına yönelik olarak da plastik atığa dayalı ödeme, emisyon ticaret sistemi gelirlerinin payı ve ortak konsolide kurumlar vergisi matrahı payının da bütçe gelirlerine dahil edilmesini öneriyor. Bir diğer önemli nokta da Birlik bütçesi kapsamında tahsis edilecek fonlardan yararlanacak ülkelerin hukukun üstünlüğünü gözetmesi koşulunun getirilmesi.

AB Konseyi ve AP arasında süren bütçe görüşmelerinde 2019 sonunda nihai aşamaya gelinmesi planlanırken; üye ülkeler arasındaki görüş farklılıkları nedeniyle hedeflenen gerçekleşemedi. Almanya ve Hollanda, Brexit sonrasında daha fazla Ar-Ge, inovasyon ve göç gibi yeni öncelik alanlarına odaklanan ama daha düşük tutarlı bir bütçe talep ederken; Fransa’nın başını çektiği bir grup ülke ise tarımsal harcamaların korunmasını istiyor. Güney ve Doğu Avrupa’da bir grup ülke de bölgesel fonların seviyesinin korunmasında ısrar ediyor. Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya’dan oluşan ve söz konusu fonlardan en çok faydalanan ülkeler arasında yer alan Visegrad Dörtlüsü bu grubu oluşturuyor. İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın da aralarında yer aldığı ve Uyumun Arkadaşları (Friends of Cohesion) olarak isimlendirilen 16 ülke de Prag’da bir bildiri imzalayarak özellikle Uyum Politikası kapsamındaki fonlarda yeni bütçe döneminde kesintiye gidilmemesi çağrısında bulundu.

Önümüzdeki dönemde AB kurumları ve üye ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarının ortak bir paydada çözümlenerek uzlaşılması ve 2020 bitmeden yeni Çok Yıllı Mali Çerçeve’nin tamamlanması çalışmalarına hız verilmesi gerekli. AB’nin geleceğini şekillendireceği bu dönemde mali çerçevesinin de Birliğin küresel aktör olarak gücünü artırması, ekonomik ve siyasi sorunlarla mücadele edebilmesi yolunda iyi önceliklendirilmiş ve ihtiyaçları güçlü, dengeli ve adil bir şekilde karşılayacak bir yapıda olması son derece önemli. 

Sema Gençay Çapanoğlu, İKV Kıdemli Uzmanı

13) AB, Avrupa Yeşil Anlaşması ile İklim Değişikliği ile Mücadelede Liderlik Koltuğuna Oturuyor

İklim değişikliği, 2019 yılında özellikle de yaz aylarında Avrupa’da aşırı sıcaklıklarla kendini iyice göstermeye başladı. Son 40 yılın en sıcak zamanlarını geçiren Avrupalıların iklim değişikliğinin hayatları için ne kadar büyük bir risk taşıdığını anlamasına vesile olan bir diğer önemli gelişme de yıl boyunca iklim protestosu yapan gençlerin halk nezdinde bir farkındalık oluşturmasıydı. Kamuoyu nezdinde iklim krizine ilişkin oluşan farkındalık, haliyle AB siyasetinde de önemli bir yer edindi. Öyle ki 2019 yılı AP seçimlerinde Yeşiller koltuk sayısını artırırken; eski Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen’in Komisyon başkanı seçilmesinde de önemli bir rol oynayan sol eğilimli grubun içerisinde yer aldı. Kaderini belirleyecek olan bu gruba kendini kanıtlayabilmek için iklim çabalarını artırması gerektiğini bilen Ursula von der Leyen, bu doğrultuda Avrupa Yeşil Anlaşması’nı (A European Green Deal) ortaya koydu. Bu stratejiye verdiği öneme binaen de Frans Timmermans’ı Avrupa Komisyonunun Yeşil Anlaşma’dan Sorumlu Birinci Başkan Yardımcısı olarak atadı.

Avrupa’nın 2050 yılına kadar ilk iklim zararsız kıta olmasını amaçlayan Avrupa Yeşil Anlaşması, bu doğrultuda Komisyonun hedefini nasıl gerçekleştirilebileceğine ilişkin net bir vizyon ortaya koyuyor. Ayrıca 2050 hedefine ilişkin Avrupa İklim Kanunu’nun Mart 2020’ye kadar AB hukukunun bir parçası haline getirilmesiyle, iklim zararsız taahhüdünün bağlayıcı bir hale getirilmesi amaçlanıyor. 2020 yılı yaz aylarında, Komisyonun AB’nin 2030 yılı sera gazı emisyonu azaltımı hedeflerinin 1990 yılına oranla en az yüzde 50, hatta yüzde 55 artırılmasına ilişkin bir etki analizi sunulması da planlanıyor. Bu çerçevede, üye ülkelerin 2019 yılının sonuna kadar enerji ve iklim planlarını güncellemesi bekleniyor.

Avrupa Yeşil Anlaşması, yeşil dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için gerekli yatırımların sağlanması konusunda da bazı hükümler içeriyor. Komisyon, gerekli ek finansmanların gerçekleşebilmesi için Sürdürülebilir Avrupa Yatırım Planı’nı sunmayı planlıyor ve AB bütçesinin yüzde 25’inin iklim değişikliği ile ilgili eylemlere ayrılmasını teklif ediyor. Ayrıca, üçüncü ülkelerin iklim çabalarının yeterli olmadığı durumlarda karbon kaçağı riskinin azaltılması için Komisyonun, belirli birkaç sektör için karbon sınır düzenlemeleri mekanizmasının oluşturulmasını önereceği belirtiliyor. Bu yol haritasında, ticaret politikasının da ekolojik dönüşümün desteklenmesinde önemli bir rol oynayacağı belirtiliyor. AB zaten daha önce Paris Anlaşması’nı onaylamayan ülkeler ile STA imzalamayacağını açıklamıştı. Bu durumun, Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin güncellenmesi halinde de gözetileceğinin altını çizmek gerekiyor. Avrupa Yeşil Anlaşması, her ne kadar iklim krizi ile mücadele konusunda umut vadediyor olsa da unutmamak gerekir ki AB içinde bile hâlâ bu plana muhalefet olanlar bulunuyor. Özellikle Çekya, Macaristan ve Polonya gibi Doğu Avrupa ülkelerinin bu planı kabul etme konusunda bazı çekinceleri bulunmaktaydı. Buna rağmen, geçen yıl COP24’e tartışmalı bir şekilde ev sahipliği yapan Polonya, AB Konseyi nezdinde yapılan oylamada 2050 yılında AB’nin iklim zararsız olması teklifini reddeden tek ülke oldu. Bu durumda Polonya’nın Avrupa Yeşil Anlaşması’nı kabul etmek için haziran ayına kadar zamanı var. Bu stratejiyi kabul etmediği takdirde Polonya, karbon zararsız ekonomiye dönüşümün gerçekleştirilmesi en zor bölgelere sağlanacak olan Adil Dönüşüm Fonu’ndan da yararlanamayacak.

Melis Bostanoğlu, İKV Uzman Yardımcısı

12) AB’yi 2020’de Bekleyen Dijital Gündem: Vestager’in Himayesi, 5G Savaşları ve Küresel Rekabet

Tüm bölgesel ve küresel çalkantılar bir yana AB’nin önceki döneminde attığı Genel Veri Koruma Tüzüğü’nün (General Data Protection Regulation – GDPR) yürürlüğe girmesi, Birlik sınırlarında AB vatandaşlarına roaming ücretlerinin kaldırılması, e-ticaretin ve çevrimiçi içerik sağlayıcıların teşviki ile genişbant/kablosuz internete erişimin kolaylaştırılması gibi faydalı adımlar; AB’nin en güçlü kalelerinden biri konumundaki Dijital Tek Pazar ve dijital strateji açısından 2020’yi nelerin beklediği sorusunu fazlasıyla zamanlı hale getiriyor.

Şüphesiz ki 2020’de de dijital gelişmelerin AB gündeminden düşmeyeceğini söylemek mümkün. Özellikle von der Leyen Komisyonu’nda bu alanın himayesinin belki de geçtiğimiz dönemin en kabul gören Komisyon Üyelerinden biri sayılabilecek Margrethe Vestager’e verilmesi, aslında pek çok anlam taşıyor. Vestager, geçtiğimiz dönemde Google, Apple ve Microsoft gibi teknoloji devlerini hedefine almasıyla gündem olmuştu. O dönem Rekabetten Sorumlu Komisyon Üyeliği görevini yürüten Vestager, daha o zamandan AB’deki dijital alanın düzenlenmesinde öncelikli aktör olacağının işaretlerini vermişti. Bu doğrultuda, 2020 yılında AB’nin öncelikli konularından birinin dijital vergilendirme olduğu da bilinen bir gerçek. Rekabet ve vergilendirme konuları 2020’de de sıklıkla teknoloji piyasasıyla birlikte anılacak gibi duruyor. Öte yandan 2020 yılı, AB’nin dijital ajandası açısından önceki yıllarda atılan adımların ne oranda meyve verdiğini gözlemlemek için de bir hayli önemli. Diğer yandan özellikle telekomünikasyon, teknolojik altyapı ve istihdamın dijitalleşmesine ilişkin adımlar; yüksek maliyet, çok sayıda paydaşa duyulan gereksinim ve teknolojik gelişim hızı gibi faktörler nedeniyle belirsizlikleri ve planlama zorluklarını da beraberinde getiriyor.

Bahsi geçen bu büyük çaplı girişimlerden 2020’de en öne çıkanı ise 5G teknolojisi olacak gibi görünüyor. Komisyon, 2020 yılı bitmeden önce her AB ülkesinin en az bir büyük şehrinde 5G telekomünikasyon hizmetlerinin ticari olarak ulaşılabilir hale gelmesini hedefliyor. Ancak bu alandaki yarış ve küresel mücadele çok da sakin geçecek gibi durmuyor. Nitekim sektör liderliği yarışında AB’nin yüksek eforu bir yana, Nisan 2019’da 5G’yi belli ölçüde kullanıma açan Güney Kore, “2020 yılında 143 milyon 5G kullanıcısı” mottosuyla yola çıkan ve sektörü domine etme arzusundaki Çin ile diğer güçlü aktörler ABD ve Japonya da dikkat çeken ve dijital liderliğe gözünü dikmiş aktörler arasında yer alıyor.   

Ahmet Ceran, İKV Uzmanı

13) 2020 AB Önceliklerinde Yeni Bir Başrol (mü?): Sosyal Adalet ve Eşitlik

2020 yılına yenilenmiş bir şekilde giren AB’nin ajandasındaki çok yönlü öncelikler, von der Leyen Komisyonu’nun çok sayıdaki cephede eş zamanlı iyileştirmeler yapması gerektiğini gösteriyor. 2020 yılında üzerine düşülmesi gereken bu iyileştirmelerin başında da genelde yan rollere mahkûm edilen sosyal adalet yer alıyor. Nitekim özellikle 2015 yılından bu yana ana akım siyasetteki çalkalanmaların mülteci krizinin ardından tetiklenmesi ile birlikte en büyük günah keçisi “göçmenler” ilan edilmiş; tepkilerin yabancı düşmanlığı çerçevesinde sınırlı kaldığı düşüncesi hâkim olmuştu. Ancak üye ülkelerde ön plana çıkmaya başlayan manifestolar, hem siyasetçilerin hem de medyanın ilgisini odadaki fillere çevirmeyi başardı. Eşi benzeri görülmemiş bir sosyal hareketin başladığı Fransa’da ilk olarak adaletsiz vergilendirme sebebiyle yapılan protestolar daha sonra da emeklilik yaşının artırılmasına karşı ülke genelindeki grevler, bu bağlamdaki en çarpıcı gelişme olarak konumlanırken; bireyler arasındaki sosyo-ekonomik eşitsizliklerin geldiği durum en çıplak haliyle AB’nin dinamo ülkelerinden birinde gözler önüne serildi. 

26 Nisan 2017 tarihinde yayımlanan “Avrupa’nın Sosyal Boyutuna Dair Rapor” ve 10 Mayıs 2017 tarihinde yayımlanan “Küreselleşmeyi Yönetmek” isimli belgeler, AB’nin geleceği senaryolarında küreselleşmenin getirdiği sosyo-ekonomik eşitsizliklerin ulaştığı tehlikeli seviyenin altını çizerek Birliğin sosyal adalet konusunda ivmeli bir şekilde hareket edeceği taahhüdünü ortaya koymuştu. Nitekim 17 Kasım 2017 tarihinde Juncker Komisyonu altında 20 prensip ile şekillendirilen Sosyal Haklar sütunu oluşturulması, “Sosyal Avrupa” hedefini somutlaştırma yolunda kritik bir adım olarak öne çıktı.  Ne var ki von der Leyen Komisyonu’nun da 6 önceliğinden biri olarak yerini alan “vatandaşlar için çalışan bir ekonomi” başlığı, Juncker’in mirasının kaldığı yerden devam ettirileceğini belirtse de öncelikler arasında en az önem verilen başlık olma riskini hala taşıyor.

Eşitlikçi ve adil olmayan sosyal yapı, ana akım siyasi partilere ve AB’ye karşı yükselen tepkilerde ve değişim çağrılarında temeldeki sebeplerin arasında yer almasına rağmen görmezden gelinmeye çalışılsa da toleranssız, tepkili ve korumacı politikaların desteklenme oranını artıran bir etki yaratıyor. Öte yandan eşitsizliklerin çok farklı derecelerde şekillenmiş olması ve üretim modellerinin adaletsizlikleri derinleştiren bir yapıda kalıplaşmış hale gelmesi, sosyal politikaların yan rollerde kalmaya devam ettiği müddetçe etkili çözümler getirilmeyeceğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda birçok politika başlığındaki dönüşümlerin arifesi olan 2020 yılında “tehdit”lere karşı AB’nin verdiği mücadelede sosyal adalet ve eşitliğe verilecek bir başrol, entegrasyon projesinin temel değerlerini geleceğe taşımanın anahtarı olarak konumlanıyor.

Selvi Eren, İKV Uzman Yardımcısı