İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 OCAK 2020

AB GÜNDEMİ: AB’de 2020 Yılında Takip Edilmesi Gereken Önemli Gelişmeler

AB’de 2020 Yılında Takip Edilmesi Gereken Önemli Gelişmeler

AB kurumlarının yenilendiği, üye ülkeler arasındaki farklılaşmanın daha belirgin hale geldiği ve Türkiye-AB ilişkilerine dair olumsuz gelişmelerin yaşandığı 2019 yılının inişli çıkışlı gündeminden sonra yeni yılda AB gündemini şekillendirecek politika alanlarına kısaca göz atmanın gerekli olduğu görüşüyle İKV Uzmanları, sizler için 9 madde başlığı derledi. Bu kapsamda ortaya koyulan analizler 2020 yılına dair en önemli başlıkları; Doğu Akdeniz’deki gelişmeler ile KKTC seçimleri, 2020 sonrası bütçe tartışmaları, göçün yönetimi, Brexit’in gerçekleşme ihtimali ve geçiş dönemi, von der Leyen Komisyonu’nun Avrupa Yeşil Düzeni,  Dijital Tek Pazar’ın geleceği, artan sosyo-ekonomik eşitsizlikler ve “Sosyal Avrupa” oluşturma hamleleri, Almanya’nın AB Konseyi Dönem Başkanlığı  ve son olarak üye ülkeler ile Batı Balkanlardaki seçimler olarak belirledi. Entegrasyon projesinin geleceğinin yanı sıra Türkiye-AB ilişkilerine dair de hayati unsurlar taşıyan söz konusu 9 gelişmenin yakından takip edilmesinin önemi ve gerekliliğine dikkat çekerek iyi okumalar diliyoruz.

1) Doğu Akdeniz’de Isınan Sular ve KKTC Seçimleri

2019’da suların giderek ısındığı Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin 2020 yılında da gerek bölge ülkelerinin gerekse önde gelen uluslararası aktörlerin gündeminde olmaya devam edeceğini söylemek mümkün. 2019 yılında, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) tek yanlı girişimleri karşısında Türkiye’nin kıta sahanlığından kaynaklanan meşru haklarını ve Kıbrıslı Türklerin haklarını korumak üzere Yavuz ve Fatih gemileri aracılığıyla başladığı sondaj çalışmaları, Türkiye’yi, “üye ülke dayanışması” adı altında GKRY’ye koşulsuz destek veren AB ile karşı karşıya getirdi. AB, Kıbrıs konusundaki stratejik hatalarının devamı niteliğindeki bir dizi kararla Türkiye’ye yönelik fon kesintisi ve Ortaklık Konseyi ile üst düzey diyalog süreçleri toplantılarının askıya alınmasını içeren bir dizi yaptırıma imza attı. Kasım ayında kabul edilen son skandal karar ise, sondaj çalışmalarıyla ilişkili kişi ve kuruluşlara kısıtlayıcı önlemler uygulanmasını gündeme taşıdı.

2019 yılının sonuna yaklaşırken Türk Dış Politikasındaki en önemli gelişmelerden biri şüphesiz Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ve askeri işbirliğine ilişkin iki ayrı mutabakatın imzalanması oldu. Deniz yetki alanlarına ilişkin mutabakat, Doğu Akdeniz’deki en uzun kıyı şeridine sahip ülke olan Türkiye’nin bölgedeki enerji denkleminde yer alabilmesi ve Kıbrıslı Türklerin Doğu Akdeniz’deki haklarının korunması açısından son derece kritik bir hamle olarak görülüyor. Öte yandan, Yunanistan, GKRY ve İsrail’in stratejik bir karşı hamle ile 2 Ocak 2020 tarihinde Doğu Akdeniz’deki doğalgazın Avrupa piyasasına arzını öngören EastMed Boru Hattı Projesi’ni imzalaması, Doğu Akdeniz’de suların önümüzdeki dönemde de ısınmaya devam edeceğinin habercisi. Son derece yüksek maliyeti nedeniyle ekonomik açıdan rasyonel görünmeyen EastMed boru hattı, öngörülen güzergâhın Türkiye’nin deniz yetki alanından geçmesi nedeniyle tansiyonu artırma potansiyeli taşıyor.

Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının gerginlik unsuru haline gelmesi, Kıbrıs’ta çözümün aciliyetini daha da artırmış durumda. Kıbrıs görüşmelerinin İsviçre’nin Crans-Montana kasabasında çıkmaza girmesinden iki buçuk yıl sonra Kasım 2019’da BM Genel Sekreteri Guterres’in girişimiyle Berlin’de gerçekleştirilen Üçlü Zirve’nin önümüzdeki dönemde yeniden bir beşli konferansın toplanmasına yönelik süreci başlatabileceği düşünülüyor. BM Genel Sekreteri’nin, Kıbrıs Türk tarafının da önemle üzerinde durduğu sonuç odaklı müzakere vurgusunda bulunması, olumlu bir mesaj olarak kayda geçti.

Kıbrıs Türk halkı, Nisan 2020’de cumhurbaşkanını seçmek üzere sandıklara gitmeye hazırlanıyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı, Başmüzakereci sıfatıyla BM gözetimindeki müzakerelerde Kıbrıs Türk halkını temsil ettiği için son derece kritik bir rol üstleniyor. Seçimlere aylar kala adaylar netlik kazanmaya başladı. Merkez solda; Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkan Tufan Erhürman ve bağımsız aday olacağı düşünülen mevcut Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, merkez sağda ise mevcut Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Halkın Partisi (HP) Genel Başkanı Kudret Özersay ile aday olacağına kesin gözüyle bakılan mevcut Başbakan ve Ulusal Birlik Partisi (UBP) Genel Başkanı Ersin Tatar var. Merkez sol, çözüm çabalarını yerleşik BM parametreleri olan iki toplumlu iki bölgeli federasyon formülü üzerinden sürdürmek isterken; federal çözümün tüketildiğini savunan merkez sağ, AB çatısı altında iki devletli çözüme dayalı ortaklığın da masada olması gerektiği düşüncesinde. İkinci tura kalacağına kesin gözüyle bakılan KKTC cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında Kıbrıs çözüm sürecinde yeni bir hareketlenme olup olmayacağı ise merakla bekleniyor.

Yeliz Şahin, İKV Kıdemli Uzmanı

2) AB’nin 2020 Ekonomi Ajandasındaki Öncelikler: Ekonomik Durgunluk Sinyalleri ve 2021-2027 Bütçesi

AB ekonomisi 2008 küresel mali krizinden sonra AB’yi de sarsan borç krizi ve ekonomik krizden çıkarak 7 yıldır üst üste büyüme kaydediyor; ancak söz konusu büyüme istenilen düzeyde değil. İşgücü piyasaları güçlenmeye ve işsizlik azalmaya devam etmekle birlikte Birlik dışındaki ülke ve bölgelerden kaynaklanan koşullar, AB ekonomisini destekler yönde değil ve küresel ticaret gerilimlerinin yarattığı belirsizlik de ciddiyetini koruyor. Söz konusu ortam göz önüne alındığında AB ekonomisinin en azından önümüzdeki 2 yılda düşük büyüme ve düşük enflasyon oranları ile devam etmesi öngörülüyor. Avrupa Komisyonunun son ekonomik tahmin raporuna göre AB genelinde büyümenin 2019, 2020 ve 2021’de yıllık %1,4 oranında Avro Alanı’nda ise 2019’da %1,1, 2020 ve 2021’de %1,2 oranında olacağı öngörülüyor. IMF’nin son tahminlerine göre de Avro Alanı’nda büyümenin 2019’da %1,3 ve 2020’de %1,8 oranında gerçekleşmesi bekleniyor.

ABD ve Çin arasında ticaret savaşlarının yarattığı gerilim ve politika belirsizliği, üretim, uluslararası ticaret ve yatırımları olumsuz etkiliyor. Küresel büyüme düşük düzeyde kalırken; Avrupa’da büyümenin itici gücü daha ziyade iç piyasalar tarafından yönlendirilen sektörlere bağlı bulunuyor. AB içindeki ekonomik faktörlerin güçlü büyüme yaratmaya yeterli olması mümkün görünmüyor. Dünyada da ticaret savaşlarından en fazla olumsuz etkilenmesi muhtemel bölge AB gibi görünüyor. Zira ihracat, Avro Alanı GSYH’sinin %28’ini oluştururken ABD’de GSYH’nin %12’sini, Çin’de ise %19’unu teşkil ediyor. Bu yapı içinde ihracatta en fazla paya sahip ve dolayısıyla ticaret savaşına karşı en kırılgan bölge olarak küresel ekonomiyi durgunluğa çekecek yer de AB gibi görünüyor.

AB’nin bu zorlu iç ve dış ekonomik koşulları içerisinde bir de 2021-2027 uzun dönemli bütçesini belirlemesi gerekiyor. 2014-2020 Çok Yıllı Mali Çerçeve’nin sona ermesini takiben uygulanmaya başlanacak olan 2021-2027 Çok Yıllı Mali Çerçeve’yi planlama çalışmaları halen devam ediyor. Bütçe prosedürü kapsamında Avrupa Komisyonu, 2 Mayıs 2018 tarihinde 2021-2027 dönemi Çok Yılı Mali Çerçeve tasarısını sundu. Ardından alt başlıkları içeren 37 sektörel bütçe programı detaylı olarak görüşmelere açıldı; ancak üye ülkeler ve AB kurumları tarafından üzerinde uzlaşılıp onaylanması uzun bir süreci içeriyor. Üye ülkelerin bütçeye katkıları ve harcamalar konusundaki birbirine uymayan talepleri ve aralarındaki çekişmeler süreci daha da uzatıyor.

Avrupa Komisyonun bütçe tasarısında AB’nin 2014-2020 döneminde 1 trilyon 87 milyar avro olan bütçesinin 2021-2027’de 1 trilyon 135 milyar avroya çıkarılması öneriliyor. Yeni uzun vadeli bütçe AB-27’nin brüt milli gelirinin %1,114'üne karşılık geliyor. Halen uygulanan ve 2020’de sonlanacak uzun vadeli bütçe ise AB-27’nin brüt milli gelirinin  % 1.16'sını oluşturuyor. Dolayısıyla, önerilen bütçe, mevcut bütçeye kıyasla daha küçük. AB Konseyinin önerisi ise bütçenin 1 trilyon 87 milyar avro olması yani aynı kalması, bu da AB-27’nin brüt milli gelirinin %1,07’sine denk geliyor.

Yeni çok yıllı mali çerçevenin AB’nin güncel ve gelecekte yaşayacağı zorluklara somut cevaplar veren, modern ve dengeli bir bütçe olması, bütçenin aynı zamanda daha basit ve daha şeffaf olmasının yanı sıra dünyadaki hızlı değişimlere cevap verebilmesi amacıyla esnek olması hedefleniyor. Öte yandan, önümüzdeki dönemde Birleşik

Krallık’ın AB’den ayrılması sonucunda AB bütçesinde ortaya çıkacak mali boşluğun da dikkate alınarak Birliğin daha az kaynakla daha fazla alanı finanse etmesi gerekecek. Bu durumda üye ülkelerin bütçeye katkılarının artırılması ya da harcamalarda kesintiye gidilmesi gibi seçenekler gündemde. Bu kapsamda en fazla, AB’nin geleneksel politikalarından olan Ortak Tarım Politikası (OTP) ve Uyum Politikası’nda kesinti yapılması tartışılıyor. Yeni uzun dönemli bütçe Avrupa Komisyonunun yeni Başkanı Ursula von der Leyen ve ekibinin de ilk bütçesi olacak. Von der Leyen Komisyonu, bütçede OTP ve Uyum Politikası’ndan kısıp iklim değişikliği, Ar-Ge ve inovasyon, teknoloji, dijital ekonomi ve AB’nin küresel rolü gibi alanlara daha fazla kaynak ayırmayı hedefliyor. Bütçeye katkıların artırılmasına yönelik olarak da plastik atığa dayalı ödeme, emisyon ticaret sistemi gelirlerinin payı ve ortak konsolide kurumlar vergisi matrahı payının da bütçe gelirlerine dahil edilmesini öneriyor. Bir diğer önemli nokta da Birlik bütçesi kapsamında tahsis edilecek fonlardan yararlanacak ülkelerin hukukun üstünlüğünü gözetmesi koşulunun getirilmesi.

AB Konseyi ve AP arasında süren bütçe görüşmelerinde 2019 sonunda nihai aşamaya gelinmesi planlanırken; üye ülkeler arasındaki görüş farklılıkları nedeniyle hedeflenen gerçekleşemedi. Almanya ve Hollanda, Brexit sonrasında daha fazla Ar-Ge, inovasyon ve göç gibi yeni öncelik alanlarına odaklanan ama daha düşük tutarlı bir bütçe talep ederken; Fransa’nın başını çektiği bir grup ülke ise tarımsal harcamaların korunmasını istiyor. Güney ve Doğu Avrupa’da bir grup ülke de bölgesel fonların seviyesinin korunmasında ısrar ediyor. Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya’dan oluşan ve söz konusu fonlardan en çok faydalanan ülkeler arasında yer alan Visegrad Dörtlüsü bu grubu oluşturuyor. İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın da aralarında yer aldığı ve Uyumun Arkadaşları (Friends of Cohesion) olarak isimlendirilen 16 ülke de Prag’da bir bildiri imzalayarak özellikle Uyum Politikası kapsamındaki fonlarda yeni bütçe döneminde kesintiye gidilmemesi çağrısında bulundu.

Önümüzdeki dönemde AB kurumları ve üye ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarının ortak bir paydada çözümlenerek uzlaşılması ve 2020 bitmeden yeni Çok Yıllı Mali Çerçeve’nin tamamlanması çalışmalarına hız verilmesi gerekli. AB’nin geleceğini şekillendireceği bu dönemde mali çerçevesinin de Birliğin küresel aktör olarak gücünü artırması, ekonomik ve siyasi sorunlarla mücadele edebilmesi yolunda iyi önceliklendirilmiş ve ihtiyaçları güçlü, dengeli ve adil bir şekilde karşılayacak bir yapıda olması son derece önemli. 

Sema Gençay Çapanoğlu, İKV Kıdemli Uzmanı

3) 2020’de AB Terazisindeki En Hassas Denge: Göçün Yönetimi-Avrupalı Yaşam Tarzının Teşviki

2020’de de son yıllarda olduğu gibi düzensiz göç ve mülteciler meselesi AB’nin odaklanacağı öncelikli politika alanlarından birini teşkil edecek. Göreve başlamadan önce ve görevi devraldıktan hemen sonra hayata geçirdiği ilk uygulamalarla soru işaretlerini ve hatta konu içişleri ve göç olunca şimşekleri üzerine çeken von der Leyen Komisyonu’nun işi çok da kolay durmuyor.

Von der Leyen Komisyonu, bilindiği üzere geçtiğimiz dönemden farklı olarak Avrupalı Yaşam Tarzının Teşvik Edilmesinden Sorumlu Başkan Yardımcılığı makamı oluşturmuştu. Aslında isim ve ismin serüveni,  bu politika alanında ne kadar çalkantılı bir yılın beklenebileceğinin de göstergesi. Gün yüzüne çıkan çokça spekülasyonu ateşlediği üzere, tercih edilen öncelikli isim “Avrupalı Yaşam Tarzının Teşvik Edilmesi” yerine “Avrupalı Yaşam Tarzının Korunması” idi. Devamında, AB politika yapım çevrelerinde ve kamuoyunda isim hakkındaki şüpheli ve rahatsız tutum,  ismin görece daha politik doğrucu bir görünüm kazanacak şekilde değiştirilmesiyle sonuçlandı. Nitekim adına dair spekülasyonlar bir yana, “Avrupalı Yaşam Tarzının Teşvik Edilmesi” politika alanına giren dosyaların her biri diğerlerinden daha çetrefilli: Komisyonun iç/dış göç, hareketlilik, sınır güvenliği ve sığınma alanlarındaki faaliyetlerinin koordinasyonu, AB’nin Güvenlik Birliği inisiyatifinin yürütücülüğü, bunun yanı sıra beceriler, eğitim ve entegrasyon alanları. Bu alanların tamamı Komisyon Başkan Yardımcısı Margaritis Schinas himayesinde şekillenecek.

Komisyon Başkan Yardımcısı Schinas her ne kadar AB çevrelerinde son dönemin başarılı ve öne çıkan isimlerinden kabul edilse de 2020’de işi hiç de kolay olmayacak. Öncelikle artan AB şüpheciliği ve yüksek düzeydeki popülizmin AB’deki ayrıştırıcı etkisi dikkate alındığında Schinas’ın sorumlu olduğu politika alanları büyük ölçüde Üye Devletlerin kendi egemenlik yetkileri dâhilindeki konular. Özellikle göçün kaynağı ülkelerde 2020’ye girmemizle birlikte kendisini daha da gösteren gerilimli ve krizli görünüm, AB ülkelerini daha korumacı bir tutuma itebilir. Bununla birlikte, dış sınırları korumanın ötesinde Üye Devletleri ikna edebilecek nitelikte bir takım kapsamlı göç, sınır güvenliği ve entegrasyon politikalarının halen daha dizayn edilememesi, AB’nin işini zorlaştıracak. Türkiye-AB Mülteci Uzlaşısı, AB’nin bu alanda elindeki en parlak başarı hikâyesi olmayı sürdürecek gibi dururken; 2019 sonu itibarıyla 2016 yılında mutabık kalınan 3+3 milyar avronun tamamının tahsis edildiği dikkate alındığında, işbirliğinin hangi yöne evrileceğini büyük ölçüde 2020’deki siyasi iklim belirleyecek.

Ahmet Ceran, İKV Uzmanı

4) Brexit için Kritik Sene: Boris Johnson AB ile Ticaret Anlaşmasında Mutabık Kalacak mı?

Hatırlanacağı üzere Eski Başbakan Theresa May liderliğindeki azınlık hükümeti, AB ile varılan Brexit Anlaşması’nı Parlamento’dan geçirmeyi başaramamıştı. 29 Mart'ta gerçekleşmesi gereken Brexit, önce 31 Ekim'e, ardından da 31 Ocak 2020'ye ertelenmişti. Güncellenmiş Brexit Anlaşması’nı da geçirmekte zorlanan Boris Johnson liderliğindeki Muhafazakâr Parti, 12 Aralık 2019 tarihinde yapılan erken genel seçimde %43,6 oy alarak 365 milletvekili çıkarmış ve tek başına iktidara gelmişti. Elde ettiği zaferle ayrılık karşıtları karşısında eli güçlenen Johnson, seçim sonrası tasarıyı Parlamento’ya getirmiş ve nihai olarak metnin tümü üzerinde yapılan oylamada Brexit yasa tasarısı, 231'e karşı 330 oyla kabul edildi.

Bundan sonraki süreçte tasarı, Lordlar Kamarası'nın onayına sunulacak. Tasarının Parlamento’nun üst kanadında da kabul edileceği tahmin ediliyor. Böylelikle, daha önce ertelenen Brexit'in 31 Ocak 2020 tarihinde gerçekleşmesi bekleniyor. Bu tarihten sonra, ekonomik ve ticari ilişkiler açısından sert bir geçişin önlenmesi için geçiş süreci başlayacak. Bu dönemde Birleşik Krallık, AB iç piyasasına dâhil olmayı ve Gümrük Birliği'nde kalmayı sürdürecek. Bu dönemde taraflar arasında yeni bir serbest ticaret anlaşması için müzakereler yürütülecek. Ancak uzmanlar, kapsamlı bir ticaret anlaşmasının yıl sonuna kadar bitirilmesinin çok zor olacağı görüşünde. Geçiş sürecinin sona ereceği 2020 sonuna kadar bu pazarlıklarda anlaşmaya varılamaması, esasında fiilen Birleşik Krallık’ın AB'den anlaşma olmadan ayrılmasına eş bir sonuç doğuracak ve ilişkiler DTÖ kuralları çerçevesinde devam edecek. Şüphesiz ki bu durum Birleşik Krallık’ta yeni bir siyasi krize yol açma potansiyeli taşıyor. Uzmanlar böyle bir durumda, ulaşımdan ticarete "büyük bir kaosa hazırlıklı olun" uyarısında bulunuyor.

Peki, bu geçiş süreci uzatılabilir mi? Bilindiği üzere Johnson yaptığı açıklamalarda, 2020 Aralık ayına kadar ticaret anlaşmasını sonuçlandırmayı hedeflediğini, bu zamana kadar söz konusu anlaşma üzerinde uzlaşma sağlanamaması durumunda mühleti uzatmak yerine anlaşmasız ayrılığı tercih edeceğini söylüyor. Parlamento’ya sunulan son yasa tasarısı da bu sürenin uzatılmasını engelleyen bir madde içeriyor. Ancak yine de Birleşik Krallık Parlamentosu daha büyük bir siyasi krizin önüne geçmek için ileride bu süreyi uzatmayı kabul edebilir. Hatırlanacağı üzere Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson, temmuz ayında göreve geldikten sonra AB ile varılmış Brexit Anlaşması’nın bazı maddelerini güncellemişti. Anlaşmada öngörülen 31 Aralık 2020’ye kadar sürecek geçiş döneminin uzatılması seçeneği de bulunuyordu. 31 Aralık 2020 tarihine kadar sürmesi planlanan bu geçiş dönemi, bir kereye mahsus olmak üzere iki yıla kadar uzatılabiliyor. Johnson'ın geçiş sürecini uzatmak istemesi halinde ise bu talebini 30 Haziran 2020’ye dek AB'ye iletmesi gerekiyor.

Diğer taraftan Muhafazakâr Parti'nin seçimi kazanması ile birlikte Birleşik Krallık'ın geleceğinin tehlikeye girmesi de kaçınılmaz görünüyor. Zira bu durumda İskoçya Ulusal Partisi 2020 ya da 2021'de bölgede yeni bir bağımsızlık referandumu yapılmasında daha ısrarcı olacak. Hatırlanacağı üzere 2014'teki referandumda İskoçya %55 oyla Birleşik Krallık'ta kalmış, 2016'daki Brexit referandumunda bölgede halkın %62'si Kuzey İrlanda gibi AB'de kalmak istemişti. Üstelik Birleşik Krallık’ın AB'den mevcut Anlaşma ile ayrılması halinde, Kuzey İrlanda'da Cumhuriyetçiler, bölgenin İrlanda Cumhuriyeti'yle birleşmesi için yeni referandum talebinde bulunabilir. Bu da barış sürecini bitirebilir.

Özetle seçimler Muhafazakâr Parti’nin mutlak galibiyetiyle sonuçlansa da toplumda Brexit referandumuyla başlayan kutuplaşma daha da artabilir ve özellikle de İskoçya ve İrlanda sorunlarının tekrar canlanması ile beraber Birleşik Krallık'ın geleceği tehlike altına girebilir. Neticede, Birleşik Krallık’taki son seçimlerin başta gelecek nesiller olmak üzere toplumun tüm kesimleri üzerinde önemli etkileri olacak.

Emre Ataç, İKV Uzmanı

5) AB, Avrupa Yeşil Düzeni ile İklim Değişikliği Mücadelesinde Liderlik Koltuğuna Oturuyor

İklim değişikliği, 2019 yılının özellikle de yaz aylarında Avrupa’da aşırı sıcaklıklarla kendini iyice göstermeye başladı.  Son 40 yılın en sıcak zamanlarını geçiren Avrupalıların,  iklim değişikliğinin hayatları için ne kadar büyük bir risk taşıdığını anlamasına vesile olan bir diğer önemli gelişme, yıl boyunca iklim protestosu yapan gençlerin halk nezdinde bir farkındalık oluşturmasıydı. Kamuoyu nezdinde iklim krizine ilişkin oluşan farkındalık, hâliyle AB siyasetinde de önemli bir yer edindi. Öyle ki, 2019 yılı AP seçimlerinde Yeşiller koltuk sayısını artırırken; eski Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen’in Komisyon Başkanı seçilmesi sürecinde gündemin iklim krizi odağında belirlenmesi için aktif olarak çalıştı. Kendini kanıtlayabilmek için iklim çabalarını artırması gerektiğini bilen Ursula von der Leyen, bu doğrultuda Avrupa Yeşil Düzeni’ni (A European Green Deal) ortaya koydu. Bu stratejiye verdiği öneme binaen de Frans Timmermans’ı Avrupa Komisyonunun Yeşil Düzen’den Sorumlu Birinci Başkan Yardımcısı olarak atadı.

Avrupa’nın 2050 yılına kadar ilk iklim nötr kıta olmasını amaçlayan Avrupa Yeşil Düzeni,  bu doğrultuda Komisyon, hedefin nasıl gerçekleştirilebileceğine ilişkin net bir vizyon ortaya koyuyor. Ayrıca 2050 hedefine ilişkin Avrupa İklim Kanunu’nun Mart 2020’ye kadar AB hukukunun bir parçası haline getirilmesiyle, iklim nötrlük taahhüdünün bağlayıcı bir hâle getirilmesi amaçlanıyor. 2020 yılı yaz aylarında, Komisyonun AB’nin 2030 yılı sera gazı emisyonu azaltımı hedeflerinin 1990 yılına oranla en az %50, hatta %55 seviyesine artırılmasına ilişkin bir etki analizi sunması da planlanıyor. Bu çerçevede, üye ülkelerin 2019 yılının sonuna kadar enerji ve iklim planlarını güncellemesi bekleniyor. Avrupa Yeşil Düzeni, yeşil dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için gerekli yatırımların sağlanması konusunda da bazı hükümler içeriyor. Komisyon, gerekli ek finansmanların gerçekleşebilmesi için Sürdürülebilir Avrupa Yatırım Planı’nı sunmayı planlıyor ve AB bütçesinin %25’inin iklim değişikliği ile ilgili eylemlere ayrılmasını teklif ediyor. Ayrıca, üçüncü ülkelerin iklim çabalarının yeterli olmadığı durumlarda karbon kaçağı riskinin azaltılması için Komisyonun, belirli birkaç sektör için karbon sınır düzenlemeleri mekanizmasının oluşturulmasını önereceği belirtiliyor. Bu yol haritasında, ticaret politikasının da ekolojik dönüşümün desteklenmesinde önemli bir rol oynayacağı belirtiliyor. AB zaten daha önce Paris Anlaşması’nı onaylamayan ülkeler ile STA imzalamayacağını açıklamıştı. Bu durumun, Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin güncellenmesi hâlinde de gözetileceğinin altını çizmek gerekiyor.

Avrupa Yeşil Düzeni, her ne kadar iklim krizi ile mücadele konusunda umut vadediyor olsa da unutmamak gerekir ki AB içinde bile hâlâ bu plana muhalefet edenler bulunuyor. Özellikle Çekya, Macaristan ve Polonya gibi Doğu Avrupa ülkelerinin bu planı kabul etme konusunda bazı çekinceleri bulunmaktaydı. Buna rağmen, geçen yıl COP24’e tartışmalı bir şekilde ev sahipliği yapan Polonya, AB Konseyi nezdinde yapılan oylamada 2050 yılında AB’nin iklim nötr olması teklifini reddeden tek ülke oldu. Bu durumda Polonya’nın Avrupa Yeşil Düzeni’ni kabul etmek için haziran ayına kadar zamanı var. Bu stratejiyi kabul etmediği takdirde Polonya, karbon nötr ekonomiye dönüşümün gerçekleştirilmesi konusunda en fazla zorluk yaşayan bölgelere sağlanacak olan Adil Dönüşüm Fonu’ndan yararlanamayacak.

Melis Bostanoğlu, İKV Uzman Yardımcısı

6) AB’yi 2020’de Bekleyen Dijital Gündem: Vestager’in Himayesi, 5G Savaşları ve Küresel Rekabet

Tüm bölgesel ve küresel çalkantılar bir yana, AB’nin önceki Komisyon döneminde attığı GDPR’ın yürürlüğe girmesi, Birlik sınırlarında AB vatandaşlarına roaming ücretlerinin kaldırılması, e-ticaretin ve çevrimiçi içerik sağlayıcıların teşviki ile genişbant/kablosuz internete erişimin kolaylaştırılması gibi faydalı adımlar; AB’nin en güçlü kalelerinden biri konumundaki Dijital Tek Pazar ve dijital strateji açısından 2020’yi nelerin beklediği sorusunu fazlasıyla zamanlı hale getiriyor.

Şüphesiz ki 2020’de de dijital gelişmelerin AB gündeminden düşmeyeceğini söylemek mümkün. Özellikle von der Leyen Komisyonu’nda bu alanın himayesinin belki de geçtiğimiz dönemin en kabul gören Komisyon Üyelerinden biri sayılabilecek Margrethe Vestager’e verilmesi, aslında pek çok anlam taşıyor. Vestager, geçtiğimiz dönemde Google, Apple ve Microsoft gibi teknoloji devlerini hedefine almasıyla gündem olmuştu. O dönem Rekabetten Sorumlu Komisyon Üyeliği görevini yürüten Vestager, daha o zamandan AB’deki dijital alanın düzenlenmesinde öncelikli aktör olacağının işaretlerini vermişti. Bu doğrultuda, 2020 yılında AB’nin öncelikli konularından birinin dijital vergilendirme olduğu da bilinen bir gerçek. Rekabet ve vergilendirme konuları 2020’de de sıklıkla teknoloji piyasasıyla birlikte anılacak gibi duruyor. Öte yandan 2020 yılı, AB’nin dijital ajandası açısından önceki yıllarda atılan adımların ne oranda meyve verdiğini gözlemlemek için de bir hayli önemli. Diğer yandan özellikle telekomünikasyon, teknolojik altyapı ve istihdamın dijitalleşmesine ilişkin adımlar; yüksek maliyet, çok sayıda paydaşa duyulan gereksinim ve teknolojik gelişim hızı gibi faktörler nedeniyle belirsizlikleri ve planlama zorluklarını da beraberinde getiriyor.

Bahsi geçen bu büyük çaplı girişimlerden 2020’de en öne çıkanı ise 5G teknolojisi olacak gibi görünüyor. Komisyon, 2020 yılı bitmeden önce her AB ülkesinin en az bir büyük şehrinde 5G telekomünikasyon hizmetlerinin ticari olarak ulaşılabilir hale gelmesini hedefliyor. Ancak bu alandaki yarış ve küresel mücadele çok da sakin geçecek gibi durmuyor. Nitekim sektör liderliği yarışında AB’nin yüksek eforu bir yana, Nisan 2019’da 5G’yi belli ölçüde kullanıma açan Güney Kore, “2020 yılında 143 milyon 5G kullanıcısı” mottosuyla yola çıkan ve sektörü domine etme arzusundaki Çin ile diğer güçlü aktörler ABD ve Japonya da dikkat çeken ve dijital liderliğe gözünü dikmiş aktörler arasında yer alıyor.   

Ahmet Ceran, İKV Uzmanı

7) 2020 AB Önceliklerinde Yeni Bir Başrol (mü?): Sosyal Adalet ve Eşitlik

2020 yılına yenilenmiş bir şekilde giren AB’nin ajandasındaki çok yönlü öncelikler, von der Leyen Komisyonu’nun çok sayıdaki cephede eş zamanlı iyileştirmeler yapması gerektiğini gösteriyor. 2020 yılında üzerine düşülmesi gereken bu iyileştirmelerin başında da genelde yan rollere mahkûm edilen sosyal adalet yer alıyor. Nitekim özellikle 2015 yılından bu yana ana akım siyasetteki çalkalanmaların mülteci krizinin ardından tetiklenmesi ile birlikte en büyük günah keçisi “göçmenler” ilan edilmiş; tepkilerin yabancı düşmanlığı çerçevesinde sınırlı kaldığı düşüncesi hâkim olmuştu. Ancak üye ülkelerde ön plana çıkmaya başlayan manifestolar, hem siyasetçilerin hem de medyanın ilgisini odadaki fillere çevirmeyi başardı. Eşi benzeri görülmemiş bir sosyal hareketin başladığı Fransa’da ilk olarak adaletsiz vergilendirme sebebiyle yapılan protestolar daha sonra da emeklilik yaşının artırılmasına karşı ülke genelindeki grevler, bu bağlamdaki en çarpıcı gelişme olarak konumlanırken; bireyler arasındaki sosyo-ekonomik eşitsizliklerin geldiği durum en çıplak haliyle AB’nin dinamo ülkelerinden birinde gözler önüne serildi. 

26 Nisan 2017 tarihinde yayımlanan “Avrupa’nın Sosyal Boyutuna Dair Rapor” ve 10 Mayıs 2017 tarihinde yayımlanan “Küreselleşmeyi Yönetmek” isimli belgeler, AB’nin geleceği senaryolarında küreselleşmenin getirdiği sosyo-ekonomik eşitsizliklerin ulaştığı tehlikeli seviyenin altını çizerek Birliğin sosyal adalet konusunda ivmeli bir şekilde hareket edeceği taahhüdünü ortaya koymuştu. Nitekim 17 Kasım 2017 tarihinde Juncker Komisyonu altında 20 prensip ile şekillendirilen Sosyal Haklar sütunu oluşturulması, “Sosyal Avrupa” hedefini somutlaştırma yolunda kritik bir adım olarak öne çıktı.  Ne var ki von der Leyen Komisyonu’nun da 6 önceliğinden biri olarak yerini alan “vatandaşlar için çalışan bir ekonomi” başlığı, Juncker’in mirasının kaldığı yerden devam ettirileceğini belirtse de öncelikler arasında en az önem verilen başlık olma riskini hala taşıyor.

Eşitlikçi ve adil olmayan sosyal yapı, ana akım siyasi partilere ve AB’ye karşı yükselen tepkilerde ve değişim çağrılarında temeldeki sebeplerin arasında yer almasına rağmen görmezden gelinmeye çalışılsa da toleranssız, tepkili ve korumacı politikaların desteklenme oranını artıran bir etki yaratıyor. Öte yandan eşitsizliklerin çok farklı derecelerde şekillenmiş olması ve üretim modellerinin adaletsizlikleri derinleştiren bir yapıda kalıplaşmış hale gelmesi, sosyal politikaların yan rollerde kalmaya devam ettiği müddetçe etkili çözümler getirilmeyeceğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda birçok politika başlığındaki dönüşümlerin arifesi olan 2020 yılında “tehdit”lere karşı AB’nin verdiği mücadelede sosyal adalet ve eşitliğe verilecek bir başrol, entegrasyon projesinin temel değerlerini geleceğe taşımanın anahtarı olarak konumlanıyor.

Selvi Eren, İKV Uzman Yardımcısı

8) 2020’nin İkinci Yarısında Almanya’nın AB Dönem Başkanlığı

13 yıl aradan sonra Almanya, 1 Temmuz 2020’de, 6 ay süreyle AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nı devralacak. AB’nin lokomotifi konumundaki Almanya’ya düşen görev sayısı azımsanmayacak bir seviyede ve diğer üye ülkelerin Almanya’dan beklentileri yüksek. 2009 Lizbon Antlaşması ile beraber başlatılan trio sistemi kapsamında Portekiz ve Slovenya ile ortak gündem belirleyen Almanya, bu yönüyle 2021 yılını da içeren 18 aylık hedeflerin ilk adımlarını atacak.

Almanya’nın Dönem Başkanlığı ve Alman Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen’in ajandasındaki en önemli başlıkların European Green Deal ve Brexit olacağını söylemek mümkün. Kıtadaki karbon salınımının 2050 yılına kadar sıfırlanması hedefine karşı yükselen itiraz sesleri, hem AB’nin iklim lideri olma hedefini hem de vatandaşların iklim krizine karşı harekete geçme çağrılarını baltalama riski taşıyor. Öte yandan 31 Ocak 2020 tarihinde AB üyeliğinden çıkması planlanan Birleşik Krallık ile AB arasındaki ilişkilerin geleceğinin belirleneceği geçiş dönemi sancıları da Almanya Dönem Başkanlığı’na denk gelecek gibi görünüyor.

Almanya, AB Dönem Başkanlığı süresince hem AB-Çin hem de AB-Afrika zirvelerine ev sahipliği yapacak. AB-Çin Zirvesi’nde, Avrupa’nın 5G stratejisi, Çin’deki insan hakları, Uygur sorunu ve Hong Kong’da devam eden protestolar gibi konuların görüşülmesi beklenirken; AB-Afrika Zirvesi’nde ise yenilenebilir enerji ve göç gibi önemli konuların görüşülmesi öngörülüyor.

Almanya’nın AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nın aynı zamanda Türkiye-AB ilişkilerine yeni bir ivme kazandırabileceği de düşünülüyor. Her ne kadar Almanya, Portekiz ve Slovenya ile belirlediği ortak gündem çerçevesinde hareket edecek olsa da öncelikli olarak Türkiye-AB mülteci işbirliğine dair olumlu gelişmeler yaşanması olası. Türkiye-AB ilişkilerindeki hasarın giderilmesi konusunda somut adımlar atan Türkiye için 2020 yılında Hırvatistan ve Almanya’nın art arda gelen dönem başkanlıklarının kaçırılmaması gereken fırsatlar ortaya koyacağı söylenebilir. Bu bağlamda Türkiye-AB Mülteci Uzlaşısı, Gümrük Birliği‘nin modernizasyonu ve vize serbestliği tartışmalarının da ötesinde fiilen durmuş adaylık sürecinin yeniden işlemeye başlaması için karşılıklı iyi yönetişim hamlelerine hiç olmadığı kadar ihtiyaç var.

Zafer Can Dartan, İKV Uzman Yardımcısı

9) 2020’nin Yoğun Seçim Takvimi: Entegrasyon Projesi için Zor Zamanlar Geride mi Kaldı?

Yeni yıla 2013’te üye olduğu AB’nin Konsey Dönem Başkanlığı’nı ilk defa üstlenerek giren Hırvatistan, AB’nin seçim takvimindeki hem ilk hem de son seçimlerin gerçekleşeceği üye ülke olacak aynı zamanda. Nitekim 5 Ocak 2020 tarihinde Hırvatistan’daki cumhurbaşkanlığı seçimi ile başlayan seçim maratonu, 23 Aralık günü gerçekleşecek Parlamento seçimleri ile tamamlanacak. Üye ülkelerde gerçekleşecek seçimlerde belki de en fazla dikkat çekecek olanı, Avrupa Komisyonunun 7’nci Madde’yi başlatmayı önerdiği Polonya’da mayıs ayında gerçekleşmesi planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri olacak. Zira entegrasyon projesinin temel değerlerini sorgulatan ve iklim krizinin de dahil olduğu Komisyon hedeflerinin karşısında duran Polonya’daki gelişmeler, von der Leyen Komisyonunun önceliklerini yerine getirirken belirleyici bir unsur olma potansiyeli taşıyor.

Diğer yandan Almanya, Avusturya, İtalya ve Fransa’da gerçekleşecek olan yerel ve bölgesel seçimler, Batı Avrupa’da önceki yıllara kıyasla daha sakin bir dönemi ifade etse de önümüzdeki yıllarda kızışacak liderlik yarışları için ön hazırlık safhasını oluşturuyor. Özellikle 2017 yılından bu yana gerçekleşen seçimlerde sürekli olarak popülizm tehdidinin güç kazandığı fikri öne çıkarılarak AB temel değerlerinin bir ölüm kalım savaşı içerisinde olduğu algısı yayılmıştı. 23-26 Mayıs 2019 tarihlerinde gerçekleşen AP seçimlerinde çok sesliliğin derin kırılımlara sahip olduğu ve durumun “iyiyle kötü arasındaki çekişme”nin ötesinde şekillendiği oldukça net bir şekilde gözler önüne serildi. Artan sosyo-ekonomik eşitsizlikler, uzun vadeli çözümler sunmayan göç politikaları, bütçe planlamasındaki farklı öncelikler, eşit ve adil bir sosyal yapı yaratmadaki zorluklar temelindeki sorunlar, çekişmenin dozunu artıran bir etki gösterecek olsa da 2020 seçimleri, popülizm odaklı korkulu zamanların geride kaldığı bir dönemi ifade edecek gibi görünüyor. 2020 yılı daha ziyade, tempolu bir maratondan çıkan üye ülkeler ve AB kurumları için “daha iyi yarınlar” vaatlerinin yerine getirilmesi gereken bir zaman dilimi anlamına geliyor.

 Selvi Eren, İKV Uzman Yardımcısı