İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
İKTİSADİ KALKINMA VAKFI
E-Bülteni
1-15 ŞUBAT 2020

AB GÜNDEMİ: Macron’un Polonya Ziyareti: AB Normatif Değerleri Savunuculuğuna Ilımlı Rötuşlar

Macron’un Polonya Ziyareti: AB Normatif Değerleri Savunuculuğuna Ilımlı Rötuşlar

İç politikadaki manifestolar ve grevlerin yanı sıra AB’nin geleceğini yönlendiren itici güç olma hedefleri beklediği gibi gerçekleşmeyen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, hamle sırasının kendisine geldiğini düşünerek bu sefer taşlarını Polonya’dan yana oynadı. 3 Şubat 2020 tarihinde Varşova’ya giden Fransız Cumhurbaşkanı, normatif değerler üzerine kurulan AB stratejisindeki pragmatik ögelerin sayısını giderek artırmaya karar vermiş gibi görünüyor. En azından AB üye ülkeleri için. Zira Macron’un 17-18 Ekim 2019 tarihlerinde gerçekleşen AB Liderler Zirvesi’nde Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’un katılım müzakerelerine başlama hayallerini yerle bir etmesinin yankıları hala sürüyor. Her ne kadar Arnavutluk konusunda Danimarka ve Hollanda, Fransa ile aynı düşünceye sahip olsa da AB’nin iç sorunlarını çözmeden genişleme konusunda adım atmaması yönündeki görüşün en büyük sahiplenicisi, mevcut konjonktürde Emmanuel Macron olarak gözüküyor. Bu görüş doğrultusunda üye ülkelerle yaşanan sorunlardan bahsediyorsak sıralamanın en başlarında yerini alan Polonya ile “sıcak ilişkiler” kurma çabası, Macron’un öne sürdüğü argümanlar çerçevesinde oldukça mantıklı. Ayrıca şu da bir gerçek ki; fikirleri istediği şekilde desteklenmeyen Fransız liderin sadece entegrasyon projesinin değil kendi politik kariyerinin geleceği için de yeni dengeler kurmaya ihtiyacı var.

Macron’un Fransa ve AB Mücadelesi

Beşinci Cumhuriyet’in ilk Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle bir röportajında “246 peynir çeşidine sahip bir ülkeyi nasıl yönetebilirsiniz ki?” diye soruyor. Peki, 27 ülkeyi nasıl yönetirsiniz? De Gaulle’ün ayak izlerini takip eden Emmanuel Macron özellikle Avrupa entegrasyon projesi konusundaki Fransız inisiyatifi ruhunu canlandırma konusunda fazlasıyla hırslı. AB Kurucu Antlaşmalarında demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları temeline kurulan değerlerin savunucusu olarak kendini konumlandıran, hatta ihlalleri engellemede başarılı olunamadığı için yeni bir Antlaşma’ya ihtiyaç duyulduğu fikrini vurgulayan Fransa Cumhurbaşkanı, kakofoniden güzel bir senfoni elde etme peşinde. Aslında tek gereken daha fazla pratik ve beraber çalma isteği. Ama belki de bu düşüncenin es geçtiği bir nokta vardır: Ya herkesin çalmak istediği parçalar birbirinden farklıysa?

Sorbonne konuşması, Aechen Antlaşması, NATO çıkışı, “Avrupa Rönesansı” çağrısı, Kuzey Makedonya ve Arnavutluk vetosu eksenindeki gelişmeler ile AB nezdindeki liderlik hedefini sürekli canlı tutan Emmanuel Macron,  iç politikada sosyal adalet ve eşitlik temelli sorunlarla karşı karşıya. 17 Kasım 2018 tarihinden bu yana devam eden Sarı Yelekliler hareketi aslında hem aynı ülke vatandaşları arasında hem de üye ülke vatandaşları arasındaki adaletsiz ve eşitlikçi olmayan yaşam standartlarının da minimal bir yansıması. Bu konuda en fazla ihtiyaç duyulan tepeden inme ve genelde göstermelik çözüm yöntemleri yerine tabandan başlayarak yukarı doğru ilerleyen politikalar. Karmaşa içinde doğru önceliklendirmeyi bulabilse bile etkilerin görülebilmesi için zamana ihtiyaç duyan liderlerin çabalarını artırma ve bunu daha görünür kılmaya ihtiyaçları var. Bu liderlerin arasında yer alan Emmanuel Macron’un bu bağlamdaki birincil çabası, iç politikadaki popülarite kaybını gidermenin yanı sıra Birleşik Krallık’ın AB’den ayrıldığı bir konjonktürde AB içerisinde yeni işbirliklerinin bulunması üzerine yoğunlaşıyor.

AB Yeşil Düzeni ve Savunma İşbirliklerinde Yükselen İsim: Polonya

Sadece AB temel değerlerini sarsıntıya uğratan ülkelerle değil AB statükosunu savunan liderler ve ülkelerle de fikir ayrılıkları bulunan Emmanuel Macron, aşırı sağcı Marine Le Pen ile birlikte statüko merkez sağ ve solun Fransa’daki gücünü sarsan ikiliden birisi aslında.  Bu anlamda ne sağ ne sol olarak koyulduğu yolda seçimlerdeki dinamikler sayesinde popülizme karşı verilen mücadelenin baş aktörlerinden olmaya hak kazanan Macron, kazandığı bu konumdan şimdiye kadar vazgeçmedi. Bu nedenle 2015 yılından bu yana yönetimde bulunan Hukuk ve Adalet Partisi’nin (PiS) yargı bağımsızlığına aykırı yasalar geçirmesi nedeniyle Avrupa Komisyonunun 7’nci Madde’yi başlatmayı önerdiği Polonya, doğal olarak Macron’un entegrasyona ilişkin mücadelesinde karşı tarafta konumlanıyor. Ancak hukukun üstünlüğü ilkesini sarsıntıya uğrattığı için AB nezdinde yoğun eleştiriler alan PiS Hükümeti, AB kurumlarının yaptırım uygulamada etkisiz olduğunu göstermesi açısından aslında tüm tartışmaların merkezinde yer alan bir ülke.

Big bang genişleme öncesi, reformların gerçekleştirilmesini yeterli gören genişleme stratejisi, Merkez ve Doğu Avrupa ülkelerinin demokrasi, temel haklar, yargı bağımsızlığı ve özgürlükler noktasında yaşadıkları sorunlar nedeniyle reformların uygulanması ve geri dönülemez bir karaktere sahip olması konusuna ağırlık vermeye başladı. Bu bağlamda katılım müzakerelerinde hızlı reformlar gerçekleştiren Polonya da, üyelik dönemindeki geriye gidişler sebebiyle AB’nin genişleme stratejisinin gözden geçirilmesine sebep olan ülkeler arasında yerini aldı.

Temel değerler konusundaki sıkıntılara rağmen ekonomik anlamda AB içerisinde önemli bir güce sahip olan Polonya, NATO katkısı GSYH’sinin %2’sinden fazla olan bir ülke olarak savunma alanında da önemli bir müttefik. Aynı şekilde 27 üyeli Birliğin en kalabalık beşinci ülkesi ve 524 milyar avroluk GSYH’si ile altıncı en büyük ekonomisi olan Polonya, 1992 yılından bu yana ortalama %4,2’lik yıllık büyümesi ile Batı Avrupa ülkelerine yetişme konusunda istikrarlı bir profil çiziyor. Bu özelliklerine ek olarak tarihsel olarak Rusya ile Avrupa arasındaki sınır olarak konumlanan Polonya, yakın tarihte ise Rusya’ya karşı AB’yi tercih eden çizgisini devamlı bir şekilde koruyan ve denge politikalarında önem taşıyan bir ülke. Nitekim Emmanuel Macron’un normatif değerler savunuculuğunu bir yana bırakarak Polonya ile yakınlaşma çabaları da aslında bu özelliklerin bir sonucu olarak değerlendiriliyor. 3 Şubat’ta Varşova’da, 4 Şubat günü de Krakov’da konuşmalar yapan Macron, Polonya’nın Fransa ile değil Avrupa Komisyonu ile sorunlar yaşadığını dile getirerek; çok nadir olarak yaptığı Fransa-AB ayrımını altını çizerek vurguladı. Bu vurgunun sebebinin arkasında ise Polonya’yı özellikle Brexit’in ardından savunma konusunda önemli bir işbirlikçi olarak görmesi ve AB Yeşil Düzeni çerçevesindeki 2050 karbon nötr hedefine ulaşmada ikna edilebilir olduğuna inanması yatıyor. Öte yandan barış hamlesiyle birlikte Polonya’nın izolasyonuna son vermek isteyen Macron, aynı zamanda kendi yalnızlığını da giderecek bir hamlenin de peşinde olabilir.

Ne var ki 4 Şubat günü Kuzey Makedonya Cumhurbaşkanı ile görüşen ve yargıçların hükümetin kararlarına karşı çıkma hakkını kısıtlayan bir yasaya imza atan Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, Macron’un uzattığı zeytin dalına ihtiyacı olmadığını gösterme peşinde olduğunu kanıtladı. Bu yönüyle pragmatik ilerlediği hamleler ilk aşamada meyve vermemiş olsa da Rusya ile daha dengeli bir ilişki kurma ve entegrasyondaki çatlakları giderme konusuna odaklanan Fransa Cumhurbaşkanı, oldukça pasif ilerleyen Almanya-Fransa dinamosuna savunma öncelikli politika alanlarında Polonya’yı da eklemlemek için kararlı görünüyor. Ancak bu hedefin gerçekleşmesi konusunda Polonya’nın aranan taraf olması ve bu konuya verdiği minimal önem, AB değerlerinin pragmatik ilişkilere kurban gideceği yeni bir senaryonun ortaya çıkmasına neden olma riski barındırıyor. Bu nedenle oldukça ince bir çizgide denge yürütmesi gereken Macron’un yüksek sesle dile getirdiği Avrupa ideallerine en fazla zarar veren kişinin yine kendisi olmaması, stratejisindeki birinci öncelik olmalı. Nitekim entegrasyon projesinin yeniden şekillendirildiği bir dönemde etkisizmiş gibi gözüken rötuşlar bile kalıcı hale gelecek bir değer taşıyor. 

Selvi Eren, İKV Uzman Yardımcısı